Yakın zaman önce, futbol dünyası iki kutba ayrıldı. Bir yandan Pep Guardiola’nın taraftarları, diğer yandan Jose Mourinho’nunkiler. Sonra, Jürgen Klopp futbolseverlerin günlük dillerine Gegenpressing, heavy metal futbolu, ya da ‘yüksek yoğunlukta sprintler’ kavramlarını takdim edip Manchester City teknik direktörüyle gerçek manada rekabet edebilme becerisini gösteren tek menajer oldu. Oyuncuları tarafından sevilen, taraftarlar tarafından ve ayrıca başarılı kulüp yöneticileri tarafından hayran kalınan -on sekiz yılda sadece üç takım yönetti ve hiç kovulmadı- New Balance elçisi nihayet tekniğinin sırrını paylaştı. Liverpool’un Avrupa’nın en iyi kulüpleri arasına tekrar girmesini sağlayan yönetim teknikleri.

97 puan toplamana rağmen geçen sezon Premier League’i kazanamadın ama Şampiyonlar Ligi’ni kazandın. Hala kazanılacak bir şeylerin olması fikri seni heyecanlandırıyor mu ya da tam tersine oyuncuların bu büyük Avrupa başarısından dolayı iştahlarını kaybetmelerinden korkuyor musun?

Seçim yapabilecek pozisyonda olduğumuzu düşünmüyorum. Bu sezon ne kazanabilirsek onu kazanmayı deneyeceğiz. Oyuncularımın tamamen odaklanmış olup olmadıklarını sürekli kontrol etmeme gerek yok.  Günlük duruma göre acele yargılarda bulunuyoruz bu iyi değil. Sezonun belli noktalarında ufak hatırlatmalara ihtiyaçları olması muhtemel ve bu durumda gereğini yapacağım. Bu, oyuncuların karakteri ya da arzuları hakkında fikir vermez. Bizler insanız ve hepimizin zaafları var. Hayat kolayken yan gelip yatabilirsin. Oyuncularım için hayat hiç kolay değil. Tatilleri esnasında bile herkes gidip onları tebrik etti ve lige hızlı bir dönüş yaptılar. Açılış maçında Norwich’le oynadık ve hakkımızda söylenen her şeyi unuttunuz çünkü dünyanın en göz alıcı takımı olmasa da çok güçlü bir takıma karşı oynadık. 4-1 kazanmamıza rağmen, bu hala bir uyarıydı. Bu, taleplerin bir hatırlatıcısıydı ve daha ilk maçtan gerçeğe dönmemizi sağladı, bu yüzden oyuncularımın Şampiyonlar Ligi’ni kazandıktan sonra ne kadar motive olduklarını değerlendirmeme gerek yok. Bulundukları durum Ağustos’ta Norwich’e karşı oynadığımız maçtan itibaren vazifelerini onlara dikte ediyor.

‘Bir maçı kazandığınızda hissettikleriniz satın alınabilecek şeyler değildir, bu eşsiz bir histir. Ve hakkını verebilmeniz için, zaman zaman oyunu kaybetmeniz gerekir.’

 Onları siz seçtiğiniz için mi?

Evet, ama çoğunlukla onları tanıdığım için. Hepsini de ben seçmedim. Lig başlangıcına baktığımda, kendime bir kez daha inanılmaz derecede zor olabileceğini söyledim. Sezonun başında Aston Villa’yı izledim. Gerilim inanılmazdı ve sahanın her bir metresinde kazanmak için savaş veriliyordu. Tottenham-Newcastle karşılaşması da aynıydı. Diğer takımların maçlarını izlediğimdeyse bir miktar rahatladım. Taç çizgisinin önündeyken olduğu gibi vücudum adrenalin pompalamıyordu.

Premier League’in meşhur zorluğunu nasıl açıklarsınız?

Bunun birçok nedeni var. Birincisi ihtimaller. Beş veya altı tane takım Şampiyonlar Ligi’ne gitmek için, birkaçı Avrupa Ligi için ve geri kalanı da ilk 6’ya girmek için savaşıyor yani her zaman kazanacak ve kaybedecek çok şey oluyor. Buna antrenörlerin ve oyuncuların kalitesini de ekleyelim. Bu, bu ülkenin ve ligin kültürüne has bir durum. Kazanmak ya da kaybetmekten başka seçenek yok ancak zaman zaman berabere kalmak da kabul edilebilir. Turnuvayı zor kılan şey bu. Aklıma bunu tanımlayabilecek başka cümle gelmiyor. Bulduğum en iyi tabir ‘zor’. Başından sonuna kadar koca bir sezon ve gerçekten zor. Bu yüzden bu turnuva bir marka ve tüm dünyada herkesin izlediği bir ürün. Buraya geldiğimden beri sıkıcı bir maç hatırlamıyorum. Ancak taktiksel olarak her zaman en üst seviyede olamayabileceğini inkar edemem, özellikle de erken bir gol atılırsa.

‘İngiltere’ye geldiğimden beri sıkıcı bir maç hatırlamıyorum. Ancak her zaman taktiksel olarak en yüksek seviyede olamayacağını da inkar edemem.’

City gibi takımlar beş veya altı gol atma kapasitesine sahip, bu da taktiğin tamamen çöpe gidebileceği anlamına geliyor. Çoğu zaman üst sıralarda yer bulabilmek çok sıkı ve sürekli bir savaş. Bunu bir gözlemcinin gözünden söylüyorum. Geçen pazar iki maç izledim ve şunu söyleyebilirim ki çekişme gerçekten başladı.

Mainz 05’te transfer etmek istediğiniz oyuncularla konuşmaya çok vakit harcardınız. Bunu hala yapıyor musunuz?

Evet, yönettiğim oyuncuların kalitesi yükseldi, ama hala aynı şeyi yapıyorum. Mainz’da oyunculara planlarını sorardım ’Ne yapmak istiyorsun?’ ama içten içe çoktan ne tür bir futbolcu olduğu konusunda kararımı vermiş olurdum. Sonra, geri kalan kriterleri konuşurduk. Sahadaki insan karakteri hakkında her şeyi belli etmez. Bir oyuncuyu transfer etmeden önce her zaman sahada gördüğüm izlenimlerle konuştuğumuz şeyleri birleştiririm. Ancak konuştuğunuz zaman anlamlı olur. Aktör ve onun oynadığı karakterler gibidir. Aktörün kendi kişiliğiyle oynadığı karakterin birbirine uyması nadirdir. Uyabilir ama yine de nadirdir. Çalıştığım oyuncuların içindeki adamları anlamayı gerçekten istiyorum çünkü bunu yaparsanız onları gerçekten tanırsınız ve onları kolaylıkla yönetebilirsiniz.

İşiniz aslında farklı kişiliklere uyum sağlamakla mı ilgili?

Sadece oyuncularla değil burada çalıştığım futbol oynamayan 80 kişiyle de uyum sağlamak zorundayım. Kişiler arası iletişim hayatın önemli bir parçasıdır, ben onlara adapte olurum ve aynı şekilde, onlar da bana adapte olmak zorundadır. Bu, karşılıklı bir anlaşmayı sağlayan bir yoldur. Ben kesinlikle dogmatik bir insan değilim. Onlara ‘ben buyum, kabul edin ya da etmeyin’ demem. Almancada bunu karşılayan bir cümle var, ’Ye ya da açlıktan öl’ diye çevrilen, ama ben böyle düşünmüyorum. Benim için diğerlerine adapte olmak önemlidir çünkü bundan önemli ölçüde fayda görüyorum. Herhangi bir durumda, kazan-kazan söz konusu oldukça istedikleri gibi davranmakta özgürler.

İnsani açıdan saygılı olmayan bir yıldız futbolcuyla çalışabilir miydiniz?

Çalışabilirdim. Ama çalışır mıydım? Çok emin değilim. Kimse kolektif veya sosyal bir gruptaki tavırlarını ya da diğerlerine karşı davranışlarını görmezden gelebileceğiniz kadar önemli değildir. Bence dünyadaki herkes aynı şeyi umut ediyor: yaptıkları şeylerde desteklenmek ve arkasında birilerinin olması. Bir oyuncu hayal kırıklığına uğradığında ya da içine kapandığında, bunun sebebi çoğu zaman dışardan destek alamamasıdır. Çoğunlukla problemlerini tespit etme becerisine sahip olabilirsin, ama bazen edemezsin. Bir oyuncunun asgari seviyede doğru tavrı benimsemediğine çok nadir şahit oldum. Bence dış faktörler en önemli sebeplerden biri olabilir, yani ortam ve koşullar. Eğer bir oyuncu için işler bu kısımda doğru gitmiyorsa, kişinin kendisine yoğunlaşmaktansa o alanlarda değişiklik yapmak zorundasın. Herkesin faydalanabileceği bir ortam yaratmalısın. Bu sürekli bir ilerlemedir ve her grup kendi yerini bulmalıdır. Kişisel olarak, ben hiçbir şeyi dikte etmem. ’Durum bu, bununla başa çık’ demem. Ortamı hepimiz beraber oluştururuz.

‘Futbol kariyerim bir pazar günü sona erdi ve pazartesi günü teknik direktördüm. 24 saat içinde, daha derinlemesine bir yaklaşıma geçmem gerekti. Futbolcu kimliğimle kendimi sevmediğim için oyuncu olan beni silip atmak zor olmadı, bu yönden şanslıydım.’

Neden bu işi yapıyorsunuz?

Gençliğimde iki üç işte kendimi denesem de başka herhangi bir şey yapmayı bilmiyorum. Gençtim. Her şeyin ötesinde, bu her zaman yapmak istediğim işti. Genç yaştan beri içimde olan bir şeydi. Yirmi beş veya yirmi altı yaşlarımda, birinin bana gelip ‘Dinle, futbol oynayamadığını, ama antrenörlük yapabileceğini fark ettik.’ dediği aslında kabus olan bir rüya gördüm. Gerçek hayattan çok da uzak değildi. Kimse bana beceriksiz bir futbolcu olduğumu ve ilk takımım Mainz’in başına geçmek için 33 yaşıma kadar beklemem gerektiğini söylememişti ama bu oldu. Bunu daha önce de yapabilirdim çünkü oyunu seviyordum ama olduğum oyuncuyu sevmiyordum. Tekniğimden ve kabiliyetsizliğimden nefret ediyordum. Beynim bilgiyi anlıyor ve bilgiyi gönderiyordu ama vücudum istediğimi yapmam için talimatlara uymuyordu. Genellikle kabiliyetimden dolayı hayal kırıklığına uğruyordum ama oynamaya devam ettim çünkü seviyordum. Bu çok sinir bozucuydu. ’Neden bunu yapmayı başaramıyorum? Offf’ Artık futbol oynayamayacağım için hiç pişman olmadım ve pişman olmaya da vaktim yoktu zaten. Futbol kariyerim bir pazar günü sona erdi ve pazartesi günü teknik direktördüm. (Editör notu: 25 Şubat 2001’de Mainz, SpVgg Fürth deplasmanında 3-1 kaybederken Jürgen Klopp sahadaydı. Teknik direktör Eckhard Krautzun kovuldu ve yerini Klopp aldı.) 24 saat içinde, daha derinlemesine bir yaklaşıma geçmem gerekti, çünkü organizasyon ve antrenman seansları üzerine düşünmek zorundaydım. Futbolcu kimliğimle kendimi sevmediğim için oyuncu olan beni silip atmak zor olmadı, bu yönden şanslıydım.

Almanya’daki menajerlik kariyerinin başında, 1.FSV Mainz’daki antrenmanları bir tepenin üstünden izlemeni anlıyorum çünkü taç çizgisinin arkasından oyuncular ve hareketlerinin arasındaki boşluğu iyi analiz edemezdin…

Evet, bu doğru. Tepeye çıkıp idmanı oradan seyrederdim. Oyunculara ‘Düdüğü çaldığımda derhal durun.’ diye talimat verirdim. Düdüğü çalar, oyuncular durup beni beklerken yüz metre boyunca sahaya doğru koşar ve onlara ‘Birbirinize şurada çok uzak, şurada çok yakınsınız’ derdim. Buna çok gülerdik çünkü hepimiz arkadaştık. Çok güzel zamanlardı.

Yani bir maçı yedek kulübesinden analiz edebilmeyi başarman biraz zaman aldı.

Gerçekten çok hızlı öğrenmek zorundaydım. Teknik direktör olarak ilk maçım MSV Duisburg’a karşıydı. (Editör notu: 28 Şubat 2001, göreve getirildikten 2 gün sonra) Kritik ve nasıl olursa olsun kazanmamız gereken bir maçtı, kimse de nasıl kazandığımızı umursamadı. 1-0 kazandık. Muazzam bir rahatlamaydı. Hemen sonrasında, maçın analiz edilmesinin istendiği klasik röportajlara çıktım. Ne dediğimi hatırlamıyorum ama dürüst olsaydım ’Bana birkaç saat verin ve dönüp size düşüncelerimi ondan sonra söyleyeyim çünkü sahada tek gördüğüm oyuncuların oradan oraya koşuşturduğuydu.’ derdim. Sonra oyun nasıl okunur öğrendim. Kendimi ofisime kapattım ve bir sürü DVD izledim. Bir daha maçtan sonra oyundan hiçbir şey anlamamış durumda olmak istemedim.

Tepe hikayesine geri dönecek olursak, oyuncuların arasındaki mesafeye takıntılı mısınız?

Evet, biraz. Bunun bir takıntı olup olmadığını bilmiyorum. Muhtemelen biraz fazla ciddiye alıyorum ama oyunun önemli bir anahtarı. Takımın sahadaki mesafe konusunda uzmanlaşırsa sahanın ölçüsüne ve boyutlarına karar veren siz olursunuz. Sadece siz. Sahanın boyu iki takım için de aynıdır ama rakibin sahip olduğu alana bir bakıma siz karar verirseniz, bazı takımların size o alanda oynamanıza müsaade etmesine rağmen rakibin oynaması gerektiği alanı siz belirlersiniz. Burada akla gelen takım Wolve ,(Wolves (Wolverhampton Wanderers) şuan zamanlama ve pas konusunda gerçekten sağlam bir noktadalar. Elbette Manchester City de bu konuda zorlayıcı… Kaliteleri ve pas rotaları etkileyici ama Wolves ayriyetten özel. Defansif orta sahalarının yaptığı iş, kontra atağa çıkma becerileri ve defans oyunundan hücum oyununa geçişleri etkileyici. Yerini geri kazanmaya çalışıyorsun ama pres oyununuzun üstesinden uzun pas veya kısa pas alternatifleriyle geliyorlar. Sadece ileriye gelişigüzel şekilde topu götürmüyorlar, yaptıkları her şey planlı. Onlarla oynadıktan sonra kendime ’Vay be, ne takım ama!’ dedim. (Editör notu: Kırmızılar geçen sezon ligdeki iki maçı da kazandı ama Molineux’deki FA Cup mücadelesini kaybetti.) Problem yaratıyorlar ve sizi düşünmeye ve çabuk hareket etmeye zorluyorlar, bu da oyunu heyecanlı hale getiriyor. Başkaları yeni fikirler edinirken, bu sizi sizin fikrinizi sorgulamanıza neden oluyor. Onların fikirlerinin daha akıllıca olduğunu söylemiyorum, aslında takımların nasıl oynadıklarını karşılaştırmayı sevmiyorum ama bazı akıllıca planlara sahipler. Futboldaki sorunlara çözüm bulmak zorlu bir iştir. Oyuncularımla içerik ve gözlem konusunda paylaşacak bir şeyim olmaz, özellikle de sezonun başında iken. Öngörünüzü sezon öncesi hazırlık maçlarını baz alarak yapıyorsunuz, bu da size yeterince fikir vermiyor ve yakında zaman aşımına uğruyor. Ayrıca, rakiplerimiz genellikle önceki maçlarıyla karşılaştırıldığında, bize karşı farklı taktikle sahaya çıkıyorlar. Yani, oyunculara maç esnasında bilinmeyen durumlara adapte olabilecekleri bir ortam yaratmak zorundasınız. Eminim ki benden daha zeki bir çok menajer vardır ama Tanrı’ya şükür önemli olan bu değil. Denediğim ve yaptığım şey oyuncularımın adapte olmasına olanak sağlayacak bir ortam oluşturmak.

Bu, oyuncularınızla aranızda bir tür toplum sözleşmesi mi?

Kesinlikle öyle.

Takımlarınız gerçekten çok fazla koşuyorlar, burada bir fedakarlık unsuru var…

Daha önce de söyledim, kimliğimiz tamamen gücümüzle alakalıdır. Tek bir hedefimiz var: geçmişte kazandığımız maçlardan ve kupalardan daha fazlasını kazanmak. Satranç oynar gibi futbol oynadığımızı söyleyebilirim. Bu hareketi yapacağız, buraya ilerleyeceğiz, nihayetinde neredeyse matematiksel bir şekilde, hareket belirsiz bir oyuncunun golü atmasıyla biter. Mesele şu ki, ben futbol hakkında bu denli keskin düşünebilen bir menajer olacak zekaya sahip değilim. Örneğin, geçen sezon Arsenal’e karşı oynarken – tam olarak hatırlamıyorum- muhtemelen onlardan 25 puan öndeydik, ama sahadaki her pozisyonda onlardan 25 kat daha iyi değildik. Onlara sorun yaratabiliyorduk ama onlar da bize yaratabiliyordu. Oyunu domine etmenin bir yolunu bulmak zorundaydık, bir nevi, rakipten daha canlı ve ışıltılı olmalıydık. Empoze etmeye çalıştığımız sertlik yetenek olarak bizimle eşleşen takımlara karşı toplu olarak onlardan daha güçlü olduğumuzu sağlama şeklimizdir. Sadece rakibimizden daha çok ve daha fazla koşmak için koşmayız, topu kaptırdığımızda geri kazanmak için ve topa sahip olan oyuncuya pas opsiyonu yaratmak için koşarız. Ama sertliğin az olduğu, daha sakin anlar da vardır. Geçen sezon attığımız gollerin hepsi yüksek sertlik gösterdiğimiz maçlarda gelmedi. Böyle olsaydı 97 puan toplayıp bu ivmeyi sürdüremezdik. Maçlara yön verebildiğimiz zamanlar vardır. Yine de, yapmamız gereken ana şey her şeyi sahada bırakmaktır. Bunu yapmak için şimdiyi hissetmeniz gerekiyor çünkü nihayetinde o günkü maç, önümüzdeki üç gün içerisindeki tek maç olacak. Oyuncularıma ‘Burası gözlem aşaması değil, beklemek yok, vaktinizi harcamayın. Ya şimdi ya hiç, şimdi bizim zamanımız.’ derim. Oyuna bu yaklaşım sadece bana veya kişiliğime bağlı değil, takıma ve onların kolektif kişiliklerine de bağlı. Oyuncularım ilerleme kaydettiğinde ben oyunu daha iyi kavrıyorum. Bana öğrenme fırsatı sunuyorlar. Artık maç izlerken neler olduğunu anlayabiliyorum (gülümser).

Takımın güç düzeyini tam olarak nasıl bir yükseltiyorsunuz? Bu sadece sık sık fitness çalışmalarıyla mı alakalı?

Bunun zihinsel ve fiziksel yönü var, ikisi de önemli. Örneğin, sadece takım olarak üzerine çalışabileceğiniz şeyler var. İşler kötü gittiğinde güçlü kalmak ve yaptığın şeye güvenmek bu yolculuğun bir parçasıdır. Antrenman açısından da, bir antrenman talimi hazırlarsınız, tekrarlarsınız ama bu sefer daha dar alanda yaparsınız, -teknik ve karar verme becerilerini geliştirmek için- ve tekrar ama daha uzun süre yaparsınız, ve tekrar ama aynı hızda daha çok şey beklersiniz vs. Oyunun temel fikri bu, atla deve değil, ama hepsi bir araya geldiğinde, izlemesi harika.. Oyuncular kadar hızlı geliştiğime inanmıyorum ama bu da iyidir.

Daha önce oyun stiliniz Gegenpressing’i heavy metal ile karşılaştırmıştınız…

(İç çeker) Evet, bunu söylemiştim… Bir basın toplantısının sonunda kısa bir sohbet esnasındaydı. Kendimi Arsene Wenger ile karşılaştırmam istendi, ve o esnada, karşılaştırılmamızın mümkün olmadığını düşünüyordum. Onun standardına yakın bile değildim, kilometrelerce arkasında olduğumu hissediyordum. Sonra farklı felsefeleri takip ettiğimizi, müzikle alakalı metaforlar kullanarak tanımlamaya ve açıklamaya çalıştım, ve bu bahsettiğim metaforlar Arsenal’in sessiz senfonisi ve heavy metal futboluydu. O zamandan beri, bu açıklama üstüme yapıştı.

‘Futbol roket bilimi değil ama her şey bir araya geldiğinde, izlemesi muhteşem.’

Bu her sabah Metallica veya Iron Maiden dinlemediğiniz anlamına mı geliyor?

Kim biraz Iron Maiden sevmez ki? (güler) Ama futbol felsefemi bunu kullanarak tanımlayacağım anlamına gelmiyor. Cheesecake de severim ama takımım cheesecake futbolu oynamıyor. Sorunuza geri dönersek, çok gençken evde iki tane Kiss albümüm vardı. Artık hepsi geçmişte kaldı. Gegenpressing tanımına gelince, bu neyle alakalı? Topu kaybettikten sonra birkaç saniye oynadığın futbol. Hepsi bu kadar. Eğer topu olabildiğince çabuk geri kazanmak istiyorsan, karşı baskı yapmak zorundasın. Bu benim hoşuma gidiyor. Bana göre bu, enerjini korumana olanak sağlayan bir futbol oynama şekli. Bir felsefe ve aynı zamanda, bir bakış açısı. Bir plan, bir ses, bir inanç. Oyuncuların sağlam kararlar aldıkları ve belirli bir özgürlük unsuru ile inisiyatif alabildikleri, çünkü yaptıkları her şeyde kendilerine güven duydukları ve rakibin ne kadar güçlü olduğunun farkında oldukları bir tarzda organize bir şekilde oynamaya çalışıyoruz.

Taç çizgisinde çok hareketli birisiniz, oyunun sunduğu güçlü duygular için mi bu işi yapıyorsunuz?

Kendimi bildim bileli futbolu seviyorum. Sadece duygu aramıyorum, ama söylemek gerekir ki bu da oyunun bir parçası. Çocukken, beni bu hislere yakınlaştıran tek şey futboldu. Tenis oynadım, kayak yaptım, ama sadece futbol bana toplu olarak bir şeyler yaptıktan sonra kolektif neşeyi ve kazanmanın tatminini verebildi. Hissettikleriniz –rahatlamanın ve zevkin o karışımı- satın alınabilecek şeyler değildir, bu eşsiz bir histir. Ve hakkını verebilmeniz için, zaman zaman oyunu kaybetmeniz gerekir. Hayat dersi vermeyi sevmem ama başarının değerini anlamak için bu gereklidir. Bir mağlubiyet acıtır, ama seni öldürmez.

Mağlubiyetin ardından yoluna hemen devam edebilen biri misiniz?

Maalesef, futbol sürekli aklımda ve akşamları konuştuğum tek şey de o. Bu biraz utandırıcı, ama hey… kazanmak ya da kaybetmek uykumu etkilemez sadece yüzümdeki gülümsemeden anlayabilirsiniz. Ancak bir oyunun sonucu her şeyden önce gelmez. Sadece doksan dakikanın sonunda elde ettiğin bir bilgi parçasıdır. Sonuç çok önemlidir ama ben daha çok diğer bilgilerle ve galibiyet veya mağlubiyetin nasıl geldiğiyle ilgilenirim. En kötü performansını sergileyip galibiyet alabilirsin ve çok pozisyon bulduğun maçta nihayetinde kaybedebilirsin. Bir mağlubiyetin ardından öğrenilecek çok şey vardır. Kendine, sadece doğru tavrı sergilemediğin zaman hayal kırıklığına uğramaya müsaade edebilirsin çünkü kaybetmek oyunun bir parçasıdır. Geçenlerde, Tottenham(Hotspur FC)-Newcastle (United FC) karşılaşmasını izledim. (Deplasmanekibi 1-0 kazandı.) Spurs bir çok şans yakaladı ama rakip iyi savunma yaptığında ne yapabilirsin ki? Hiçbir şey. Yenilgiyi kabul edip ders çıkarmak durumundasın. İşler futbolda böyle yürür. Bir maçın sonucuyla ilgili hayal kırıklığına uğrayabilirim ya da memnun olabilirim, ama ertesi gün uyandığımda, önceki günkü halimden hemen hemen aynıyımdır. Kalkar çalışmaya ve gelişmeye konsantre olurum.

Bu dirençlilik nereden geliyor?

Çok uzun zamandır futbolun içindeyim… Özellikle kariyerimin başında kaybetmeye alışmıştım. Yıllar geçtikçe, bu her zaman mücadele ettiğiniz ama yaşamayı öğrendiğiniz bir his. Ne demek istediğimi tam olarak biliyorsun.

2015’te, (Borussia)Dortmund’dan ayrıldıktan birkaç ay sonra Liverpool(FC) takımının başına geçtiniz. İki kulüp de güçlü işçi sınıfı mirası olan kulüpler: Almanya’da madenciler ve İngiltere’de liman işçileri. Bu bir tesadüf mü?

Buraya gelmeden önce Liverpool’un mirasını biliyordum ve bu kesinlikle sevdiğim bir durum, ama sorunuza cevap veremem. Hiçbir fikrim yok. Dortmund’dan önce Mainz’daydım ve ikinci lige düştük. Kulüp yönetimi ile birlikte lige geri çıkamazsak yolları ayırma kararı aldık (Nihayetinde Mainz ligi 2007/08’te 4.sırada bitirdi). Üst düzey maçları izledim çünkü üst düzey takımların benimle ilgilendiğini biliyordum ve yönetmek istediğim takım BVB idi. Lig sıralamasına baktım ve onlar 13’üncü sıradalardı. Bu kadar düşük sıralarda olmaları beni biraz korkuttu. Aynısı Liverpool’un başındayken de oldu, ancak tatilde bu durum geçti.

Liverpool, geçmişindeki ana ikonik figürü bir teknik direktör olan nadir takımlardan, Bill Shankly buna örnek…

Bunu biliyordum ama bir saniye bile düşünmedim. Bu kulüp için çalışana kadar, bu gerçeğin farkında olmak için mücadele edersiniz. Almanya’dayken ‘Oo,Liverpool’da menajerlere çok değer veriyorlarmış, gidip orada çalışayım’ diye düşünmezsiniz. Liverpool’a gelmeden önce rolüm, statüm veya buradaki etkim hakkında düşünmedim. Bir İngiliz takımının menajeri olmanın nasıl bir şey olduğuna dair fikrim yoktu. Teklifi aldığımda, her taraftarın yaptığını yapıp Kicker (Almanya’da France Football’un dengi) ve kadroya baktım ardından kendime:’ İyi takım.’ dedim.

Liverpool’u temsil ederken kendini o topluluğa aitmiş gibi hissediyor musun?

Evet ve bu beni çocukluğuma geri götürüyor. Çocukken kulübünüz için oynar ve onu desteklersiniz. Babam, amcam ve ben seksen kilometre yol gidip VfB (Stuttgart)’yi izlerdik. Hafızamı zorlarsam onları izlemeye gittiğimiz zamanları hatırlayabileceğimi düşünüyorum. Ayrıca o zamanki kahramanım Karlheinz Förster’den fotoğraf almak istediğim günü de hatırlıyorum. Çok utangaçtım ve babamdan gidip fotoğraf almasını istedim. Babam da ‘Kendin git al.’ dedi. Hala evimin duvarında o fotoğraf durur. Buradaki insanları anlıyorum çünkü ben de aynı onlar gibiydim. Tek bir şey var ki biz Liverpool’lu insanlar kadar tutkulu değiliz çünkü geldiğim yerde hislerimizi açıkça ifade etmeyiz. Black Forest’ta yaşayanlar meşguldür, yapacak işlerimiz vardır, ciddi işler (gülümser).

Tek yapılan şeyin spor olduğu, Black Forest’taki küçük bir kasaba olan Glatten’de doğmamış olsaydın, başka bir şeye aşık olur muydun?

Orası küçük bir kasaba bile değil, bir köy. Yetmişlerde Almanya’da hayatın nasıl olduğunu hayal edin. Sadece üç televizyon kanalı vardı. Okuldan geldiğinde dışarıda yedi veya sekiz saat harcardın, kimse hiçbir şeyden korkmazdı, kimse seni cep telefonundan arayıp eve gelmeni söyleyemezdi. Bir çeşit anlaşma vardı. Ödevini yaptığında tamamdı, dışarıya çıkıp ortadan kaybolmaya hak kazanırdın. Bağımsızdım ve bunun bana tüm hayatım boyunca büyük bir etkisi oldu. Özgürlük her zaman benim düşünce şeklimin bir parçası oldu. Sanırım ilk defa büyük bir şehre gittiğimde Frankfurt’taydım ve 19 yaşındaydım. Black Forest köklerimin bulunduğu yer ve ben bunu çok ciddiye alıyorum. Babam bir Suabiya’lı değildi ama ben geri döndüğümde, insanlarla Suvabiya Almancası ile konuşurdum. Annem ve kız kardeşim hala orada yaşıyorlar. Yine de benim gerçek evim Mainz. Çünkü yaşamayı istediğim yer orası, ancak kökenimle alakalı olan hiçbir şeyi reddetmiyorum. Harika bir çocuk geçirdim.

Çeviren: Ogün Yusuf Ateş

Redaksiyon: Dilara Güzel

Kaynak: SoFoot