Todd Phillips’in çarpıcı filmi Joker‘in 1970’lerde geçtiği varsayılsa da 2016 İngiltere’sini ve Amerika’sını kasıp kavuran protestoların metaforik bir incelemesi olarak okunabilir. Haklarından mahrum bırakılan milyonlarca vatandaş, Atlantik’in bir yakasında İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılması için oy verirken; diğer yakasında elitist bakış açısını benimseyen Donald Trump’ı ABD’nin başbakanı olarak seçti.

Çeşitli ekonomik ve kültürel değişimler, bu hızlı gelişmelere katkıda bulundu. Bunlardan biri, son 40 yıldır Batı ülkelerinde hâkim olan neoliberal politikanın rağbet görmesiydi. Neoliberalizm, devletin serbest piyasaya müdahalesinin kaldırılmasını, bu piyasadaki yarışı ve vergileri destekler. Kamunun değerini ve devletin yükünü azaltan ve hayatta kalma sorumluluğunu tamamen bireye yükleyen bir politikadır. Amerikalı eleştirmen Stephen Metcalf bu konuda şunları söylüyor:

Serbest piyasa küçücük bir kazananlar grubu ortaya çıkarır ve geride büyük bir kaybeden topluluğu bırakır ve kaybedenler intikam arayışı içindedirler… Brexit’e  ve Trump’a yöneltilen bir intikam.

İngiltere’de 2008’de yaşanan ekonomik çöküşten ve bir zamanlar Amerika’nın sanayi yeri olan Rust Belt bölgesinin kentsel olarak bozulmasından sonra kemer sıkma dönemine girildi. Bu olanların hepsi neoliberal politikanın getirdiği illüzyonu ortadan kaldırdı.  “En güçlü olanın hayatta kalması” ilkesini benimseyen bu toplumun büyük bir kısmı ötekileştirilmiş, dışlanmış ve geride bırakılmış hissetti.

Görünmez adam

Joker filminde, Joaquin Phoenix’in karakteri Arthur Fleck, diğer adıyla Joker, bir “görünmez adam” prototipidir. Toplum tarafından terkedilmiş ve unutulmuş, sürekli olarak hemcinslerinin düşmanca muamelesine maruz kalmış Arthur, ruh sağlığı ve sosyal sorunları ile başa çıkma konusunda yalnız bırakılmıştır.

Arthur danışmanına sanki var olmamış gibi hissettiğini söyler. Kemer sıkma döneminde ilaçlarını ve ücretsiz danışmanlık seanslarını kaybeder ve en sonunda işsiz ve insanlardan soyutlanmış olarak kalır. Kaybedecek hiçbir şeyi kalmamıştır. Arthur, karar verme yetkisine sahip kimselerin yeterliliğinden ve güdülerinden şüphe etmeye başlar. Bu şüphe, medya tarafından sansasyonelleştirilen ve halkı etkileyen öfkeye ve şiddete dönüşür. Filmin sonunda uzmanları, seçkinleri, medyayı, bankacıları ve hemen hemen geleneksel tüm güç yapılarını temsil eden herkesi terk eden, benzer şekilde haklarından mahrum bırakılmış bireyleri bu dış etkilerden korumak için bir hareket başlatır.

Arthur’un Joker’e dönüşümünden sonra, herkes için “neyin doğru, neyin yanlış” olduğuna ve “neyin komik olup olmadığına” karar veren bu tek taraflı sistemden bıktığını duyurur. İnsan kalabalıklarının sokaklara palyaço şeklinde dökülerek etrafa şiddet ve yıkım yayması sonucunda mevcut durum yerini kaosa ve vahşete bırakırken Arthur Fleck Joker olur.

Gerçekliğin ortaya çıkması

Tanıdık geliyor mu? Son ayrıntısına kadar olmasa da genel olarak Joker, Batı demokrasisinin esaslarının tehlikede olduğu, toplumun büyük bir kısmının seçkinlere güvenmediği (kendilerine ihanet ettiğine inandığı); tek taraflı karar alanları, tutarsızlığı, bihaberliği ve kendine zarar veren saldırganlığı reddeden zamanların ruhunu anımsatır.  Bu sonu olmayan bir isyandır; kendini ifade etmenin aşırı bir şekli olan, isyan için isyandır.

Joker’in Phillips/Phoenix versiyonu, detaylara verdiği önem nedeniyle karakterin önceki tasvirlerinden ayrı tutulur. Onların Joker’i artık kitlesel çılgınlığın hızını somutlaştıran kabataslak bir soytarı değildir. Detaylı bir arka planı vardır ve izleyicinin empati kurabileceği bir insan halini alır. Karakterin acısını samimi bir şekilde aktaran yakın çekimleriyle Phoenix, büyüleyici ve inandırıcıdır. Öncesinde yalnızca kötü karakter örneği olmasının aksine, Phoenix’in Joker’i, maskeli veya maskesiz, çok boyutlu bir karakterdir.

Yine de Phillips, Batman/Joker savaşının asıl ruhuna da sadıktır: Her zaman hikâyenin içinde gömülü olan kendinden şüphe duyan kapitalist düşüncenin derinliklerine iner. Bruce Wayne/Batman zengin bir fabrikatördür. Batman toplumun gözünde bir kahramanken, Joker onun öteki benliği, kusurları, kendi başına buyrukluğu ve reddedilmiş halidir.

Wayne ve ailesi kapitalist sistemi temsil ederken; Joker bu sistemin karanlık tarafını, istismarlarını, haklarından mahrum bırakılmış zayıf insanlarını yansıtır. 2019 yapımı Joker, kapitalizmin herkes için eşit şekilde çalışmadığının farkına varılmasıyla ortaya çıkan öfkeyi somutlaştırmakta.

Phillips, suçu seçkinlere dayandırarak aynayı tekrar topluma çevirir. Batman/Joker savaşının başlangıcına geri döner ve Bruce’nin zengin ailesi tarafından Arthur’un tekrar tekrar reddedilmesinden doğan bir sınıf çatışmasına dönüştürür. Phillips, Joker’in Batman’in bir parçası olduğunu ve bu şekilde kabul edilmesi gerektiğini belirtir.

Karmaşık olmayan ahlakıyla süper kahraman estetiğinin alışılagelmiş kuşbakışı görünümü yerine toplumsal gerçekçiliği benimseyen film, genellikle toplum tarafından reddedilmeyi reddeden “ötekileştirilmiş” Joker’i inceliyor. Dikkat çekmeye çalışan bir psikopat yerine, en azından varlığının sistem tarafından kabul edilmesini talep eden bir insanla karşılaşıyoruz. Tıpkı Joker gibi seçkinlerde uzlaşma niyetinde olmasalar da Joker, şehri yakarak dikkat çekeceğini umuyor.

Joker; birçok yönden, neoliberal toplumun yüzeyindeki çatlağın birden derin bir kuyu haline geldiği 2016’ya işaret ediyor. Film, “öteki” olana daha yakından bakmak için bir uzlaşma çağrısında bulunuyor. Bilakis Joker’in karakteri tam olarak yaşadığımız zamanımızın ruhunu oluşturuyor.

Yazar: Helena Bassil-Morozow

Kaynak: The Conversation

Çeviren: Ahsen Kılıçtaş

Düzenleyen: Zeynep Sena Pekşen