Jeremy Corbyn İşçi Partisi’nin lideri olarak geçirdiği görev süresini ve tüm zorluklarına rağmen bu görevin her dakikasını nasıl sevdiğini Tribune’a anlattı.

Jeremy Corbyn ile Röportaj

Ronan Burtenshaw tarafından

Bu yılın nisan ayında, Jeremy Corbyn, geçirdiği 5 yılın ardından İşçi Partisi’nin liderliğinden çekildi.

2015’teki beklenmedik liderlik yarışı zaferinden 2016’daki partiye darbe girişimine kadar, 2017 seçimlerindeki meşhur geri dönüşünden 2019 yılındaki yürekler acısı yenilgisine kadar oldukça çalkantılı bir dönemdi. Brexit ve siyasi arenadaki büyük kaosun yanında bunlardan bahsetmeye bile gerek yok.

Yeni sayımızın bu ön izlemesinde, Corbyn, Tribune editörü Ronan Burtenshaw ile İşçi Partisi’ndeki görev süresi, yürüttüğü tartışmalar ve edindiği tecrübeleri paylaşıyor.

RB: Arkadaşınız Ralph Miliband, İşçi Partisi’ni sosyalizme ulaşmak için bir araca çevirmenin ümitsiz bir çaba olduğundan bahsetti. Geçtiğimiz beş yıl bu tezi haklı veya haksız çıkardı mı?

JC: Her ikisi için de kesin bir şey söyleyebileceğimizi düşünmüyorum. Ben, partinin üyeliği ve destekçilerinin hızla arttığı 2015 yılında seçildim. Kısa bir süre içinde üyelikleri ikiye katladık ve ben partinin yeni bir sayfa açmasını istedim. Kampanyamızın temeli, 2010 ve 2015 seçimlerinde ücretlerin dondurulması ve devam eden kamu hizmetlerindeki fon yetersizliğine karşı önerdiğimiz tasarruf politikasıydı. Benim savım, ülkenin geleceğine yatırım yapması için bir dönemeçten geçmesi, buna uygun politikalar geliştirmesi ve en önemlisi çevre ve uluslararası alana karşı yaklaşımını değiştirmesiydi.

Aynı zamanda ülkenin her yerinden kitle mevcudiyetiyle partinin çok daha demokratik ve sorumlu bir örgüt olmasını istedim. İşçi Partisi, bir medya oyunu oynayarak ve Westminster stratejisi sürdürerek uzun vadede kazanamaz. Halkı mobilize etmek ve bir şeylerin değişip gelişebileceğine ikna etmek için halkın içinde gerçek bir varlık gösterilmesi gerekli. Parti bürokrasisi ve yapısı içinde karşılaştığım en büyük direnç, kitle oluşturma vesayetine aitti. İşleri eski usulde sürdürmek istiyorlardı ki ben bunun büyük bir hata olduğunu düşünüyorum.

Herkesin de bildiği üzere, en başından beri Parlamenter İşçi Partisi (Parliamentary Labour Party, PLP) içinde büyük bir muhalefet ile karşı karşıyaydım. İlk yıl tümüyle PLP içindeki baskılarla uğraşmakla geçti ve sonrasında 2016 yılında daha da geniş bir çoğunluk kazandığımız ikinci liderlik yarışı gerçekleşti. Bu, en azından üyeler arasında bir değişim talebi olduğunu partinin anlamasını gerektiren bir noktaydı.

PLP’nin partiyle bütün olarak ilişkisi, hatırladığım kadarıyla, 1970’lerin başında, parlamento partisini bir bütün olarak harekete duyarlı hale getirmekle ilgilenen İşçi Partisi Demokrasisi seçim kampanyasının kuruluşundan beri tartışmalara konu oldu. Milletvekilleri, sadece üyelerimiz onları aday olarak destekledikleri için ve temsil ettikleri kitleler onları orada istedikleri için oradaydılar.

RB: Parti reformu anlamında kendi sürecinizi nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce yeterince ileri gitti mi?

JC: Yeterince ileri gitmedik. Yeterince hızlı ilerlemedik. Liderlik seçimi ve seçenekleri için kuralları değiştirdik. Böylece o alanlarda biraz gelişim sağlandı. Seçmen bölgesinde oluşturduğumuz kuruluşlarımız olan CLP’ler (Constituency Labour Party) için alınan özel önlemleri kaldırdık. Bir ya da ikisinde bu özel önlemler kalsa da bunlar çok önemli değildi, böylelikle normal biçiminde işlevlerine devam edebildiler.

Keşke daha ileriye taşısaydık dediğim şey —ki bu eninde hayata geçmek zorunda— yerel partilerin faaliyet gösterdiği kültürü değiştirmek. Halka daha duyarlı hale gelmeleri gerekiyor. 2015 yılında partiye dâhil olmak isteyip; toplantıları samimiyetsiz, soğuk ve sıkıcı bulan ve bu yüzden tekrar gitmediklerini söyleyen insanlar birçok kez benimle iletişime geçtiler. Çevre, ekonomi, toplumsal adalet ve öne sürdüğümüz daha pek çok konudaki politika yönümüzü tamamıyla desteklemelerine rağmen bu insanlar partide en ufak bir hoş karşılama hissetmemişlerdi.

Bence İşçi Partisi, kendisine karşı olan medya düşmanlığını ve işçi hareketinin yok olmayacağını anlamalı. Oldukça zengin ve güçlü insanlar, politikası ne olursa olsun İşçi Partisi’ne saldırıyorlar çünkü hiçbir şekilde partinin varlığını sürdürmesini dahi istemiyorlar. Buna verilebilecek tek cevap, halkla günden güne kurduğumuz temas ve sosyal medya aracılığıyla kendi aramızda iletişimi sağlamak.

RB: Kendi partiniz dahi sizi Başbakan olarak görme fikrine, programınızın büyük bir bölümüne ve genel itibariyle sosyalist hükümet politikalarına karşı sağlam bir muhalefetle yaklaşırken, bırakın bunu yürütmeyi sosyalist bir hükümet için kampanyaya girişmek mümkün mü?

JC: Haklı olarak özellikle PLP içinde yaptığınız her şeye karşı çıkan ve sizi sürekli küçümseyen güçler varken hayat kolay ilerlemiyor. Fakat bu yaklaşım, parti üyeleri ve özellikle de sendikalar arasında çoğunlukta değildi.

Sendika toplantılarında, konferanslarda ve etkinliklerde oldukça fazla zaman geçirdim. Her zaman sıcak karşılandım. İşçi hareketine verdikleri destek için teşekkür etmek ve aynı zamanda İşçi Partisi ile sendikalar arasındaki ilişkiden dolayı da onur duyduğumu söylemek isterim. Bunlar hareketimizin temel ve yapısal bir parçası.

Sadece oy toplayarak bir genel seçimi kazanamayacağımızı vurguladım. Bu yüzden tüm beş yılı ülke çapında seyahat ederek; fabrikalara, okullara, kolejlere, üniversitelere, parti toplantılarına, kiracı toplantılarına ve diğer tüm yerlere ziyaretler gerçekleştirerek geçirdim. Bu, insanları dinlemenin ve onları mobilize etmenin, iki partinin de gündem maddeleri olan çevresel değişim ve “beleşçi” toplum anlatısını bitirmekle ilgilenen insanları kazanmanın bir yoluydu. Bir daha asla böyle olmamalı, daha kapsayıcı bir toplum inşa etmeliyiz.

Bunların hepsini yaptık. Evet, parti içindeki muhalefet yanlıştı. Bence parti içinde diğerlerine kişisel olarak saldıranlar, ne yaptıklarını ve neden yaptıklarını dile getirmeliler. Kendileri sadece parti ve halk tarafından öne çıkarıldıkları için milletvekili oldular.

RB: Ülkenin pek çok farklı yerinde kamuoyu araştırmaları yaptım ve bulduğum şey şuydu: bir yandan İşçi Partisi’nin işçi sınıfından milyonlarca insanın hayatını değiştirecek bir programı var fakat öbür yandan bu programa en çok ihtiyacı olan yerler partiye bir aidiyet bağı beslemiyor. Bunun adil bir nitelendirme olduğunu söyleyebilir misiniz?

JC: Bunun biraz basite indirgenmiş olduğunu düşünüyorum. 2019’da İşçi Partisi’nden Muhafazakâr Parti’ye yaklaşık 300,000 oy kaybettik. Biraz Liberal Demokratlara, biraz Yeşillere ve büyük bir oranda da oy vermeyenlere kaybettik. Fakat kaybettiğimiz seçim bölgelerindeki eğilim uzun bir süredir inşa ediliyordu. 1980’ler ve 1990’larda destek veren büyük çoğunluklar uzun düşüşler sonrasında 2019’da tamamen yok oldular. Ülkede her zaman bizim lehimize sonuçlanmayan bir yeniden dengelenme var. Örnek verecek olursak ben, 1983’te kendi bölgemden parlamentoya seçilen ilk kişiydim. Oluşturduğumuz çoğunluk 5,000’di — ki bu toplam oyun yüzde 15’inden azını oluşturuyordu. Aynı zamanda, uç Kuzeydoğu ve Güney Galler’de seçmenler yaklaşık 20,000 civarıydı. 2019’da benim seçim bölgemde çoğunluk 26,000’di fakat bu kaybettiğimiz seçim bölgelerinin bir yansımasıydı.

Londra gibi iç kısımlardaki seçim bölgeleri İşçi Partisi için çok daha güçlü hale geldi ve eskiden tek sektörün baskınlık kurduğu Midlands gibi şehirler ve Kuzey gitgide zayıfladı. Bunu pek çok farklı şeye bağlıyorum. Birincisi, genç insanlar sanayisizleşme ve iş fırsatlarının azlığından dolayı göç ediyorlar. Bir diğeri, buralardaki sendika mevcudiyetinin kaybedilmesidir. Sendika üyeliği, imalat sanayii ve özel sektörden büyük oranda kamu sektörüne taşındı.

Başka faktörler de var: yerel yetkililerin fon yetersizliği, kamu hizmetlerindeki kesintiler ve bunların finansmanı ve birçok durumda parti mevcudiyetinin eksikliği. Hepsinde olmasa da pek çok alanda olduğu gibi sağlık ve konut yatırımları kampanyasında enerjik bir akım yoktu. Bence burada çıkarılması gereken ders, Sol Parti’nin başarılı olabilmesi tüm kitleler açısından verimli ve aktif görülmesine bağlı. Gelecekteki seçimleri bize etkileşimsel politika kazandırmayacak.

RB: Genel olarak sosyal demokrat bir çizgiye sahip olan partinin geçmişteki sosyalist liderleri olarak sadece George Lansbury ve Michael Foot ile kıyaslanabilir biçimde İşçi Partisi’nin tarihinde alışılmadık bir liderdiniz. Yaşadığınız krizler ve mücadeleleri göz önüne aldığınızda, günlük oranda bunun ne kadar zor olduğuna dair bir şeyler söyler misiniz?

JC: Günlük oranda zaman yönetimi ve tamamlamaya çalıştığınız hedeflerle ilgili çok fazla baskı var ve bu partideki her lider için geçerli. Westminster’da tamamen çıkmaza girmek ve o an ne yaşanıyorsa her şeyi o anki perspektiften değerlendirmek çok kolay. Ülkedeki siyasetle ilgili ve etkin insanlar parlamentoyu izlerken, çoğu insan bunu yapmıyor; hiç takip bile etmiyorlar. Siyasete özellikle ilgili değiller ve kullanılan dili ve biçimi oldukça anlaşılmaz buluyorlar.

Savlarını öne sürerek ve hükümete meydan okuyarak parlamentoyu iddianı savunduğun bir platform olarak kullanman gerek çünkü orası bunu yapmak için sahip olduğun tek fırsat. Ama aynı zamanda politikanı dışarıya da taşımak zorundasın. Bu yüzden kendi seçim bölgemin yanında parlamento çevrelerinde ve ülkeyi seyahat ederken geçirdiğim zamanı dengelemek zorundaydım. Parlamento oturumlarının olduğu çarşamba günü en geç akşama kadar parlamentoya gidip geri kalan perşembe, cuma, cumartesi ve pazar sabahlarını da kendi seçim bölgem ve ülke genelinde düzenlediğim seyahatlerle geçirdiğim bir çeşit model oluşturduk. Ofisimde üzerinde en çok konuşulan konular zaman tahsisatı üzerineydi. Ben her zaman kendi seçim bölgemde geçirdiğim zaman üzerine ısrarcı oldum çünkü bir milletvekilinin yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiğine inanıyorum.

Ayrıca, her sorunla uğraşamayacağından önceliklerini nasıl oluşturacağın sorunu da var. Mesela, politika geliştirme. Sadece iklim değişikliğine karşı çıkmak değil aynı zamanda yeşil sanayi devrimi için alternatif bir strateji öne çıkarmakla da ilgili. Rebecca Long-Bailey’nin üzerinde çok çalıştığı bu politikanın oldukça başarılı olduğunu düşünüyorum. Oluşturduğumuz çevre politikasının arkasındaki düşünce, çevrenin sadece çevrecilerden kabul görmek için öne sürülmüş ve geniş kitlelere sunulmayacak, niş bir kavram olarak görülmemesi gerektiğiydi.

Diyeceğim o ki “Yeşil bir sanayi devrimi istiyoruz. Diğer sanayi devrimlerinin aksine biz gerçekten de gücü yeniden dağıtacağız, çevreyi geliştireceğiz ve insanlara geleceklerine dair güven vereceğiz.” Çünkü çevreyi kirleten sektörlerde çalışan insanlara gidip “Üzgünüm bu endüstri çevreyi kirletiyor. Kapatmamız gerek.” diyemezsiniz. Yeni endüstriler, yeni işler yaratmanız ve bunları sürdürülebilir hale getirmeniz gerekir. Bu sorun ile 2015 liderlik yarışında Dublin’de katıldığım bir GMB (sendika) toplantısında karşılaştım. Soru, GMB Kongresi’nde bir gün önce daha çok istihdam alanı yaratacağı düşüncesiyle kabul edilen hidrolik kırılma üzerineydi. Belli ki, hidrolik kırılma sürecinin kurum ve operasyon ve tabi ki imalat kısmında pek çok iş alanı yaratılabilirdi. Dediğim şey şuydu: “Bakın, üzgünüm. Bu politikada size katılmıyorum. Hidrolik kırılmaya; aküferlere verdiği zararlar, su tabakasında yarattığı kirlilik ve CO2 emitörü olacağı gerekçesiyle karşıyım. Ancak rüzgâr, dalga, güneş ve jeotermal enerji üretimine yapılacak yatırımları oldukça destekliyorum. Ve gerçekten de bu alanlarda yaratılabilecek pek çok iş var. Bu alanlar uzun vadede sürdürülebilir; hidrolik kırılma ise değil.”

Benzer şekilde,  2015 liderlik seçimi kampanyasında bir dönüm noktası olarak Parti, sosyal adalet düşüncesiyle Muhafazakârların reform paketine çekimser kalacaktı. Bu tutumun gerekçesi olarak daha yeni bir genel seçim kaybetmemiz ve bunun bize halkın sosyal yardım kesintilerinden yana olduğu göstermesi verildi. Bense seçimi kaybetmenin böyle bir şeyi göstermeyeceğini düşünüyordum. Paketin aleyhine oy verdim ve hala doğru şeyi yaptığım konusundan kendime güveniyorum. Sosyal yardımların “beleşçilik” olduğu yönündeki söylemlere hiç dâhil olmamalıydık; çünkü eğer herkesin yararını gözeten kapsayıcı bir topluma inanıyorsak herkesi önemseyen bir sosyal güvenlik sistemi kurmalıyız. Kitlesel ihraçlar var ve Covid-19 krizinin gösterdiği üzere gitgide daha çok sayıda insan farklılaştırılıyor.  

Benim evimden beş dakika uzaklıktaki insanlar; kamu fonuna başvurmadan, geliri olmadan, kriz yüzünden nakit para sağlayabilecekleri işleri olmadan Findbury Park civarında dolaşıyorlar. Umutsuz durumdalar ve yemek yiyebilmek için kiliseye ya da camiye bel bağlıyorlar. İşte bu modern Britanya’dır. Bu yüzden, verilen bu tarz kararların yönünü değiştirmekte kararlıyım.

Kamu mülkiyeti ve uluslararası konularda da iletişimi değiştirdiğimize inanıyorum. Her zaman raylı sistemin özelleştirilmesinin yanlış olduğunu düşündüm. Tren işleten firmalara çok paralar döktük ve birçok insan bu sayede çok büyük miktarda para kazandı. Esasen, altyapının parasını halk ödedi ve biz karları özelleştirdik. Ben her zaman tam kamusal mülkiyeti savundum ve Andy McDonald’ın kamu mülkiyeti demiryolu sistemi “GB Treni” hakkında oluşturduğu belgeden de oldukça gurur duyuyorum.

Aynı zamanda mücadelesini verdiğimiz kamu mülkiyetinin, hükümetin kamulaştırılan endüstrilere kurullar atadığı ve sonrasında bunların özel sektör modelinde işletildiği 1940’ların modelinde olmayacağı konusunda da açık ve netim. Çok daha demokratik bir mülkiyet biçimi istedim. Bunu daha çok kitle ve yerel yönetimlerin dâhil olmasıyla suda ve nehir kıyısında temellenen çevreci yaklaşımlarla yapacağız. Bu konuda büyük bir desteğin olmasının yanı sıra, tahmin edilebileceği üzere su dağıtım şirketlerinin birçoğuna sahip olan koruma fonları tarafından muhalefetle de karşılaştık.

Uluslararası politikalarda da bir etki yaratmak istedim. Daha barışçıl bir dünyaya ancak ekonomik eşitlik, insan hakları ve adalete saygı ile ulaşılabileceğine sıkı bir şekilde inanıyorum. 2003’te Irak Savaşı’na karşı Hyde Park’ta yaptığım konuşma, Irak’ta bir savaş çıkardığınız takdirde gelecekte ne tür çatışmalara, yerinden edilecek insanlara ve bunları takiben terörizme sebep vereceğinizle ilgiliydi.

Bir lider olarak politikamızı değiştirmemiz ve Irak Savaşı ile ilgili bir özür dilememiz gerektiği konusunda kararlıyım. Chilcot soruşturmasında, savaşta yakınını yitirmiş kişilerden özür dilediğimde PLP içinde yoğun bir muhalefet vardı. Irak’ta aile üyelerini kaybetmiş ve bunun nedenini bilmek isteyen insanların karşısında durmak, geçirdiğim bütün beş sene içindeki en dokunaklı anlardan biriydi.

RB: Parti yönetimindeki iç sorunların yanında, liderliğinizi belirleyen daha geniş politik sorunlar da oldu —belki her şeyden öte Brexit konusunda. Bu konuyla nasıl başa çıkıldığını düşünüyorsunuz?

JC: Ben sosyalist bir toplumda yaşamak istiyorum ve bu noktaya ulaşmak için de en iyi yolu izlemek istiyorum. Sonunda ulaşmak istediğiniz amaç için her şeyi riske atmalısınız. Tüm yetişkin hayatım boyunca, Avrupa Birliği ve Ortak Piyasa konuları siyasette belirleyici unsurlar oldular. Hatta tam şu an bu odada 1975 referandumundan kalma broşür ve kitapçıklar bile var. Merak etme, onları göstermeyeceğim!

Her neyse, bu noktada benim muhalefetim Ortak Piyasa’ya karşıydı, çünkü yalnızca bir piyasa vardı. Buna bağlı toplumsal bir Avrupa yoktu. Bu kampanya, ülkenin toplumsal altyapısına zarar verecek bir serbest piyasa politikası olduğunu düşündükleri Ortak Pazar’a karşı çıkan milliyetçi güçler ile Sol arasında hassas bir koalisyondu. 1975’te Evet kampanyasında olduğu gibi Hayır kampanyasında da gerginlikler vardı.

Referandumun sonucu, her ne kadar bazı şartlar değişmiş olsa da Ortak Piyasa’da kalma yönündeydi. Ortak Piyasa AB’ye dönüştü ve çok daha fazla toplumsal unsur geliştirdi. Margaret Thatcher’ın Ortak Piyasa’ya yürüttüğü büyük muhalefet, nihayetinde, Ortak Piyasa’nın merkez-sol çevrelerde destek alması için yeterli mobilizasyonu sağladı. Maddelerin yerine getirilmesi kısmında bazı sorunlar yaşansa da, AB ticari anlaşmalarında insan haklarına değinilmesinin yanında iş hakları, çevreyi koruma, tüketici koruma gibi birçok bağlamda toplumsal unsurlar Avrupa politikalarına inkâr edilemeyecek biçimde dâhil edildi. Her bakımdan AB’nin içinde kalma ilkesine olan destek arttı ve parti içinde de AB’de kalma yönünde bir tutum gelişti.

Eninde sonunda bu şekilde kazanmanın daha kolay olacağı ve Nigel Farage’ı da susturacağı inancıyla parti bir referandumu destekleme fikri çevresinde toplandı. Fakat işler bu şekilde ilerlemedi. Ben, Avrupa Birliği bünyesinde “Kal ve Reform Yap” (Remain and Reform) gündemiyle bir kampanya yürüttüm. İskoçya’da Birlikte Daha İyi’nin (Better Together in Scotland) hatalarını burada tekrarlayarak muhafazakârlara katılmak istemiyorum. Biz, Kal ve Reform Yap gündemiyle bir İşçi Partisi kampanyası yürüttük ve tüm ülkeyi dolaştık. 

Referandumun sonucunda, Thatcher’ın savunduğu endüstrisizleşmenin sebep olduğu işsizlikten mağdur olan kitleler Hayır oyu verdiler. Thatcher’ın politikalarından dolayı mağdur olan, aralarında benim de mensubu olduğum şehir içindeki kitleler Evet oyu verdiler. Benim sürekli üzerinde durduğum nokta şu ki; eğer Kuzey Londra ve Mansfield’da özel sektörde, asgari ücretle, iş güvenliği olmadan veya asgari bir çalışma saatinin olmadığı bir işte çalışıyorsanız çıkarlarınız örtüşür. AB içinde kalıp kalmama yönünde farklı görüşleriniz olabilir fakat yaşadığınız toplumla aynı çıkarları paylaşırsınız.

Konu gitgide öne çıktıkça seçim döneminde de bu mesajı yaymaya çalıştım fakat bu oldukça zordu. Parti içinde kaçınılmaz biçimde çok sayıda tartışma çıktı, özellikle de PLP ve Muhalefet Kabinesi içinde. Tek yolun, 2019 Kongresi’nde oybirliği ile aldığımız karar olduğunu düşündüm. Bu, AB içindeki ticari ve gümrük düzenlemelerinde pazarlık yapma kararıydı ve bunu altı ay içinde kamuya da taşıdık. Bu gelişme, o ya da bu biçimde, tartışmayı sonlandırdı.

Bu, pek çok yorucu tartışmanın sonucunda ortaya atıldı. Ne yazık ki, karara vardıktan sonra pek çok insan çıkıp “Tamam, bu olur. Aynen daha önce yaptığımız gibi şimdi de kendi dümenimizde tartışmaya devam ediyoruz” dedi. Boris Johnson genel seçim kampanyasında “Brexit’in gerçekleşmesini sağlayacağım” diyerek bunu utanmazca kullandı. Muhafazakârlar bu basit mesajı yaydılar ve medya da buna ön ayak oldu.

Eğer herkes 2019 Kongresi’nde aldığımız kararın arkasında dursaydı, gündeme ve tartışmaya toplumsal adalet sorununu da taşıyabilirdik. Fakat bunu yapmadılar. O ya da bu biçimde sürekli bir çıkarımı destekleme atmosferi vardı. Ian Lavery’nin mükemmel bir konuşma yaptığı büyük Newcastle mitingini hatırlıyorum. Dedi ki: “Ben AB içinde kalalım taraftarı olmak istemiyorum. Ben AB’den ayrılalım taraftarı olmak istemiyorum. Ben sosyalist tarafta olmak istiyorum.” Her neyse, sonuç ortadadır. Şu an iktidarda son derece yetersiz ve tehlikeli bir muhafazakâr hükümet var. AB ile bir çeşit anlaşmaya varacaklar fakat bu şimdiden ulaşması oldukça güç görünüyor. Çok daha iyisini yapabilirdik. Daha iyi bir yol var mıydı? Pekâlâ, İşçi Partisi sadece referandum kararına saygı duymak ve AB ile gelecekte daha iyi ilişkiler kurmak üzere kurulu olan 2017 politikasını tekrar etti. Fakat 2018 Kongresi’nde de belirtildiği üzere parti içinde ikinci bir referanduma olan destek bir hayli fazlaydı. Sonuçsa, 2019’da varılan uzlaşı oldu.

RB: Mücadele hoşunuza gitti mi?

JC: Her dakikasıyla keyifliydi!

RB: Pekâlâ, buna sevindim.

JC: Ve yaptığımız her Muhalefet Kabinesi toplantısında sağlanan katkıları hatırlıyorum.

RB: Tamam. Şimdi geriye dönüp baktığınızda, aralarında hiç tarihin doğruladıkları oldu mu?

JC: Pek çoğu!

Yazar: Ronan Burtenshaw
Kaynak:
Tribune
Çeviren:
Derya Azer
Düzenleyen:
Ceren Berk