Kadınlara yönelik baskının sınıflı toplumlarla nasıl bütünleştiğini açıklamak için, üretimdeki nesnel gelişmeler ile üremede yeniden yapılanma da dahil toplumsal ilişkilerde ortaya çıkan değişimler arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmalıyız.

Avcı-toplayıcılar ve balıkçılar, hâlâ büyük ölçüde eşitlikçi iken, bir çeşit artı ürün üretebilecekleri bir yere en azından mevsimsel olarak yerleşmeye başladılar. Artı ürünlerin kontrolü güvenilir kişilere ya da gruplara, belki dini figürlere verildi ki bunlardan herhangi biri kadınlar olabilirdi. Kadınlar; karşılıklı sorumluluklar içeren, giderek artan kompleks üretim yöntemlerini koordine eden, kaynakları gerektiğinde depolayıp dağıtan gerekli sosyal roller oynadılar. Binlerce yıldır, artı üründen sorumlu olanlara  yüksek bir statüye ya da ekstra zenginliklere sahip olsalar bile devletin zorlayıcı gücü tarafından desteklenen aşırı bir güç verilmedi. Peki neyin değiştiğini ve bunun erkeklerin kadınlara egemenliğiyle neden sonuçlandığını nasıl açıklarız?

Göçebe avcı-toplayıcılar arasında hiçbir kadının aynı anda birden fazla bebekten sorumlu olmaması önemliydi ve bu nedenle kadınlar çocuk doğumuna üretimin gereksinimlerine göre ara verdiler. Buna karşılık, daha yerleşik toplumlarda, çocuklar potansiyel ekstra üreticilerdi. Ayrıca bulaşıcı hastalıklara karşı daha büyük hassasiyet ve depolanan kaynaklar üzerinde savaş olasılığının sebep olduğu daha yüksek bir ölüm oranını telafi etme ihtiyacı da vardı. Yani daha yüksek doğum oranı daha başarılı bir toplum demekti.

Kadınların; onları ölüm, kısırlık ya da düşük riskine maruz bırakan ya da anne sütüne bağlı çocukları tehlikeye sokan aktivitelere(savaş, uzun mesafe yolculuklar ya da daha sonraki ağır tarımsal görevler gibi) katılmamaları bütün toplumun yararınaydı. Bu yüzden avcı-toplayıcı ve erken dönem tarım toplumlarında kadınların rolü merkezi olmaktan giderek üretime özellikle üremeye doğru değişir. Zaman içinde üretimin bazı kısımlarından dışlanırlar. Antropolog Ernestine Friedl, erkeklerin ticaret için uzun mesafeler kat ettiği ve savaşa katıldığı tarım toplumlarında statülerinin kadınlara göre arttığına dair bir kanıt buldu. Ve bu süreçte kadınların karar vericiler olduklarını vurgulamak istiyorum. Bu yolda atılan her adım küçük ve marjinaldi. Engels’in vurguladığı gibi bireyler uzun dönem, kümülatif etkilerin ne olacağını bilmiyorlardı.

Ian Hodder’a göre Anadolu’da M.Ö. 7400-6000 yılları arasında 1400 yıl süren, yerleşik ama sınıfsız bir topluluk olan Çatalhöyük’te kadınların göçebe toplumdan daha fazla çocuk doğurmasının sebebi (ya da muhtemelen buna yol açan basit bir olasılık) olarak; “cinsiyet rolleri, toplumda daha geniş değişimlerin bir parçası olarak daha da ayrışmış olabilir… Erkekler ve kadınlar, giderek artan bir şekilde özel görevler ve alanlarla ilişkilendirilmiş olabilir,” diye öne sürüyor.

Daha fazla çocuk doğuran ve bazı üretken faaliyet alanlarına dahil olmayan kadınlar nedeniyle toprağa bağlı ardıl erkek nesilleri ve diğer üretim araçları arasındaki ilişkilere yeni bir vurgu yapılacaktır. Harman’ın belirttiği gibi: “Baba soyluluk ve ataerkillik üretim mantığına anasoyluluk ve anayerlilikten daha fazla uymaya başladı.” Şimdi diyebiliriz ki Hayden’in hakkında yazdığı bereketli bölgelere yerleşmiş olan eşitlikçi avcı-toplayıcılar bu sürecin başlangıcını deneyimleyeceklerdir. Daha da önemlisi Harman’ın, Engels’in değil, belirttiğine göre bütün erkekler değil sadece yeni ortaya çıkan yönetici gruptakiler artan ürünleri kontrol altına aldılar.

Bu grubun sömürücü zihniyetini geliştirmesi için üretimdeki kontrolleriyle toplumun çıkarlarını bir bütün olarak tanımlaması gerekecekti. Aslında onlar kendilerini baskıcı ilişkileri ortaya çıkaranlar olarak düşünmediler. Ve burada Marksistler tarafından görüşleri kabul edilen hem Engels hem de Harman’dan ayrılmak istiyorum.

Bu gruptaki kadınlar kendi ailevi soylarının, nasıl örgütlendiklerine bakmaksızın, sorumlu oldukları serveti kontrol etmeleri gerektiği konusunda hemfikir olabilirler. Dolayısıyla, egemen gruptaki erkeklerin kontrol ettikleri serveti üretme ve yönetme sorumluluğunu devretmek için çocukların babalığının belli olmasını isteyebilecekleri gibi kadınlar da onlarla aynı fikirde olabilir. Dönüştürülen toplumlarda genellikle bütün erkek ve kadınların önemli kararlara katıldığı düşünülürse yalnızca erkeklerin söz sahibi olduğu yönetici bir gruptan bahsetmek ikna edici değildir. Kadınlar da erkekler kadar miras çizgisinin değişmesinden çıkar sağlıyordu. Kadınların rolü, sürüden elde edilen fazla ürün erkekler tarafından kontrol edildi diye değişmedi ancak artan çocuk sayısıyla birlikte miras ve erkek soyuna geçmiş olan artı ürünün yönetim ve üretim sorumluluğu için değişmesi mantıklıydı.

Engels’in zorlu kuralların dayatılmasının direnişe yol açabileceğine dair iddiasına nadiren ciddi bir şekilde önem verilir ve bu nedenle bu ihtimalin kanıtı da dikkate alınmaz. Nitekim M.Ö. 1717’de Hammurabi Yasaları olarak bilinen, aynı isimdeki Babil kralı tarafından yazılmış olan ve Mezopotamya’nın yeni sınıflı toplumlarındaki önceki kurallara dayanan bu yasalar kadınlar için tek eşliliği ölüm pahasına zorunlu kılmış ve bağlılıkta direnen kadınların “dişlerinin yanmış tuğlalarla ezilmesini zorunlu” kılmıştır. Belirli suçlar için, özellikle de ailenin kutsallığına karşı işlenen suçlar için, daha ağır ve kati cezalar verme eğilimi vardı.

Bu yasaların varlığı kadınları baskı altına alma girişimlerinin en azından bazen acımasız bir güç tarafından bastırılmış bir direnişle karşılaştığını göstermektedir. Daha fazla sınıf bilinçli bazı kadınlar kendi sınıfındaki isyancı üyelerin cinsel faaliyeti üzerinde bu tür kontroller uygulamış olabilirler.

 

Yazar: Sandra Bloodworth

Çevirmen: İlknur Akıca

Kaynak: Marxist Left Review