Elli sene önce Jean-Paul Sartre edebiyat dalındaki Nobel Ödülü’nü reddetti. Ünü azalmasına rağmen entelektüel mücadelesi hala olduğu yerde.

 

Her eserin ödül sahibi olabildiği, ödül kazanan her yazarın ödül sonrası fotoğraf çekiminde neyin gerekli olduğunu bildiği (Kitap kapağını göğsüne bastırdı mı? Evet. Tüm medya? Burada. Fonda sponsor logosu? Evet.) ve Fransa’da jürilere ödüllerini kibarca couilles’lerine koymalarını söylediği bir çağda, Jean-Paul Sartre’ın edebiyat alanındaki Nobel ödülünü geri çevirdiği 22 Ekim 1964 tarihini anmak ne kadar da hoş.

“Resmi tazimleri hep reddetmişimdir,” diyor Sartre. “Bir yazarın kendisini kurumlaştırmasına izin vermemeli. Bu tutum, yazarın girişimciliği fikrimden dolayıdır. Politik, sosyal ve edebi konumları benimseyen bir yazar yalnızca kendisine ait araçlar dâhilinde hareket etmelidir – yani yazılı kelimelerle.”

Sartre, hayatı boyunca edebiyatın amacı ile ilgili mücadele etti. 1947 yılında yayımladığı “Edebiyat Nedir?” kitabında Sartre, edebiyatın kendine tanımlanmış sosyal işlevi olması gerektiğini düşünerek çağ dışı kalmış dini inançların yerini alabilme kabiliyetinden dolayı edebiyatı kutsal bir şekilde tanımladı. Ancak Nobel’i reddettiği sene yayımlanan muhteşem anı kitabı Kelimeler’in son sayfalarında bu işlevden ümidini kesti: “Uzun zamandır kalemimi kılıcım olarak gördüm; şimdi ne kadar güçsüz olduğumuzu anlıyorum.” Auden’e göre, şiir hiçbir şeyi gerçekleştirmez; politik olarak icra edilen edebiyat da, Sartre’ın dediği gibi, bundan daha iyi değildi. Ödülü reddederken Sartre, Nobel’in “Batı’nın yazarları ya da Doğu’nun asilerine” mahsus olduğu konusunda kaygılıydı. Nobel’i, Hari Kunzru’nun The Mail’in sponsorluğundaki 2003 John Llewellyn Rhys Ödülü’nü reddedişi gibi (“Bir göçmen çocuğu olarak, The Mail’in yazı serisinin kötü etkisinin oldukça farkındayım”) kuvvetli bir şekilde eleştirmemişti ama Nobel’in Avrupa merkezli noksanlıklarını kibarca dile getirmişti. 50 sene sonra bile kişi, plus ça change (durum daha da değişir) diyebilir. Sartre, Nobel Ödülü’nün, şiddetle karşı çıktığı Fransa’nın Cezayir’deki savaşı sırasında ona verilseydi kabul edebileceğini söylemişti; çünkü bu durumda ödül Sartre’ı bir markaya, kuruma veya apolitik bir mala dönüştürmektense ona mücadelesinde yardımcı olurdu. Gerçekten de ödülü reddetmesine saygı duymamak çok zor.

Ancak hikâye bundan daha garip. Sartre, ödül çerçevesinde bulunduğunu Figaro Littéraire’den okumuştu, dolayısıyla İsveç Akademisi’ne bu ödülü istemediğini belirtti. Yine de ödül ona verildi. “O zamanlar Nobel Ödülü’nün alıcıya danışılmadan verildiğini bilmiyordum,” dedi. “Ama şimdi İsveç Akademisi’nin karar verdikten sonra kararı iptal edemeyeceğini anladım.”

Pişman oldu mu? Para konusunda en azından birkaç pişmanlığı vardı. Prensipli duruşu ona 250,000 (Yaklaşık 21.000 £) krona mal oldu. Ret mektubunda, ödül parasının o zamanlar desteğe çok ihtiyacı olan “Londra Apartheid Komitesi’ne” bağışlanabileceğini yazmıştı. Tüm bunlar geçen senelerde Nobel’de edebiyat alanında ödül kazanan on beşinci Fransız Patrick Modiano’nun 8 milyon kronla (yaklaşık 700,000 £) ne yaptığı konusunda merak uyandırıyor.

İsveç Akademisi’nin Sartre’ı seçme nedeni “çağımız üzerindeki geniş etkisi” olmasıydı. Durum hala aynı mı? 1968 Mayıs’ında Paris’teki radikal öğrenciler tarafından rağbet görse de filozof olarak ünü o zamanlar bile azalmaktaydı. Varoluşçuluk akımı, yapısalcılık (Lévi-Strauss ve Althusser gibi) ve postyapısalcılık (Derrida ve Deleuze gibi) tarafından gölgelenmişti. Doğrusu Derrida, çoğu zaman Sartre’cı varoluşçuluğun Heidegger’in yanlış yorumlanması sonucu olduğunu iddia edip bununla alay ederdi. Iris Murdoch ve Arthur Danto gibi önemli istisnalar haricinde Anglo-Sakson analitik felsefesi de Sartre’ın felsefi yeterliliği konusunda epey kibirliydi.

Paris’in felsefi hafifsıkleti Bernard-Henri Lévy’nin Sartre’ın biyografisini Yirminci Yüzyılın Filozofu (Gerçekten mi? Heidegger, Russell, Wittgenstein ya da Adorno değil mi?) olarak başlık atmasından Sartre’ın ünü muhtemelen fayda sağlamadı; yine de Monty Python’un komik olmayan “Bayan Öncül ve Bayan Sonuç, Jean-Paul Sartre’ı Paris’teki evinde ziyaret ediyor” felsefe karalamasında boy gösterişiyse hiç fayda sağlamadı. Sartre okunası olmaktan çok gülünesi olmuştu: sürekli gülünç kurbağa filozof – çirkin, azgın, çetrefilli, Simone de Beauvoir ile beraber Les Deus Magots’ta piposuyla felsefi jargonda konuşurken aşırı kafein almış olarak tasvir edilmişti. Bundan daha iyisini hak ediyor.

Öyleyse Sartre’ın yazdıklarına şu an nasıl yaklaşmalıyız? Hayatı boyunca sürdürdüğü entelektüel mücadelesi ve çalışmalarının çoğu günümüzde geçerliliğini koruyor. “Varlık ve Hiçlik” adlı kitabının “Kötü İnanç” kısmını okurken fazla sokulgan ve yılışık olan garson imgesinden etkilenmemek ve bu imgenin günümüz kültüründe karşılaştığımız iç karartıcı yapaylığı yansıtmasından etkilenmemek elde değil. “Çıkış Yok” adlı oyununda ise, kendi öz imgemizi ve aynı zamanda özellikle başkalarının çıkar uğruna öz imgelerini güçlendirmek için insan ilişkilerine artık eskisinden daha fazla ihtiyacımız olduğunu ve bu ilişkilerin ne kadar korkunç olduğunu düşünebiliriz. İnsanların hayal gücü ve eylemlerle kaderimizi değiştirebileceği iddiasını okurken, bizi ahlaklı yapan seçim sorumluluğunun yükünü hissederiz. Evet, “Hiçliğin dünyaya getirdiği varlığın kendi hiçliği olmalı” gibi cümleler okuduğumuzda karanlık bir odada güzelce ağlamak isteyebiliriz ama şimdilik hikâyeyi bozmayalım.

Sosyalizme, anti faşizme ve anti emperyalizme hayat boyu bağlılığı hala yankılanıyor. “Bulantı” romanında baş karakter Antoine Roquentin’in Bouville sanat galerisinde kendi halinden memnun yerli saygınların resimlerine baktığı kısmı okuyunca, Sartre’ın kişilerin kendini yetkilendirmesine duyduğu öfkeyi günümüzün güç timsallerine uyarlayabiliriz (örneğin Cameron ve kafadarlarının Bullingdon gösterişi) ve bu tür adamların tüm absürtlük içinde gerçek dünya hakkında hiçbir şey bilmeyişlerine karşı duyduğu tiksintiyi paylaşabiliriz.

“Özel Yaşam” adlı kısa öyküsünde hepimiz gibi özgürlüğün yükünden korkan ve başkalarının kendisi yerine karar alması için her şeyi yapan bir karakterle karşılaşıyoruz. Kendi içindeki varlığı, kendi için varlığı ve başkaları için olan varlığı arasındaki ayrımı okuduğumuzda, insan olmanın trajikomik doğasını düşünmeye yönlendiriliyoruz –kişinin kaderi üzerinde tam kontrol ve mutlak kişiliğe duyulan özlem ve aynı zamanda istenilen şeyin abesliğinin farkındalığı.

Sartre’ın ustalıkla tanımladığı insanlığın varoluş vaadi, absürt kısmımız, ahlaki ve politik yükümlülüklerimiz hiçbir yere gitmedi; onları yok sayarak kolay yolu seçtik. Bu bir sürpriz değil: Sartre’a göre, insan olmanın gerekliliğini kabullenmeyi reddetmek insanların kuvvetli ve ironik bir şekilde yaptığıdır.

İsveç Akademisi o zamanlar 1964 Edebiyat Ödülü’nü şimdinin unutulmuş yazarına vermekte hiç hatalı değildi: Bir zamanlar akademi üyelerinin de ona gördüğü gibi Sartre, muhteşem bir yazar ve düşünürdü. Yine de önce Sartre’a danışsalardı daha iyi olabilirdi.

Yazar: Stuart Jeffries

Çevirmen: Ayça İşçi

Kaynak: The Guardian