Röportajı yapan: Donzelina Barroso

SAYI: 149, 1998 KIŞI

Resmi olmayan son eleme adayları listesinde birkaç yıl kalan Jose Saramago, 8 Ocak 1998’de Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Bu şekilde Nobel ödülünü alan ilk Portekizli yazar oldu. Ödülü aldığındaki düşünceleri sorulduğunda, şöyle söyledi: “Her yerde gösterilmesi gereken güzellik yarışmasının galibiymişim gibi Nobel’in görevini bu şekilde göstermeyeceğim… Böyle bir tahta talip değilim, olamam da tabii ki.”  

Jose Saramago, 1922 yılında Portekiz’in orta Ribatejo bölgesinde mütevazi bir kırsal işçi ailesinde doğdu. İki yaşındayken babasının polis olarak çalıştığı yer olan Lizbon’a taşındılar. Gençlik yıllarında ekonomik zorluklar Saramago’nun normal bir liseden meslek lisesine geçmesini zorunlu kıldı. Daha sonra tam zamanlı yazmaya başlamadan önce tamircilik de dahil olmak üzere çeşitli işlerde çalışacaktı.

Jose Saramago, 1947 yılında 24 yaşına bastığında ilk romanı olan Günah Ülkesi’ni yayınladı. Orijinal başlığı Dul daha müstehcen bir başlığın daha fazla satacağı umuduyla yayıncı tarafından değiştirildi. (Saramago daha sonra o yaşta dullar ya da günah hakkında hiçbir şey bilmediğini söyledi.) 19 yıl boyunca tekrardan bir şey yayınlamadı. 1966 yılında ilk şiir koleksiyonu Olası Şiirler ortaya çıktı ve 1977 yılında ikinci romanı olan Ressamın Günlüğü’nüyayınladı. Saramago, gazetecilikte aktif olduğu altmışlı ve yetmişli yıllarda kısa süreliğine Díario de Notícias’ın müdür yardımcısı olarak da çalıştı. Özellikle sıkıntılı zamanlarında Fransızcadan çeviri yaparak geçimini sağladı. 1969 yılında sadık bir üyesi olduğu Portekiz Komünist Partisi’ne katıldı – yazılarıysa anlaşılması güç bir şekilde toplumsal eleştiri ve siyasete bağlıydı.

 1974 Karanfil Devrimi’nin ardından yazdığı Toprağın Uyanışı adlı kitabının 1980’de yayınlanması ile Saramago sonunda bir romancı olarak sesini duyurabildi. Portekiz’in Alentejo bölgesinden üç nesil tarım işçisinin hikayesi, Lizbon Şehri Ödülü de dahil olmak üzere geniş ilgi gördü. 1982’de Baltasar ile Blimundanın yayınlanması kariyerini uluslararası olarak perçinledi ve 1987’de Amerika Birleşik Devletleri’nde ortaya çıkan ilk romanı oldu. Bir sonraki romanı Ricardo Reis’in Ölüm Yılı, Portekiz PEN Kulübü Ödülü ve İngiltere’nin imrenilen Bağımsız Yabancı Kurgu Ödülü’nü kazandı. Başarısı, İber Yarımadası’nın Avrupa’dan ayrıldığı ve Latin Amerika ile Afrika köklerini bulmak için Atlantik Okyanusundan aşağı indiği Avrupa’nın Avrupalılığını iddia etme mücadelesinin fantastik bir eleştirisi olan Yitik Adanın Öyküsü (The Stone Raft) ile devam etti. 1989 yılında Lizbon Kuşatmasının Tarihi ortaya çıktı. Saramago, yakın tarihli bir makalede, duygusal sıradanlıktan kurtulmasını sağlayan çekici, editör patronuna âşık, orta yaşlı izole bir düzeltmen olan roman kahramanı Raimundo Silva’nın kendinden kısımlar yansıttığını itiraf etti. Roman, 1988’de evlendiği İspanyol gazeteci Pilar del Rio’ya adanmıştır (sonraki tüm kitaplarında olduğu gibi).

1991 yılında Saramago, Portekiz Yazarlar Birliği Ödülü’nü alan ve Avrupa Birliği Edebiyat yarışması Aristo’ya aday gösterilen İsa’ya Göre İncil’i yayınladı. Ancak muhafazakâr unsurlara ve Katolik Kilisesi’nin baskısına boyun eğen Portekiz hükümeti kitabı yarışmadan yasakladı. “Portekiz’de, demokrasiyle yönetilen bir yerde böyle bir şeyin yaşanması tamamen haksızdı,” diye şikâyet etti Saramago. “Böyle barbarca bir eylemi haklı çıkarabilecek herhangi bir hükümet var mı? Benim için çok acı vericiydi.”

Tartışmadan kısa bir süre sonra Saramago ve karısı hayatının çoğunu yaşadığı Lizbon’dan ayrıldı ve İspanyol Kanarya Adalarındaki Lanzarote adasına taşındı. Hala burada Camoes, Pepe ve Greta adlarındaki bir terrier ve iki orta boy kanişle birlikte baldızının evinin yanında inşa etikleri bir evde yaşıyorlar. Oraya taşındığından beriyse iki roman daha yayınladı: modern insanın aptallığıyla diğer insanlara zarar verebilme yeteneğinin ürpertici bir benzetmesi olan Körlük ve Lanzarote Günlükleri’nin beş cildinin de dahil olduğu Bütün İsimler.

Röportaj 1997 yılının mart ayında öğleden sonra Lanzarote’deki evinde güneşli bir havada gerçekleşti (Adaya uyum sağlama sürecindeydi). Karısı çalışma odası da dahil olmak üzere evi hızlı bir şekilde gezdirdi: kitaplarla kaplı dikdörtgen ve düzenli bir oda, ‘’mükemmel bir makine” olduğunu söylediği bilgisayarın olduğu bir masa. İkinci katta Fuertaventura’nın yakınlardaki adası Puerto del Carmen’in, plaj ve Lanzarote’nin metalik mavi gökyüzünün manzarasını sunan pencerelerle dolu bir ofis inşa ediliyordu. İnşaat sesleri ve Pilar’ı tasmalara dolanmış şekilde sürükleyen havlayan köpekler tarafından ara sıra kesintiye uğradı. Sohbete en çok Saramago’nun keskin mizah anlayışı ve konuğunu rahatlatmak için gösterdiği çabalar damgasını vurdu. Konuşurken beni sık sık rahatlattı.

Görüşmeci: Lizbon’u özlüyor musun?

Jose Saramago: Mesele tam olarak Lizbon’u özlemek ya da özlememek değil. Şairin dediği gibi özlemek gerçekten de omurganın ürpermesi şeklinde hissettiğimiz bir duyguysa o zaman gerçek şu ki omurganın o üşümesini hissetmiyorum.

Bunun hakkında düşünüyorum. Orada birçok arkadaşımız var ve arada bir gideriz ama şimdi Lizbon’dayken hissettiğim şey nereye gideceğimi bilmediğim yani artık Lizbon’da nasıl yaşanır bilmiyorum. Ne zaman birkaç gün veya bir ya da iki haftalığına orada bulunsam tabi ki eski tabiatıma dönüyorum. Ama her zaman en kısa zamanda buraya dönmeyi düşünüyorum. Burayı ve buradaki insanları seviyorum. Buradaki yaşantımdan memnunum. Asla ayrılacağımı sanmıyorum. İllaki gitmek zorunda kalacağım sonuçta hepimiz bir gün ayrılmak zorundayız ama bu kendi isteğimle olmayacak.

Görüşmeci: Lanzarote’ye taşındığınız zaman uzun yıllar boyunca yaşadığınız ve yazdığınız çevreden uzaklaşmış oldunuz, buraya hemen alıştınız mı yoksa önceki çalışma alanınızı özlediniz mi?

Saramago: Kolayca adapte oldum. Kendi hayatımı zorlaştırmayan bir insan olduğuma inanıyorum. Hayatımı başıma gelen iyi şeyleri veya kötü şeyleri dramatize etmeden yaşadım. Ben sadece o anları yaşıyorum. Tabii ki, eğer kederlenirsem, bunu hissederim, ama bunu… başka bir şekilde söyleyeyim, ilginç olmanın yollarını aramak için yapmıyorum.

Şu an bir kitap yazıyorum. Size katlandığım işkenceyi, karakterleri inşa etmedeki zorluğu, karmaşık anlatının nüanslarını anlatmak benim için çok daha ilginç olurdu. Demek istediğim, yapmam gerekeni mümkün olduğunca doğal bir şekilde yapıyorum. Benim için yazmak ciddi bir iştir. İşi, birbiriyle ilgisi olmayan iki şey gibi yazma eyleminden ayırmıyorum. Bir hikâye yazarken, önemli veya yararlı olduğunu düşündüğüm veya en azından benim için önemli veya yararlı olduğunu düşündüğüm bir şeyi söylemek için kelimeleri birbiri ardına veya birbirinin önüne koyarım. Bundan başka bir şey değil. Bunu benim işim olarak görüyorum.

Görüşmeci: Nasıl çalışıyorsun? Her gün yazıyor musun?

Saramago: Süreklilik gerektiren bir çalışma ile meşgul olduğumda, örneğin bir roman ise her gün yazıyorum. Tabii ki, evde her türlü araya ve seyahat nedeniyle molalara maruz kalıyorum ama bunun dışında çok düzenliyim. Çok disiplinliyim. Kendimi günde belirli bir saat çalışmaya zorlamıyorum, ancak günde genellikle iki sayfaya karşılık gelen belirli bir miktarda yazılı çalışmaya ihtiyacım var. Bu sabah yeni romanıma iki yeni sayfa yazdım ve yarın iki sayfa daha yazacağım. Günde iki sayfanın fazla olmadığını düşünebilirsiniz, ancak yapmam gereken başka şeyler var. Diğer metinleri yazmak, mektuplara cevap vermek; öte yandan günde iki sayfa yılda sekiz yüz kadar eder.

Aslına baktığımızda oldukça normalim. Tuhaf alışkanlıklarım yok. Dramatize etmiyorum. Her şeyden önce, yazma eylemini romantikleştirmiyorum. Yaratırken çektiğim acıdan bahsetmiyorum. Boş sayfadan, yazar bloğundan, yazarlar hakkında duyduğumuz şeylerden korkmuyorum. Bu   sorunlardan hiçbirine sahip değilim ama başka herhangi bir iş yapan diğer herhangi bir kişi gibi sorunlarım var. Bazen işler istediğim gibi gitmiyor ya da hiç gitmiyor. İşler istediğim gibi olmadığında, kendimi olduğu gibi kabul etmek zorunda kalıyorum.

Görüşmeci: Yazılarınızı doğrudan bir bilgisayarda mı oluşturuyorsunuz?  

Saramago: Evet. Klasik bir daktiloda yazdığım son kitap Lizbon Kuşatmasının Tarihi idi. Gerçek şu ki klavyeye uyum sağlamakta hiç zorluk çekmedim. Bilgisayarın sık sık kişinin tarzından ödün verdirdiği şeklindeki söylemin aksine, hiçbir şeyden ödün vereceğimi düşünmüyorum ve benim kullandığım gibi yani bir daktilo gibi kullanılırsa bu ödünün çok daha az olacağını düşünüyorum. Bilgisayarda yaptığım şey, eğer hala elimde olsaydı, daktiloda yağacağım şeyle tam olarak aynı, tek fark daha temiz daha rahat ve daha hızlı olması. Her şey daha rahat. Bilgisayarın yazılarım üzerinde kötü bir etkisi yok. Bu el yazısını daktilo yazısıyla değiştirmek bu tarz bir değişikliğe neden olacak demek gibi olur. Ben öyle olduğunu sanmıyorum. İnsanın kendi tarzı, kendi kelime haznesi varsa bilgisayarda çalışmak bunu nasıl değiştirebilir?

Bununla birlikte, kâğıda basılı sayfalarla güçlü bir bağlantıya sahip olmaya devam ediyorum ki bu gayet doğal. Bitirdiğim her sayfayı yazdırırım. Basılı sayfa olmadan.…

Görüşmeci: Somut kanıtlara ihtiyacın var.

Saramago: Evet, aynen öyle.

Görüşmeci: Her gün bu iki sayfayı bitirdikten sonra metinde değişiklikler yapıyor musun?

Saramago: Bir çalışmanın sonuna geldiğimde, metinin tamamını tekrar okurum. Normalde bu noktada bazı değişiklikler olur, belirli ayrıntılar veya stille ilgili küçük değişiklikler veya metini daha doğru hale getirmek için değişiklikler ancak hiçbir zaman büyük bir değişiklik olmaz. Çalışmalarımın yüzde doksanı başlangıçta olduğu gibi kalıyor. Ben bazı yazarların yaptığını yapmıyorum yani 20 sayfalık bir özet yazıp bunu sonra seksen sayfaya daha sonra iki yüz elliye dönüştürmüyorum. Ben bunu yapmam. Kitaplarım kitap olarak başlıyor ve öyle büyüyor. Şu anda yeni bir romanın iki yüz otuz iki sayfası var. Bu sayfalarda değişiklikler olabilir ancak bunlar uzunluk ya da içerik olarak eninde sonunda başka bir biçim alacak olan ilk taslağı üzerinde çalışıldığında ihtiyaç duyulacak türden değişiklikler değil. Yapılan değişiklikler içerik için gerekli olandır, daha fazlası değil.

Çeviren: Deniz Büyüktaş

Düzenleyen: Serap Demirtaş

Kaynak: The Paris Review