John Milton’ın Kayıp Cennet’inde Tanrısal ve şeytani mutluluğu karşılaştırmak

John Milton’ın Kayıp Cennet’inde Tanrısal ve şeytani mutluluğu karşılaştırmak

Yazının özeti

İki çatışan yaşam tarzı- itaatsizce kovalanan mutluluk (Tanrısal) ve itaatsizce kovalanan mutluluk (Şeytani)- John Milton’ın Kayıp Cennet’inde özgür irade kavramlarıyla kalıcı sorunlar üretir. Tanrısal mutluluk biçimi, kişinin insan mutluluğuna giden yolu seçmekte özgür olduğunu, ancak yalnızca Tanrı’nın sınırları içinde olduğunu kabul eder; Şeytani mutluluk tarzı, kişinin insan mutluluğuna hakkı olduğunu, ancak Tanrı’nın sınırlarıyla sınırlı olmadığını kabul eder. Miltonik bir paradoksu ortaya çıkaran bu iki yaşam tarzı arasındaki ilişkidir -insan mutluluğunu seçmekte özgürdür, ancak yalnızca sınırlar içindedir- şiirin sonunda çözülmeden kalır. Bu makale, Milton’ın didaktik projesindeki en önemli itaatsizlik figürü olan Havva’nın araştırılması yoluyla Milton’ın özgür irade paradoksunu araştırıyor ve onun kendi insan mutluluğunun peşinde koşarken Tanrı’nın sınırlarını ihlal etmesini takip ediyor. Bu araştırmanın sonucu, Milton’ın mükemmel ama sınırlayıcı bir Tanrı’nın eylemlerini ve emirlerini açıklama ve haklı çıkarma iddialarını baltalayan bir çelişkiler kataloğunu ortaya koymaktadır.

Mutlu olmana rağmen,

Daha mutlu olabilirsin,

Daha değerli olamazsın.

(Kayıp Cennet 5.71-65)

Modern okuyucu için, Şeytan’ın yukarıda alıntılanan argümanının özü, iyi bir yaşam için kendi ortak motivasyonlarımızın damıtılması gibi göründüğü için tanıdık bir not bırakır. Şeytan’ın argümanı, insanların sınırsız mutluluğa hakları olduğu şeklindeki görünüşte modern görüş üzerine kuruludur; ancak insanlığın hayali mükemmelliği ile sağlanabilecek bir tedaviye ihtiyaç duyan sonsuz bir huzursuzluğun yönlendirdiği bir hak.

Öte yandan John Milton’ın argümanı, insanların sadece Tanrı’nın sınırları içinde mutluluğa hakkı olduğu şeklindeki sınırlayıcı görüş üzerine inşa edilmiştir; özünde itaatkar bir insanlığa şifa veren bir otorite tarafından şekillendirilen bir yetki. Bu denemenin Kayıp Cennet (Paradise Lost) incelemesinde aranan şey, bu iki karşıt mutluluk modu arasında yaratılan çatışmadır- itaatle takip edilen mutluluk ile itaatsizce takip edilen mutluluk-. Tartışmayı, mutluluğun peşinde koşan insan ihlalinin alegorik içerimlerine daraltmak için, özellikle Milton’ın didaktik projesindeki muhtemelen en önemli itaatsizlik figürü olan Havva’nın ayartılmasına ve düşüşüne yönlendirilir.

Bu özgür irade paradoksu hiçbir şekilde Kayıp Cennet’e özgü değildir, daha çok Milton’ın teolojisinin içkin bir özelliğidir ve şiirinde ve polemik düzyazısında bulunan mesajının tutarlılığı için sorunlara neden olur. Bu makalenin amacı doğrultusunda, böyle bir paradoks, Kayıp Cennet’te mutluluğu aramanın itaatkar ve itaatsiz biçimleri arasında yaratılan çatışmanın bir sonucu olarak yorumlanır.

Kayıp Cennet‘in herhangi bir değerlendirmesinde, Milton dönemi ile modern okuyucunun dönemi arasındaki mesafe sorununu, Milton’ın çalışmasının kapsamlı herhangi bir değerlendirmesine potansiyel bir engel olarak işaret etmek olağan hale geldi. Böyle bir tuzaktan kaçınmak için bu makale, CS Lewis’in “sanki buna inanmışız gibi [Milton’ın] dünyasına dalmalıyız” şeklindeki ünlü pragmatik önerisini içerecektir.

Kayıp Cennet‘in herhangi bir değerlendirmesinde, Milton dönemi ile modern okuyucunun dönemi arasındaki mesafe sorununu, Milton’ın çalışmasının kapsamlı herhangi bir değerlendirmesine potansiyel bir engel olarak işaret etmek olağan hale geldi. Böyle bir tuzaktan kaçınma girişiminde bu makale, CS Lewis’in “(Milton’ın) dünyasına doğruca inanmışız gibi dalmamız gerektiği” şeklindeki ünlü pragmatik önerisini içerecektir, çünkü “Milton’ın teolojisinden arındırıldığı zaman düşüncesi yoktur” Kelimenin tam anlamıyla, Lewis, acemilerin ve acemilerin Kayıp Cennet’e Milton’ın teolojisinin polemik yazılarında ve incelemelerinde ortaya konduğu şekliyle sağlam bir kavrayışla yaklaşmasını istiyor; mecazi olarak, bu, “yapıtı yazarının yazdığı ruhla yargılamamıza” yardımcı olmak için Milton’ın kıyafetlerinin denenmesini gerektirmelidir.

Bir on yedinci yüzyıl Protestan polemikçisinin bedeninde ve bilincinde yaşamak, Lewis’in burada önerdiği yaklaşımdır, sadece Kayıp Cennet’in kendi terimleriyle daha iyi değerlendirilmesini kolaylaştıran çağdaş içgörülere erişim sağlamak için. Lewis’in yönlendirmesi akılda tutularak, bu makaledeki kilit noktalar, Milton’ın Areopagitica, Eğitimin ve Kilise Hükümetinin Nedeni’nden alınan alıntılarla desteklenir; bunların hepsi Milton’ın teolojisinin açık göstergelerini sergiler ve Kayıp Cennet’in daha eksiksiz bir şekilde kavranmasını sağlamanın anahtarıdır.

Milton’ın şiiri için ifade ettiği mantık “Tanrı’nın insanlara olan yollarını haklı çıkarmak”tır, ancak Milton’ın Kayıp Cennet’inin açılış satırlarında belirtilen amaçların çok ötesine geçen bir gündemle yazdığı kabul edilmelidir. Milton için altmetinsel amaç seyirciyi eğitmektir ve şiirsel biçim bu açıdan ona çok hizmet eder, yalnızca 1643 tarihli Lisans Düzeni kapsamında kendisine sunulan en etkili kitle iletişim aracı olarak değil, aynı zamanda onun için tercih edilen edebi biçimlerden biri olarak da hizmet eder. Okuyucularını en yüksek uca yönlendirmek isteyen herhangi bir Rönesans ahlakçısı. Milton’a göre, “doktriner ve örnek teşkil eden”, sunmak istediği yazının kalitesidir ve “ülkesinin onuru ve eğitimi”, elde etmek istediği etkidir.

Bir dinleyicinin uzun vadede iyileştirilmesine yönelik bu tür amaçlar, uzun zamandır şiirin dinleyicilerini eğitmek ve memnun etmek için sözde potansiyeliyle ilişkilendirilmiştir. Bu, şiiri “etik, politika ve teoloji pedagogu” olarak yerleşik bir ifade biçimi olarak gören Rönesans teorisyenlerinden bize aktarılan yeterince yaygın bir ilkedir; Horace gibi klasikçilerden Edmund Spenser gibi neo-klasikçilere kadar eserlerinde teşvik edilen ve uygulanan bir işlevdir. Milton’ın şiirin didaktik potansiyeline verdiği desteğin bir örneğini şu “bilge ve ciddi şair Spenser’ı açıkça onaylamasında buluruz. Onu “Scotus veya Aquinas’tan daha iyi bir öğretmen” olarak görür. Milton’a göre, Kraliçe Peri’nin Guyon figürü aracılığıyla yaptığı ‘kötülük araştırması’, “gerçek ölçülülük” erdeminin en iyi öğretmenidir.

Şiirin öğretici rolüne yönelik böyle bir tutum, izleyicinin aklını keskinleştirerek inancı iyileştirme yeteneğiyle, Milton’ın okuyucuları şiiri tekrar tekrar okumaya zorlayan bir şiir sunma konusundaki muazzam çabasını açıklamanın bir yolunu bulur. Alegorisine ilişkin kendi yorumlarını açıklığa kavuşturur. Milton, şiirin bu durmaksızın yeniden değerlendirilmesi aracılığıyla, sürekli “deneme” ve “gerçeğin doğrulanması için yanlışın taranması” yoluyla dinleyicilerini arındırmayı amaçlamaktadır. Kayıp Cennet‘te Havva’nın yargılanması, Milton’ın düzyazısının desteklediği bir tür örnekleme yoluyla öğretme. Şeytan’ın Havva’yı, ihlale ve sonunda mutlu görünen Cennet’ten kovulmaya yönelik uzun bir müzakere dönemi boyunca yönlendirerek, Havva’yı Tanrı’nın yolundan uzaklaştırmadaki başarısı, Milton’ın örnek olarak itaatsizlik konusundaki kapsayıcı dersini temsil eder. Onun dersi, Havva’nın zevk almasına ve mutluluğun yüce bir biçimini (prelapsarian mutluluk) kaybetmesine bağlıdır; aslen Tanrı’nın lütfuyla bahşedilen ve yasak bir ağacın meyvesini yememe emrine itaat etmeye bağlı bir yaşam kalitesi.

Havva için sorun burada yatmaktadır, çünkü keşfettiğimiz gibi, Havva’nın kutsanmış yaşamdan memnuniyetsizliği, Şeytan’ın hoşnutsuzluğunu yasaklanmış meyvenin sözde güçlendirici niteliklerine yönlendirmesine izin verir. Kayıp Cennet’te itaatkar ve itaatsiz bir şekilde takip edilen mutluluk biçimleri arasındaki uzun süreli gerilimi ortaya çıkaran şey, Şeytan’ın Havva ile akıl yürütmesinin ta kendisidir. Bu gerilim, ortaya çıkan özgür irade paradoksunu daha iyi anlamak için ilk adım olarak ayrıntılı analiz gerektirir.

Şeytan’ın Havva’nın rüyasına merak uyandıran nüfuzunu, onu herhangi bir ciddi ihlal düşüncesine yönlendirmeye yönelik ilk girişimi olarak konumlandırabiliriz ve Şeytani mutluluk kavramlarına verdiği içgörü nedeniyle dikkatimizi hak ediyor. Rüya sırasında, Şeytan, “kulağına yakın bir kurbağa gibi” çömelirken, korumasız, uyuyan bir Havva’ya erişir ve Havva’nın Cennet mutluluğu zevkine meydan okuyan bir dizi argümanı sotto sesi sunmasına izin verir. Şeytan’ın ihlal gerekçeleri, Havva’nın rüyasında göründükleri gibi sırayla değerlendirilir. İlk olarak, Şeytan, Cennette değerli olan her şeyin merkezi olarak Havva’ya hitap ederek, Havva’da insan merkezciliği teşvik etmeye çalışır. Tanrı’nın doğal çevreye bahşettiği tüm güzelliklerin Havva’nın bakışları olmadan değersiz olduğunu öne sürer.

İkincisi, Şeytan Havva’nın dikkatini “Yasaklanmış Bilgi Ağacı”nın görünen bilgelik veren niteliklerine yönlendirir. ‘Tanrı [veya] insan’ tarafından koparılmayı bekleyen bilgi bolluğunu hafifletmeye teşvik edilir- böylece Şeytan’ın Havva’nın tanrılarla eşit olarak bilgeliğe katılma hakkına sahip olduğu konusundaki demokratik ısrarını işaret eder. Üçüncüsü, Şeytan meyveden tanrısal bilgeliği elde ettiğinde daha mutlu olacağını öne sürerek Havva’nın şu anki mutluluk durumu hakkında şüphe uyandırır. O, Havva’nın mecazi olarak “tanrılar arasında… dünyaya hapsedilmeden” mecazi olarak yaşayabildiği zaman “daha mutlu” olacağını, sadece haklı olarak hak ettiği bilginin tadını çıkarma şansı olsaydı- böylece Şeytan’ın Havva’nın hizmette Cennetteki mutluluğunu sorgulamasını işaret eder. Daha çok bir tanrı gibi bilme merakını alevlendirmek

Şeytan’ın durumunu özetlemek gerekirse, sınırsız bir merakla birlikte şişirilmiş bir hak duygusuna yol açan yüksek düzeyde bir öz-değerin, Havva’nın itaatsiz bir arayış arayışını körüklemek için teşvik etmeye çalıştığı kilit tutumlar olduğunu görebiliriz. Mutluluğun hayali formu. Tüm bu motivasyonlar, insanlığın her çağda su yüzüne çıkan evrensel huzursuzluğunun temel itici güçlerine benzemeleri bakımından aşinadır. Darrin M. McMahon’un bize hatırlattığı gibi, sadece “mutlu olabiliriz, mutlu olacağız, mutlu olmalıyız” diye haykıran kendi modern inancımıza bakmamız gerekiyor. Hiç bitmeyen kişisel gelişim projelerimizde ilerleme merakını ateşleyen modernitenin mutluluk arayışının en tanıdık üç özelliği olarak karşımıza çıkıyor.

Yine de Kayıp Cennet’te üç özelliğin tümü istenmeyen olarak ele alınır ve varlığı her şeyde olan Milton’ın Tanrısı’nın mevcudiyeti tarafından dizginlenmesi gerekir ya da ilkelerinde tıkanır. Bir an için Kayıp Cennet’in kapanış kitaplarına dönersek, Milton’ın dinleyicileri için başlıca dersinin, bakılması gereken Tanrı’nın mutluluğun yüksekliğini temsil ettiği olduğunu çabucak öğreniriz. Baskıyla ilgili bu ders, Adem’in sonunda Tanrı’nın sınırlarından “daha yükseği ummaması” gerektiğini öğrendiğinde, çünkü bu, bu sınırların dışında “heves etmek akılsızlığın” zirvesidir. O zaman, Milton’ın Tanrısı ve tekliflerinin ister doğal dünyada ister emirlerinde olsun, insanlığın huzursuz mutluluk arayışı için kapsamlı bir tedavi olarak sunulduğunu görebiliriz.

Kayıp Cennet’in anlatı yapısına baktığımızda, rüya bölümünün olay örgüsü içinde bir dizi işlevi yerine getirdiğini görebiliriz. İlk olarak, mikrokozmosta, Şeytan’ın, Havva’nın uyanık ve tamamen bilinçli olduğu zaman başarılı bir şekilde baştan çıkarması sırasında anlatının ilerleyen kısımlarında daha da genişleyeceği argümanlarının bir provasını sağlar. İkincisi, Milton’ın izleyicilerine, o uyurken hareketsiz bırakılan iradesinin rızası olmadan Şeytan’ın Havva’yı günaha doğru etkileyemeyeceğini göstermesine izin verir. Diana Trevino Benet’in çalışması, rüya sırasında Havva’nın iradesinin durumunu değerlendirmek için burada yardımcı olur. Şeytan’ın bilinçdışına [Havva’ya] günah bulaştırabileceğine dair herhangi bir görüşün Milton’ın ahlak felsefesinin temel taşıyla ters düştüğünü; günahı kabul etmek veya reddetmek için özgür iradeye çok değer veren bir felsefe. Milton’ın düzyazısında, Benet’nin Havva’nın masumiyetine ilişkin vardığı sonucu destekleyen, tam da bu ilkeye ilişkin bağıntılı bir yorum bulabiliriz. Milton, “saflara… bilgi kirletemez… eğer irade ve vicdan kirletilmezse,” der.

Havva’nın rüyasını Milton’ın düşüncesi doğrultusunda yorumlarsak, Şeytan’ın Havva’ya itaatsizlik aşılama girişiminin başarısız olduğu sonucuna varabiliriz, çünkü onun iradesi, onun ihlal için argümanlarını değerlendirme şansına sahip değildir. Şeytan’ın Havva’yı etkilemediğinin bir göstergesi, onun gerçek sonuçları olan yaşanmış bir gerçeklik değil, “[Şeytanın mantığını] bulmak için uyandığı ve bir rüya” gördüğü için “mutlu” hissetmesidir. Havva’nın Şeytan’ın günahkâr önerilerini onaylamadığı sonucu çıkar. Böyle bir sonuç, Havva’nın uyandığında olası bir “sıkıntı” olarak gördüğü rüyaya ilişkin hafızasında ek destek bulur, bu da onun rüyadan sonra hâlâ “masum” olduğuna ve hala birlikte olduğu Adem’le “mutlu halinin” tadını çıkarabildiğine dair güçlü bir işaret verir. Tanrı’nın düzenindeki konumuna yakışan bir itaati işaret eden bir duygu olarak hala ‘görkemi’ ve ‘mükemmelliği’ olarak kabul ediyor.

Peter A. Fiore’ye göre, Havva’nın rüyası, ‘iradenin müzakeresini’, ‘günahın özünün’ zorunlu ve kurucu bir parçası olarak tanımlayan Augustinusçu bir ilkenin işleyişini dramatize eder. Az önce gördüğümüz gibi, Havva’nın rüyası, günahlı çağrışımlar onun iradesinin işleyişini içermez, bu da bizi anlatının bu noktasında henüz günah işlemediği sonucuna varmamıza yol açar. Vasiyetin müzakeresi, Havva’nın Augustinusçu bütünlüğünü korumada önemli bir rol oynar. Onun bütünlüğü Milton tarafından Havva’ya bahşedilen ve ona şehvetten (günahtan) kurtulmasını sağlayan doğaüstü bir hediye olarak temsil edilir; yalnızca aklının buyruklarıyla korunabilecek bir özgürlük.

Fiore, Havva’nın şehvet yoluyla günah işleme potansiyelinin yalnızca “bedensel arzu”nun baskısını değil, aynı zamanda akıl tarafından yönetilmeyen “alt yetilerin veya iştahların her türlü hareketini veya dürtüsünü” kapsadığını hatırlatır [vurgu eklenmiştir]. Şimdi Milton’ın insanlığın iştah açıcı mutluluk arayışına ilişkin çeşitli tasvirlerine dikkatimizi çekerken, onun insanlığın mutluluğa yönelik iştah açıcı dürtüsünü tanımlamak için Augustine tarafından The Happy Life‘ta kullanılanlara benzer bir dizi metafor kullandığını görüyoruz. Milton’a göre, susuzluk ve açlık, mutluluk dürtüsünü iletmek için tekrar tekrar kullanılır; Augustinus’a göre, susuzluk ve açlığın temel dürtüleri benzer şekilde mutluluk için temel bir özlemin somutlaşmış örnekleri olarak gösterilir. Augustine, mutsuzları “beslenme” peşinde koşan “aç ve kıt” olarak tanımlar.

Odağımızı tekrar Havva’nın rüyasına çevirdiğimizde bu Augustinist metaforları çabucak saptadık ve Şeytan’ın yasak meyveyi, Havva’nın rüyasını “hızlandıran” “lezzetli bir koku” aracılığıyla yayılan kendi güçlü çekiciliğiyle, mutluluğa giden kesin bir yol olarak sunduğunu fark ediyoruz. “iştah” neredeyse onu meyveyi tatmaya yönlendiriyordu . Şeytan’ın elinde, tanrı benzeri bilginin bu cazibesi, daha yüksek bir mutluluk biçimi için açlık gibi temel bir insan dürtüsünden faydalanmak olarak sunulur. Bu metaforu en uç noktasına kadar genişleten Havva, daha sonra meyveyi ‘açgözlülükle[leri] boğduğunda’, ‘Tanrı düşüncesinden de değildi’ olduğunda, bastıran açlığına teslim olur. Bu açıklamalar, Şeytan’ın Havva’yı nihai olarak yozlaştırmasının, iradesini o kadar zayıflattığını ve artık iştahını yönetemeyecek hale geldiğini göstermektedir. Sonuç olarak, daha mutlu bir hayata giden aldatıcı bir yolun itaatsiz arayışında, daha çok bir tanrı gibi bilmeye yönelik dizginsiz bir irade tarafından yönetilen şehvet günahına düşer. Milton’ın dinleyicileri için başlıca ders, Havva’nın Cennet’ten kovulmakla cezalandırılmasında bulunur; Tanrı’nın sınırlarını aşan bir yolu kasten seçmenin cezası.

Şimdi, Kayıp Cennet’te Havva’nın itaatsizliğinin nasıl anlaşıldığına daha geniş bir açıdan bakıldığında, John. K Hale, Milton’ın -ister Şeytan’ın ister Adem’in ister Tanrı’nın olsun- sesinin Havva’yı gelişiminin önemli bölümlerinde yönlendirmek için kullanmasına dikkatimizi çekmemize yardımcı olur. Hale, ses kelimesini “ana kelimelerden” biri olarak tanımlar. Bizi şiirin son derece birleşik anlatısının merkezine götürür. Bunu, Leo Spitzer’in “filolojik çember” tartışmasını vurgulayarak, sesin şiir boyunca döngüsel bir hareket içinde okuyucuyu nasıl yönlendirdiğini izlemek için yapar. Kısaca ifade edin: ses kelimesiyle karşılaştığımız her durumda, dikkatimizi epizodik ayrıntı ile bir bütün olarak şiir arasında sallamak zorunda kalırız, hepsi okumamız ilerledikçe kelimenin daha kapsamlı bir yorumunu inşa etmek amacıyla.

Bu gözlem, Sesin Havva’nın hain yörüngesi üzerindeki çeşitli etkilerini hatırladığımızda, Kayıp Cennet’i okumamız için geçerlidir: ilk olarak, Havva’nın göldeki yansıyan görüntüsüne olan tehlikeli saplantısı, ilk yaratıldıktan birkaç saat sonra Tanrı’nın uyarısı olan “sesi” tarafından kırılır. İkincisi, o zaman Havva, yalnızca Tanrı’nın “sesi” tarafından, bakışlarını yöneltmesi gereken Adem’e doğru ‘yönlendirilir’ ; üçüncüsü, Şeytan’ın “yumuşak sesi” Havva’yı, anlatının ilerleyen bölümlerinde Havva için ciddi sonuçların habercisi olan cezbedici bir gece gezisinde kendisine katılmaya çağırır ; dördüncüsü, Şeytan’ın sofistike “sesi” “Havva’nın kalbine” girerek onun düşmesine neden olur ; beşinci, “Tanrı’nın sesi”, Tanrı’nın yargısını bekleyerek Havva’nın “kulaklarını” dikkatlere çeker.

Havva, her seferinde sesin kendisine ne söylediğine kulak verip vermemeye karar vermek zorundadır ve her seferinde ses, onun Tanrı’ya olan itaatinin bir sınavını temsil eder. Bu önemli bölümlerde kullanıldığı şekliyle ses kelimesinin daha zengin, tarih ötesi bir yorumunu elde etmek için Hale, Latince oboedire’den türediği tespit edilen ilgili duymak fiilinin etimolojisine bakmanın bize yardımcı olduğunu gösteriyor. (itaat etmek). Hale, Milton’ın dinleyicileri için bu Latince anlamı kasıtlı olarak geri yüklediğini öne sürecek kadar ileri gitmez, ancak Hale, etimolojiyi, bize Exodus’ta yer alan ve inananlara ‘özenle hareket etmelerini’ emreden ilgili İncil emrini hatırlatmak için kullanır. Tanrın Rab’bin sesine kulak ver.

Bu eklenen etimolojik bilgi, Milton’ın çeşitli ses kullanımlarını, Mukaddes Kitap alıntısına aşina olan dinleyicileri için her zaman “[Tanrı’nın] emirlerine kulak vermeleri” için büyük bir derse katkıda bulunarak yorumlamamıza yardımcı olur. Bu kural, Havva’nın karşılaştığı sesleri doğru bir şekilde dinlemedeki başarıları ve başarısızlıklarındaki davranışlarıyla etkili bir şekilde aktarılır. Havva’yı didaktik projesinde Milton’ın baş itaatsizliği figürü olarak görerek, onun nihai düşüşünü, Şeytan’ın dolambaçlı argümanlarını yanlış duymanın onu, Tanrı’nın sınırlarının ihlalinin ona mutluluk getireceğini düşünmeye nasıl kandırdığının açık bir kanıtı olarak takip edebiliriz.

Diğer yaratılış mitlerinin, yalnızca Havva’nın itaatsizliğinin kalbinde yatan huzursuzluğun daha iyi bir eleştirisini kovuşturmak için olsa bile, insanlığın mutluluk için temel özlemini nasıl açıkladığına bakmak öğreticidir. David Malouf, Platon’un Protagoras’ında anlatılan yaratılış mitinde Epimetheus ve Prometheus’un rolüne dikkatimizi çekmesi açısından bu açıdan yararlıdır. Bu yaratılış hikayesinde Epimetheus’a, “kuvvet”, “hız”, “uçuş”, “büyüklük” ve “koruma” dahil olmak üzere çeşitli “güçler” atama görevi verilir; görevi bitirdikten sonra, “insan türünü” atayacak başka hiçbir gücün kalmadığını bulun. İnsan, “başını örtmeden, dişleri veya pençeleri olmadan çıplak ve çıplak” bırakılır ve onu hayvanlardan daha zayıf bırakır. İnsandaki eksikliği gidermek için,

Bu yeni beceri, insana yiyecek yetiştirme, korunması ve hayatta kalması yararına giysi ve barınak üretme “pratik sanatı” verir. İnsanın hayvanlar üzerinde kazandığı avantaj, merak, yaratıcılık, üretkenlik yoluyla çözümler üretme yeteneğidir. Doğuştan gelen zayıflıklarının üstesinden gelmeye yardımcı olur. Malouf, bu anlatıda, insanı yeniliğe iten huzursuzluğun, insanın “dünyasının, çevresinin ve koşullarının şekillendiricisi” olmasına izin verdiği için insandaki bir güç olarak yorumlanabileceğini haklı olarak gözlemler. Kendisine böyle bir ajans verildiğinde. Bu hikayeyi, Raphael’in Kayıp Cennet’de anlattığı yaratılış efsanesiyle karşılaştırdığımızda, belirgin biçimde daha pasif bir insan resmiyle karşı karşıya kalırız.

Bu yaratılış mitinin merkezinde, insanın “minnettar olması” ve Tanrı’yı “iyiliğinin nereden geldiğini” “kabul etmesi” gerektiğine dair vurgulu hatırlatma yer alır. Yüce Tanrı’ya tapın ve tapın’. Bu hikayede, Tanrı insanın mecazi yazarıdır ve insan, bu gerçeği kabul ederek tekrar tekrar boyun eğme işaretleri göstermelidir. İnsanın failliğine gelince, kendisine “dünyanın tüm mahsulünden” memnun olduğu zaman “üç kez mutlu olacağı” ve zamanını en iyisinin “oturmak ve Tanrı’ya ibadet etmek” için harcaması gerektiği söylendiğinde çok az kalır. Bu iki yaratılış mitinin yan yana gelmesiyle, Kayıp Cennet‘te Protagoras’ta tanımlanan insan yaratıcılığının çok az teşvik edildiğini görüyoruz.

Böyle bir karşılaştırmadan çabucak öğreniyoruz ki Milton, Tanrı’nın insanlığın üretme, yaratma ve yenilik yapma açlığını dizginleme ve yeterince tatmin etme yeteneğine çok güvenir. Milton’ın ellerinde Tanrı, insanlığın huzursuzluğunu giderecek bir güce sahip büyük “besleyici” olarak sunulur. Bu sözde güç, “görüş, koku ve tat bakımından en soylu türdeki tüm ağaçlarda”, “her renkteki çiçeklerde”, yiyeceklerde “her zevkin seçimi”nde ve genel olarak en yüksek çeşitliliği sunan Cennet’in güler yüzlü özelliklerinde tespit edilebilir. Her çeşit… sonu olmayan çeşitlilik. Bu betimlemelerdeki ortak özellik, Cennet’te daha fazla varyasyona veya gelişmeye yer olmadığını gösteren, her zaman mevcut, her şeyi kapsayan, sıfat olan her şey tarafından ifade edilen çeşitliliğin sınırlandırılmasıdır.

Tanrı’nın tüm tebaası, doğanın sunduğu çeşitlilikle yetinmelidir ve onlara “bu mutlu halin sunabileceği mutluluğun tadını çıkarmaları” talimatı verilir. Havva’nın o “doğanın tüm zenginliğinin bulunduğu dar odada” yaşayacağı nihai memnuniyetsizliği bir an için düşünürsek, cennetsel memnuniyet sürdürülemez görünüyor. EMW Tillyard, bu tür sınırlayıcı koşulların “[Adem ve Havva’nın] aktif doğaları için yeterli bir kapsam sağlamadığını” öne sürer. Bu, Milton’ın mesajı için bir sorun teşkil eder, çünkü onun mutluluk portresi Tillyard’ın ‘insan zihninin temel gereksinimleri’ dediği şeyle çelişmektedir. Tillyard ilkelden bahsederken, kesinlikle insanlığın mükemmelliğe doğru olan dürtüsüne atıfta bulunuyor; bu, nihayetinde Havva’nın örneğin çekirdeksiz karpuz üretmek için yöntemler geliştirme merakını tetikleyecektir. SPF50+ güneş kremi veya sentetik doğum kontrolü—hepsi onun Cennetin cebinde görünüşte daha kolay bir varoluşu kolaylaştırmayı vaat ediyor. Ama Tanrı’nın planı böyle bir insan yeniliğine izin vermiyor. Tillyard, Milton’ın hayal gücünün meyvelerini kendine geri döndürmeye yönelik aydınlatıcı bir alıştırmada, “kendi cennetinde mahsur kalan Milton’ın çok yakında elmayı yemiş olacağını… gerçek faaliyet, mutlak durgunluktan daha iyidir.”

O zaman, Milton’ın Cenneti’nin statik özelliklerinin, insanlığın mutluluk arayışında ilerleme eğilimi ile Tanrı’nın bu ilerleme potansiyelini sınırlama eğilimi arasındaki gerilimin bir başka örneğini sağladığı görülüyor. Sorun, elbette, Milton’ın, sonsuz armağanlarıyla Tanrı tarafından takdir edilen Cennet’in çeşitli tanımlarında ortaya çıkar- ‘Sonsuzluğu dolduran benim’. Sonuç, Cennet’teki herhangi bir sözde sonsuz çeşitliliğin, bu çeşitliliği sınırlayan bir Tanrı’nın yaratıcı mevcudiyeti ve sürekli talimatı tarafından fiilen sonlu kılındığını öne süren bir paradoks üretir.

Adem, Kayıp Cennet‘in kapanış kitabında bu tür sınırları anlamaya, “içerebileceği” “bilginin dolgunluğu” için yalnızca Tanrı’ya “bağlı” olması “büyük ölçüde talimat verildiğinde” gelir. Bu, Milton’ın yine Augustinusçu metaforları kullanarak Tanrı’yı bir ‘hakikat pınarı’ olarak temsil etmek için kullandığı bir başka örnektir. İnsanlığın tarih boyunca aralıksız mükemmellik arayışını hesaba katarsak, bu, Milton’ın projesi için sorunlu olarak görülebilir.

Malouf, dikkatimizi Marquis de Condorcet’in, on sekizinci yüzyılın sonlarına kadar tarihi yavaş, yoğunlaşan bir “anlama yürüyüşü” olarak yorumlayan ve herhangi bir “sınır1 tanıma konusundaki doğuştan gelen yetersizliğimizi ortaya koyan, İnsan Zihninin Gelişimine İlişkin Tarihsel Bir Görüşün Anahatları’na yöneltiyor. Aslında, Condorcet bize bu umutların ‘insan türünün mutlak mükemmelliği dışında’ hiçbir zaman bir sınır olmayacağını hatırlatır. Onun araştırması, insanlığın mükemmellik her zaman mutluluk arayışıyla eş anlamlı olmuştur. Condorcet’in ilerleme çalışmasından çıkardığımız şey, insanların her zaman hayali bir mükemmellik biçimine doğru ilerlemek için her zaman tatmin edilmemiş bir tahrişin egemenliği altında olacağına dair tarihsel olarak bilgilendirilmiş kavramdır.

İnsanlığın bu genel değerlendirmesi göz önünde bulundurulduğunda, Milton’ın şeması, Tanrı’nın sınırlayıcı ilkelerinin ve doğadaki sınırlı tekliflerinin, insanlığın doğal ve tartışmalı olarak kalıcı olan huzursuzluğunu tatmin etmek için yeterli kabul edilemeyeceğini kabul etmedeki başarısızlığından yoksun görünmektedir. Ayrıca Milton’ın, hayali ya da başka bir mutluluk versiyonuna ulaşmak amacıyla üstlendikleri mükemmellik arayışı için -Havva örneği aracılığıyla- izleyicilerine suçluluk ya da utanç aşıladığı zaman, planının iki kat başarısız olduğunu söyleyebiliriz. Milton’ın başarısızlığı, Kayıp Cennet’de itaatkar ve itaatsiz bir şekilde takip edilen mutluluk temsilleri arasındaki bu çözülmemiş çatışmanın merkezinde yer alır.

Bu tür bir gerilimin başka bir permütasyonuna dönerek, odağımızı Milton’ın bir özgürlük şampiyonu olarak köklü itibarına kaydırıyoruz. Okumanın medeni erdemlerini savunması böyle bir itibarın şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır, özellikle de herkese ‘bütün özgürlüklerden önce bilme, ifade etme ve vicdanına göre özgürce tartışma özgürlüğünün’ verilmesi gerektiği yönündeki ısrarında önemli bir rol oynamıştır. Gerçekten de Milton’ın bir kişinin özgürlükten yararlanırken akıl yetisine verdiği yüksek değer, Havva’nın Kayıp Cennet boyunca yaptığı seçimlerde bu tür bir aklı doğru ve yanlış kullanması örneğiyle örneklendirilir. Milton, dinleyicilerine ‘Tanrı’nın [onları] sürekli bir reçeteli çocukluk dönemi altında cezbetmeyi [seçmediğini], [onlara] kendi seçicileri olmaları için akıl armağanına güvendiğini’ hatırlatarak bu noktayı tekrar tekrar pekiştirir.

Yine de Milton’ın Tanrısı tarafından ortaya konan kurallar, Milton’a göre tüm eylem ve düşüncenin, Tanrı’nın “en yüksek mükemmelliği” üzerinde merkezlenmesi gerektiğinden, izleyicisinin iyi işlenmiş aklının incelemesi altında gerçekleştirilebilecek seçeneklerin doğasını ve sayısını sınırlar. Milton’a göre, Tanrı’ya olan bu sabit bakış, dinleyicilerini Tanrı’yı “sevmeye”, “taklit etmeye” ve “benzer olmaya” yönlendirmelidir. Milton’ın özgür irade paradoksunda Tanrı, eylem ve düşüncenin standardını belirler ve insanlığı yönetmeye bırakır. Rotaları bu standardın sınırları içindedir. Başka bir deyişle, yaratıcı tarafından boyama kitabında çizilen bir yaşam resminin satırları arasında renklendirme görevi insanlığa bırakılmıştır- kesinlikle insanlara herhangi bir şey gibi davranıldığı iddialarını çürüten uygun bir bebeklik vizyonu. Ama Milton’ın teolojisi altındaki çocuklar.

Gerçekten de Kayıp Cennet’te, Tanrı’nın göksel ve dünyevi tebaalarının, onların ‘ebeveynleri’ ve ‘ebedi babaları’ olarak gösterilen bir koruyucunun gözetimi altında var olduklarını gösteren yeterli kanıt vardır. Yine de Tanrı’nın tebaası için varoluşun bu yönü, Milton’ın kendilerini ‘dünyanın efendileri’, ‘herkesin efendisi’ ve ‘tüm diğer yaratıkların üzerinde’ olarak görmeleri gerektiği konusundaki ısrarıyla alay ediliyor gibi görünüyor. Burada, Kayıp Cennet ve Milton’ın polemik düzyazısı boyunca sürekli olarak çözümden kaçan Tanrı’nın iradesi ile Tanrı’nın tebaasının iradesi arasında tekrar tekrar bulduğumuz tanıdık çatışmanın bir başka örneği yatmaktadır.

Sonuçta, özgür irade anlayışını çevreleyen sayısız çelişkiyle dolu bir Milton imajıyla baş başayız. Bir yandan, bir kişinin akıl yetisi, her insanın Milton’ın Tanrısı altında yararlanmaya hakkı olan özgürlüğün bir işlevi olarak ortaya konur; yine de tam da bu akıl yetisinin, Tanrı’nın emrettiği inanç sınırları içinde işlemesi gerekir, böylece, mutluluk vaat eden yanıltıcı bir mükemmellik biçimi arayışında insanlığın temel fakat başıboş doğasını sınırlandırır. Milton için özgür iradeyi, bu bağlamda, önce Milton’ın kendisi tarafından, izleyicilerinin eğitimi için yayınlanan iyi niyetli örnekler aracılığıyla ve ikinci olarak da Tanrısı tarafından bu İzleyicileri iyi -engellenmiş de olsa- yaşama rehberi olarak.

Bu deneme, insanlığın tarih boyunca ve ötesindeki genel hareketine hiçbir şekilde meliorist bir yaklaşım getirmez ve insanlığın ilerlemesi olarak tanımlanabilecek herhangi bir şeyin yararlarını veya başka türlüsünü değerlendirmek kesinlikle bu makalenin kapsamında değildir. Bu makalenin öne sürdüğü şey, mükemmel ama sınırlayıcı bir Tanrı’nın eylemlerini ve emirlerini açıkladığını ve haklı çıkardığını iddia eden bir şiirin merkezinde yer alan özgür irade paradoksunun bir sorgulamasıdır. Milton’ın bir şiirin okurlarının “kötülüğü tüm tuzakları ve görünüşteki zevkleriyle kavramasına ve düşünmesine, yine de kaçınmasına ve yine de ayırt etmesine ve yine de gerçekten daha iyi olanı tercih etmesine” yardımcı olma yeteneğine övgüde bulunduğunu hatırlamalıyız.

Ancak ‘gerçekten daha iyi’ olanı Milton’ın Tanrısı tarafından dikte edilir ve burada özgür irade paradoksu yatar- seçme özgürlüğü, ancak yalnızca Tanrı’nın sınırları içinde. Böyle bir sorgulamadan sonra, Milton’ın Tanrısının kuralcı ve hiyerarşik doğasıyla karşılaştırıldığında, Tanrı’nın baş aşağılayıcısı olan Şeytan’ın, insanlığın huzursuz ve itaatsiz doğasını daha sağlam kavradığı sonucuna varıyoruz. Gelecek kuşaklar bir şiirin değerinin tek gerçek yargıcı olarak kabul edilirse, o zaman Şeytan figürü ve daha da önemlisi, Kayıp Cennet’in kalıcı bir epik taşıma olarak değerlendirilmesine katkıda bulunan şey, bu denemenin girişinde alıntılanan argümanının özüdür.

Yazar: Alison L. Bare

Çeviren: Resul Bekdemir

Düzenleyen: Ece Yaren Arslan

Kaynak: Inquiries Journal

Leave a comment