Romancı, döneminin çok iyi bir gözlemcisiydi. Şimdi de okuyucular Austen’ın, günümüze ayna tutmasını istiyorlar.

Austen olsa ne derdi? oynaması eğlenceli bir oyun olsa da, gerçek şu ki bunun hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Kendisi gibi tanınmış bir yazar için biyografik kaydı alışılmadık derecede zayıf. Ne bir günlüğü ne bir defteri kalmış geriye. 1817’de, Austen öldükten sonra, kız kardeşi Cassandra, Jane’in ona yazdığı mektupların çoğunu yok etmiş ya da gizlemiş ve erkek kardeşi Francis’in ölümünden sonra kızı, Jane’in ona yazdığı tüm mektupları yok etmiş.

Kalan diğer mektuplarıysa öyle pek Austenvari değiller. Mektuplar biraz sert ve yargılayıcı bir dille yazılmış gibiler, ki bu da ne Austen’in ölümünden kısa bir süre sonra kardeşi Henry’nin yazdığı dindar biyografik eskizdeki Austen imajıyla ne de ölümünden elli sene sonra yayımlanan, yeğeni James Edward Austen- Leigh’in ailesini yad eden anısında tatlı Jane teyze olarak bahsettiği Austen imajıyla pek örtüşmüyor.

Romanları da pek yardımcı olmuyor bize bu konuda. Edebiyat eserlerinden bir ahlak öğretisi çıkarmaya çalışmanın getirdiği olağan zorlukların yanı sıra, bir de Austen’in ironisi sorunu var. Austen, romanlarında yalnızca karakterleri temsil etmiyor; o karakterlerin içinde yaşadığı söylemsel bir baloncuğu temsil ediyor ve o baloncuğun dışına neredeyse hiç çıkmıyor. Austen, her zaman kendi his ve düşüncelerini karakterleri aracılığıyla dile getiriyor. Virginia Woolf onu Shakespeare’a benzeterek, şöyle der; “Austen samimiyet vaadiyle sizi över ve tavlar fakat tam son anda, o aynı boşluk ortaya çıkar. Nedir onlar? Jane Austen’ın gözleri mi, cam mı, ayna mı, yoksa güneşe tutulmuş gümüş bir kaşık mı?

Austen’in bize ne anlatmaya çalıştığını sormak yerine, bize ne göstermeye çalıştığını sormalıyız belki de. Cevap şöyle görünüyor ki Austen’in göstermeye çalıştığı şey bakan kişiye göre değişiyor. Austen, töre komedisinden, özellikle de “Gurur ve Ön Yargı” dan hoşlanan, kibar ve varlıklı, belli bir okur kesimi arasında popülerdi. Bu insanlar kitaptaki nükteleri anlıyorlardı, zaten yazarın esprilerinin kaynağıysan ve şakalar seninle ilgiliyse onu sevmemen söz konusu dahi değildir.

Ancak Austen’ın romanları çok satanlardandı denemez, bin sekiz yüz yirmili yıllara gelindiğinde kitaplarının büyük kısmı artık basılmıyordu. Sir Walter Scott gibi hayranlarının dahi onunla ilgili eleştirel görüşü, Austen’in, İngiliz toplumunun son derece dar bir kesimi olan toprak sahibi olan seçkin sınıf konusunda uzmanlaşmış bir minyatürcü olduğu yönündeydi. Herkes, onun o dünyayı hayrete düşüren bir incelikle yakaladığı konusunda hemfikirdi, fakat çoğu kişi bu dünyanın anlaşılmaya değer bir dünya olduğunu düşünmüyordu. Charlotte Brontë, “Gurur ve Ön Yargı” yı bir arkadaşına şu cümleyle betimlemiş “Düzgün kenarları ve narin çiçekleri olan, itinayla etrafı çitle çevrilmiş, son derece iyi işlenmiş bir bahçe”. “Austen’in hanımefendileri ve beyefendileriyle, onların o mükemmel fakat kapalı, hapsedilmiş evlerinde yaşamaktan pek hoşlanmazdım.”

Kraliçe Victoria da Austen’ın hayranlarındandı (muhtemelen B.B King ile paylaştığı tek ortak zevkiydi) ve Austen-Leigh’in anılarının 1869’da yayınlanmasından sonra Austen yeniden popülerleşti. Charlotte Bronte gibi okuyucularının canını sıkan şey şimdi sevilmesinin sebebi hâline gelmişti. Kitapları, okuyanları daha basit zamanlara ve yerlere götürüyordu. Kitapları bir nevi kaçış kurgusuydu. Winston Churchill, İkinci Dünya Savaşı sırasında zatürre tedavisindeyken “Gurur ve Ön Yargı” yı okutturarak O insanların ne de huzurlu hayatları varmış”. “Ne Fransız Devrimi ne Napolyon Savaşlarının yorucu mücadelesi hakkında endişeleniyorlar. Düşünmeleri gereken şey yalnızca, yaşanan her talihsizliğe uydurma açıklamalar yapmak, doğal tutkularını ellerinden geldiğince görgü kurallarıyla baskılamaktan ibaret” diye düşünürmüş.

Austen’in bu insanlar hakkında ciddi şeyler söyleyebileceği iddiası, illüzyonu bozardı. Virginia Woolf’un babası Leslie Stephen, “huzurlu dünyasıyla tamamen barış içinde yaşıyor” demiş Austen için. “Austen, İngiliz tarzı hanedanları ve papazları düzenin önemli parçaları gibi görmüş ve bunun böyle olmadığına dair asla bir kuşku dahi ima etmemiştir.”

Yine de, Austen’de bir rahatsız edicilik fark eden okuyucular vardı. Woolf bunlardan biriydi. “Onunla aynı odada yalnız kalmayı istemezdim,” diye yazmış Woolf. İngiliz eleştirmen D. W. Harding, 1939’da Austen’ın kitaplarının “tam da onun sevmediği insanlar tarafından beğenildiğini. Onun tavırlarını takınan toplumu sarsabilecek klasiklerden olduğunu öne sürdü. Harding’in denemesinin başlığı “Düzenlenmiş Nefret” idi. Lionel Trilling, 1955’te Austen’ı “Terör ajanı” tabiriyle itham etti, Austen’ın bizi, ahlaki zayıflıklarımızla yüzleşmeye zorlamaktaki acımasızlığından dem vurarak bu yakıştırmayı yapıyor Trilling.

Bugün, doğal olarak birbirleriyle çakışan iki Austen var: eğlence amaçlı okuyanların Austen’i ve İngiliz profesörlerin Austen’ı. Eğlencelik okuyanlar için Austen romanları flört hikayelerinden ibarettir ve onları okumaya çeken şey, rakiplerinin ve akrabaların işleri alt üst etmek için ellerinden geleni yapmalarına karşın, sonunda istediği kişiyle birlikte olmayı başaran güçlü kadın karakterlerdir. Yani Austen’ın romanlarını bir slogana indirgesek bu “Oğlan kızla tanışır, kız oğlanı elde eder” olabilir.

Bu okuyucu kitlesi, muhtemelen romanların film ve televizyon uyarlamalarının izleyicilerinin de büyük bir bölümünü oluşturuyor, yavaşlama belirtisi göstermeyen sabit bir eğlence ürünü akışı sağlanıyor. 1995’ten beri en az bir “Northanger Abbey”, iki tane “Sense and Sensibility”, iki “Mansfield Park”, iki “Persuasion”, üç “Pride and Prejudice” ve dört de ” Emma” uyarlaması çekilmiş. Austen’ın onsekiz yaşındayken yazdığı kısa mektup romanı “Leydi Susan” 2016’da Whit Stillman tarafından filme dönüştürüldü ve Austen’ın ölmeden önce kitabın yalnızca 11 bölümünün (romanın yaklaşık beşte biri) tamamlayabilmiş olmasına rağmen, Andrew Davies, geçen yıl Austen’in son romanı “Sanditon” ı mini diziye uyarladı.

Tabi, İngiliz profesör de güçlü kadınları seviyor ve Austen’ın uyarlamalarını (eğitimli ve eleştirel bir gözle) izliyor. Ancak profesör, Austen’ın romanlarının, Churchill ve Leslie Stephen gibi insanların göz ardı ettiği Fransız Devrimi, kölelik, imparatorluk, ataerkillik, kadın hakları gibi konular hakkında olduğunu düşünüyordu. Bu konuların kitabın ana hatlarını oluşturmamasının nedeni, İngiliz seçkinlerin konuştuğu şeyler arasında yer almamalarıdır. Köle ticareti, hanımların ve beylerin hakkında konuştuğu, sohbet ettiği konulardan değildi -özellikle Austen’in çoğu karakterinin de olduğu gibi, kölelikle belli bir mali bağlantıları varsa. Austen’ın romanlarında, onların dünyasının ötesinde neler olup bittiğine dair pek çok ipucu var. Bu ipuçları bir sebepten dolayı orada olmalılar.

Peki nedir bu sebep? Romanların politik bir alt metni olması mı? Austen’ın biyografik geçmişinde bazı alışılmadık politik görüşler bulunmasından hareketle, Austen’ın romanlarından, inandıklarını, yazdıklarından ayrı tuttuğu yaklaşımı ortaya çıkar. Örneğin, Toronto Üniversitesi’nde öğretmenlik yapan Tom Keymer, “Jane Austen: Yazmak, Toplum, Siyaset” (Oxford) adlı kitabında, Austen’ı, zarifçe kullanıldığında gerçeklikten hiçbir şey eksiltmeyen hicivsel öfkenin ironilerinin ve hücumlarının, onları istikrarsızlaştırarak sorgulanan ya da alt üst eden tamamen muhafazakâr bir dünya görüşüne sahip bir romancı olarak tasvir eder.   

Edebiyat profesörleri, bir şeyleri ‘sorgulayan’ metinler fikrini severler; ben edebiyat profesörüyüm ve daha önce bu cümleyi kesin kullanmışımdır. Ancak bu konuda, karara varabiliyor gibi değiliz. Bizden, Austen’ı aynı anda yapı olarak muhafazakâr biri fakat yazar kimliğiyle de muhalif biri olarak kabul etmemiz isteniyor. Keymer, Austen’ın yayınlanmış altı romanının da yapısını oluşturan flört temasının, kimi zaman Austen’ın ataerkil bir statükoyu onayladığını ima ediyor olsa da bu temanın aynı şekilde, kadınların güçsüzleştirilmesi mevzusunu araştırmak için bir araç olabileceği gibi şeyler de söylüyor. Austen’ın romanlarının, nasıl hâli hazırda ataerkiliği tasdik ediyorken “aynı şekilde” de ataerkliliğe yönelik eleştiri sunuyor olabileceğini anlamak güç.

Keymer, Helena Kelly’nin Jane Austen, Gizli Radikal (2016) adlı kitabına hiç değinmiyor, fakat Keymer’ın tam kapsamlı bir eleştirel değerlendirmeden ziyade, Austen’ı okumaya biraz tedbirli bir giriş niteliğinde olan küçük kitabı, birçok yönden Kelly’nin söz konusu kitabına bir cevap gibi düşünülebilir. Kelly, başlığından da anlaşılacağı gibi, Austen’ın siyasi görüşünü belirlemekte hiç güçlük çekmemiş. Ne de olsa Austen, bir devrimler çağında yaşadı ve Kelly, Austen’ın romanlarının da Wollstonecraft veya Tom Paine’nin yazdığı her şey gibi, özünde devrimci olduklarını düşünüyor. Tabi yalnızca, “doğru bir şekilde” okunmaları gerekiyor.

“Doğru bir şekilde okunmaları gerekiyor”, ifadesi, Austen’ın bize, karakterlerinin sosyal çevrelerinin dışındaki hayata verdiği kısa bakışları, küçük işaretleri göz önüne almamız gerektiği anlamına geliyor –ve bir kez bunları aramaya başladığınızda, onları romanların her köşesinde görmeye başlıyorsunuzbirleştiğinde gerçekleri ortaya çıkaran puzzle parçaları gibi. Örneğin, Kelly, Emma’ da geçen hendek kazmalardan, çit döşemelerden ve halka açık bir yolun yerini değiştirmek ile ilgili geçen küçük bir sohbet kesitinden, Emma’nın komşusu ve gelecekteki eşi olacak Mr. Knightey’nin, çevre sakinlerini intifa haklarından mahrum etmek için toprağını çitlerle kapattığını anlayabiliyoruz.

Bu hak, otlatma, balık tutma, yiyecek arama, yakacak odun toplama ve benzeri gibi belirli amaçlar için özel arazilere girme hakkıydı ve İngiltere kırsallarında yaşayan birçok insanın geçimini sağlamasına yardımcı oluyordu. Kelly, bilim adamı Ruth Perry’nin, özel arazilere erişimin (İngiltere’deki neredeyse tüm topraklar özel arazilerdi), çiftçi ailelerin gelirini esasen ikiye katladığını tespit ettiğini aktarıyor. Ancak bu özel topraklar yasal olarak kapatıldıktan sonra, bu topraklara izinsiz girmek suç sayılmaya başlandı. Kelly, “Emma” nın sonunda Bayan Weston’ın hindilerini çalan kümes hayvanı hırsızlarının, Bay Knightley’in topraklarını çitle çevirmeye sebep olan ekonomik zararı göstermek amaçlı yazıldığını düşünüyor. Austen, başka hangi sebepten olay örgüsünde hindi hırsızlarına ihtiyaç yokken hindi hırsızlarını romanına koymuş olabilir ki?

Kısacası, Kelly’nin Bay Knightley’i özel bir tımar kurmak niyetinde olan merhametsiz bir toprak sahibidir. Kelly, Bay Knightley’in, Emma ile evlenmesinin nedeninin, Highbury civarında onun olmayan birkaç parselden biri olan Emma’nın mülkünü de kendininkine geçirmek istemesi olduğunu düşünüyor. Keymer bu yoruma itiraz etmezdi, muhtemelen- Austen açıklamaz, ima ederdi, onun tarzı buydu diyor Keymer — ama yine de bundan hareketle Austen’in devrimci olduğu sonucuna varmakta tereddüt ederdi.

Jane Austen Hakkında 30 Büyük Mit” (Wiley Blackwell) kitabında, Princeton’dan Claudia L. Johnson ve Melbourne Üniversitesi’nden Clara Tuite gibi iki seçkin akademisyen Austen ile ilgili yapılan bazı nitelendirmeleri genel bir açıyla ele alıyor: “Jane Austen’in romanlarında seks yoktur,” “Jane Austen sanatının bilincinde değildir”, “Jane Austen’in romanları görgü kurallarıyla ilgilidir” ve bunlar gibi yirmi yedi tane daha.

Kitap, bu gibi nitelendirmeleri tamamen çürütme amacında değildir (tabi öyle olsaydı çok daha eğlenceli olurdu), çünkü Johnson ve Tuite bu mitlerden bazılarının -örneğin Jane Austen’ın tiyatroyu onaylamadığı miti gibi, bariz bir biçimde yanlış olduğu görüşünde olsalar da mitlerin büyük çoğunluğu, insanların Austen’ı okuma ve algılamasından ayrılamaz parçalar oldular. Akademisyenler, Austen hakkındaki yanlış varsayımların bile, eserlerinde, derinlemesine incelemeye değer bir şeyleri gün yüzüne çıkarttığını düşünüyor.

Austen’in tiyatroya düşman olduğu inancı, “Mansfield Parkı” kitabından geliyor; romanın bağnaz karakteri Fanny Price, tiyatronun insanların, gerçek hayatta yaptıklarında, gayrimeşru sayılacak tutkuları oyun icabı yaşamalarına müsaade ettiğinden, tiyatroyu sakıncalı, uygunsuz buluyor ve Fanny haklı çıkıyor- amatör oyunculardan biri prova esnasında flörtleştiği evli bir kadınla -başka bir adamın karısıyla- kaçıyor ve kadının itibarını iki paralık ediyor. 

Ancak Austen’in tiyatroya gitmeyi sevdiğini (dans etmeyi de severdi) ve kardeşlerinin düzenlediği özel tiyatrolarda yazmaktan ve oynamaktan zevk aldığını biliyoruz – ki bu da ilginç bir yorumlama problemi ortaya çıkarıyor. Austen, “Mansfield Park” romanında, bizlere, tiyatroyla ilgili, neyi göstermeye çalışıyor? Bunu anlayabilmek oldukça zor. 

Bu nedenle, tıpkı Keymer gibi, Johnson ve Tuite de kimi zaman eleştirel çıkmazlara, her iki şekilde de yorumlanabilecek tartışmaya açık noktalara yönelirler. Örneğin, “Jane Austen bir feministti / Jane Austen feminist değildi” üzerine yazdıkları bir bölümde, “bu mitin her iki unsurunun hem doğru hem de yanlış olduğunu” öne sürüyorlar. Belki bu konuda söylenebilecek en iyi şey budur, fakat bu, bizi bir yere ulaştırmıyor.

Johnson ve Tuite, sürekli bu ikilemlerle, çıkmazlarla karşı karşıya kalmamızın sebebinin, okuyucuların kendi görüşlerini Austen’a yansıtması olduğunu düşünüyor. Bazı okuyucular bir feminist görmek isterken, diğer okuyucular statükoyu sorgulama derdinde olmayan bir yazarı görmeyi tercih ediyor. “Austen’in kendisi çok efsanevi ve sevilen bir figür olduğu için, birçok okuyucu onu kendi arzuları, sosyal bakış açıları ve mizaçlarına uydurma eğilimindeydi.” diye açıklıyorlar bu iddialarını.

“Lider olmadan, yapılanma olmadan, güç dinamiklerinden bağımsız bir topluluk kurmayı denedik fakat sonra kendimizi Winnipeg üzerinde daireler çizerek uçarken bulduk.”

Şüphesiz, bu durumun tam tersi geçerli. Austen’ın eserleri, fazlasıyla belirsiz oldukları için onlara ön yargıyla ve farklı beklentilerle gelen insanlar tarafından sevilmiyor mu? Ve onun efsanevi prestiji, okuyucularından ziyade yazdığı yazının üslubundan ileri gelmiyor mu? Anlaşılmazlık, gizem niyetinin bir parçası değil mi? Austen’ın mektuplarından (ya da elimizde olanlardan) onunla ilgili pek bir şey öğrenememiş olmamız, Austen’ın insanlar tarafından çok da anlaşılmak istemediğini gösteriyor, durum bu.

Austen’ın tüm romanları yanlış yorumlamayla, insanların başkaları hakkında yanılmasıyla ilgilidir. Catherine Morland, “Northanger Manastırı” romanında General Tilney hakkında yanılır. Elizabeth Bennet, Bay Darcy hakkında yanılır. Marianne Dashwood, “Akıl ve Tutku (Sense and Sensibility)” romanında Willoughby’yi yanlış anlar ve “Mansfield Park” romanındaki Edmund Bertram, Mary Crawford hakkında yanılır. Emma herkes hakkında yanılır. Burada okuyucuya bir uyarı olabilir: siz de yanılmadığınızı sanmayın.

Örneğin “Emma”, Austen’ın bir karakterin ismiyle adlandırdığı tek bitmiş romanıdır ve bunun nedeni, bir bölüm hariç tüm anlatının Emma’nın bakış açısından olmasıdır. Hâliyle roman, Emma’nın öyküsünü anlatır; evlilik koşturmacasını hor gören, sonrasında da kasabadaki en seçkin adamla evlenen genç bir kadının öyküsüdür bu. Bay Knightley aynı zamanda Emma’nın kardeşinin kocasının erkek kardeşidir ve niyeti olsun ya da olmasın, evlilikleri birleşen bu iki haneyi daha da güçlendirir. Knightley’ler ve Woodhouses artık tek bir ailedir. Evlilik mevcut sosyal bağlantılarını güçlendirir. Hiçbir taş yerinden oynamaz.

Ayrıca, Pek çok okuyucu, Emma’nın Bay Knightley ile evlenmesiyle birlikte ahlaki bir kapanma duygusu hissediyor. Zira, Emma kendisiyle aynı sosyal sınıfa mensup fakat neredeyse tüm gelirini yitirmiş olan Bayan Bates’e nispeten hafif denebilecek bir hakaret eder, bunun üzerine Bay Knightley’in Emma’yı azarlamasıyla kıvılcım alevlenir. Yaptığı görgü ihlali için ona hesap sorulması, Emma’yı yeniden değerlendirme yoluna sokan ve kendine daha iyi bir insan olma yeminini verdiren şeydir, Olmaya yemin ettiği bu yeni ve iyi insan da onu kınayan kişiye âşık olan biri hâline dönüştürür. Düzeni olduğu gibi koruyan şey; kişinin statüsüne uygun bir şekilde davranması ve düzgün bir terbiyeye sahip olmasıdır.

Bu nedenle “Emma” nın sonu, Austen’in özünde muhafazakâr olduğu inancını doğruluyor gibi görünebilir: Austen böyle görünmesini istiyor. Ama “Emma”’da bir başka evlilik öyküsü daha var. Bu öykü, gelecek beklentisi olmayan bir yetim olan Jane ile Yorkshire, Londra ve o çevrelerde evleri olan zengin bir aile olan Churchills tarafından evlat edinilen ve yetiştirilen yerli bir adamın oğlu Frank (Bay Weston) arasında gizli bir ilişkiyi anlatıyor.

Frank, Churchill malikanesinin varisidir, ancak Bayan Churchill’in itirazları üzerine Jane gibi meteliksiz bir kadınla evlenirse mirastan menedilebilir. Frank ve Jane kitaba Highbury’de dahil olurlar ve aksiyonun büyük kısmını Frank’in Jane’le sevgili olduklarına dair şüphe uyandırmadan buluşma girişimleri oluşturur. Baştan beri her yerde ipuçları olduğu hâlde Emma onları kaçırdığı ve yanlış yorumladığı için bizlerde onları kaçırıyor veya yanlış yorumluyoruz. Emma, Frank’in kendisiyle flört ettiğini düşünüyor, ancak Frank onu yalnızca dikkat dağıtmak için kullanıyor. 

Sonunda, Frank ve Jane zorlukları aşar ve evlenirler. Muhtemelen Emma ve Bay Knightley’den çok daha zengin olacaklar ve hayatlarının geri kalanını Highbury’de geçirmek zorunda kalmayacaklardır. Tamamen farklı bir geçmişten gelen bir neticedir onlarınki. Jane ve Frank’in servetleri doğuştan olanlardan değildi ve bunu hak etmek için pek bir şey yaptıkları söylenemez. Sadece şansları yaver gitti. Bu süreçte Frank ise uyması gereken davranış kurallarına hiç uymadı. Olduğunu iddia ettiği kişi değildi, herkese yalan söylüyor; Emma’nın hisleriyle oynuyor, nişanlısını görmezden gelerek, ona işkence ediyor. Ve yine de sevdiği kızı ve isteği evleri alıyor. Buradaki ders nedir peki? 

Austen’ı romantizm için okuyanlar da sosyoloji için okuyanlar da onu doğru okuyorlar, çünkü Austen, flörtleşmeyi, sevgi ve para arasındaki maksimum kesişme noktasına ulaşma girişimi olarak görüyor. “Akıl ve Tutku” romanındaki Marianne Dashwood gibi sadece aşk için evlilik oyununda olan karakterler üzülmeye tabiler. “Mansfield Park” taki Maria Bertram gibi, sadece para için evlilik peşinde olan karakterler muhtemelen mutsuz olmaya tabi.

“Gurur ve Ön Yargı”da, Bay Collins ve Charlotte Lucas’ın yaptığı gibi, tarafların maksimumdan bir hayli azına razı olması da tabii mümkündür evlilik oyununda. Charlotte mali nedenlerden dolayı çaresizce bir koca arayışındayken, Collins de profesyonel nedenler sebebiyle bir eş arayışındadır. Charlotte, Bay Collins’in kaypak bir yaltakçı olduğunu ve ona evlenme teklif etmeden bir gün önce Elizabeth Bennet’e evlenme teklif ettiğini biliyor. Ve Collins de Charlotte’ın bunu bildiğini biliyor. Tüm bunların bilincinde ve kabulünde ortak bir hayat kuruyorlar. Aşk eğrisini sıfıra ayarlamak, onlar için sorun teşkil etmiyor.  

Tabi, böyle bir evlilik Elizabeth Bennet, Elinor Dashwood ve Fanny Price gibi ana karakterler için yeterince iyi değil. Bu ana karakterler maddi durumları ne kadar kötü olursa olsun -ve durumları her seferinde bayağı kötüdür- aşk için evlenmek isterler. Bay Darcy inanılmaz derecede zengindir ve babası öldüğünde neredeyse meteliksiz kalacak Elizabeth yine de, Bay Darcy’nin ilk evlenme teklifini reddetmekte tereddüt bile etmez, çünkü ondan nefret ediyordu.

Bir yazar olarak Austen’da istisnai olan şey, bize karakterlerinin her birinin tam olarak ne kadar parasının olduğunu söylemesidir. Bu konuda bize, en az kendisi kadar sınıf ve gelir konusunda takıntılı olan Dickens veya George Eliot’tan çok daha fazla bilgi veriyor. Elizabeth’in babası öldüğünde yalnızca fakir biri olacağını bilmiyoruz: tam olarak ne kadar gelire sahip olacağını da biliyoruz: yılda 40£’lık bir gelir. Elizabeth’in gelecek servetinin niçin bu kadar içler acısı olduğunu da biliyoruz: çünkü babası kızları için bir gelir planı yapmamış. Babalarının neredeyse hiç birikimi yok ve tüm mülkü, erkek varise, yani korkunç Bay Collins’e kalmak zorunda.

On dokuzuncu yüzyıldaki İngiliz okuyucular için bu rakamlar çok özel bilgiler taşıyordu. Bugünse Amerikan okurların çoğu, bu bilgileri muhtemelen gözden kaçırıyor. Biz, Yılda x pound’a sahip olmanın ne anlama geldiğini bilmiyoruz.

“Dilber Miss Hawkins, malum güzellik ve erdemlere ek olarak bağımsız bir de gelir sahibiydi. Genelde “yılda on bin” diye anılan böyle bir gelir Mr. Elton için hem gurur hem de geçim bakımından önemliydi”*

“Emma”’da cümlesini okuduğumuzda, orada bir espri olduğunu anlayabiliriz ve hatta anlamışız gibi yalandan gülebiliriz, fakat espriyi anlamaktan oldukça uzağız.

Çünkü Austen’ın on dokuzuncu yüzyıl okuyucularının bildiği şeyi, yani on bin sterlinlik bir servetin gelir düzeyindeki en düşük noktayı temsil ettiğini bilmiyoruz. Bu on bin sterlin, yüzde beş gibi büyük bir oranla devlet teminatlarına yatırılacaktı. Ve eğer yılda 500£’unuz varsa ve bakmakla yükümlü olduğunuz kimseler yoksa, bu parayla rahat bir şekilde yaşayabilirdiniz, çalışmanıza gerek kalmazdı. 

Austen’in evlilik arayışındaki karakterlerinin çoğu, elbette yılda beş yüzden daha fazlasına sahip olmak ister. Augusta Hawkins’in endişelenmesine gerek yoktur; Kendi servetine ek olarak, aşar vergilerinden gelir sağlayan bir yerel papazla evlenir. Austen ve finans üzerine çalışmış biri olan Ivan Nottingham’a göre, yılda bin sterlinle üç kadın hizmetçi, bir faytoncu, bir uşak, bir at arabası ve atlara sahip olarak rahat bir yaşam sürebilirdiniz.

Romanların film ve televizyon uyarlamaları genelde evde tam olarak kaç hizmetçinin olduğunu göstermeye çalışır, buna önem verilir, fakat 2005’te yayınlanan Keira Knightley’in oynadığı Gurur ve Ön Yargı film uyarlamasında Bennetlerin maddi durumu epey kötü gösterilmiş. Bennetlerin avluda tavuklarla harap bir evde yaşadıklarını ve çok az hizmetçileri olduğunu görüyoruz. Fakat romandaki Bennetlerin durumu epey iyi. Aşçıları, kahyaları, uşakları, arabacıları, atları ve iki hizmetçileri var. Bennetler’in sorunu varlıklı olamamaları değildir; paralarını yanlış yönetmeleridir.

Austen’ın romanlarında, Emma kadar parası olan kadın karakter sayılıdır. Emma’nın 30,000£’u vardır ve kız kardeşi ve ona aile evi miras kalacaktır. Bay Darcy’nin geliri yılda 10,000£’tur. Darcy, Austen’ın en zengin karakteri değil tabii. “Mansfield Park” romanındaki Bay Rushworth’ın, yılda 12,000£ geliri vardır. (Ayrıca Bay Rushworth tam bir ahmaktır; Maria Bertram’ın evlenme hatasını yaptığı adamdır.) Bunlar çok büyük gelirlerdi. Bu servetler Darcy ve Rushwort’u Austen’in Britanya’sındaki hanelerin ilk yüzde birlik kısmına yerleştiriyor, hâlbuki ikisi yaşıt bile değil.

Britanya’daki ortalama yıllık gelirin 30£ olduğunu belirterek tüm bu rakamları bir perspektife oturtabiliriz. (Bir mürebbiye için ortalama maaş 30£’tu, “Emma”’da da Jane evlenemezse bu kader onu bekliyor olacaktı.) Çiftçilerin yıllık geliri 20£ civarındaydı. Kâğıt fabrikalarında çalışan erkekler yılda yaklaşık 60£ civarı kazanabiliyordu. Kadın işçilere çok daha az maaş veriliyordu. Borçları yüzünden düşkünler evinde yaşamak zorunda kalan insanlar, mahalle vergilerinden gelen, yıllık altı buçuk sterlin gibi bir miktarla geçinmek zorundaydı.

Bu eşit olmayan gelir seviyeleri on dokuzuncu yüzyılın büyük kısmında devam etmiştir, on dokuzuncu yüzyıl enflasyonun neredeyse hiç görülmediği bir dönemdi- bu yüzden okuyucular, Austen’in karakterlerinin ekonomik profillerin nasıl “çözeceklerini” biliyorlardı. 1890’da yayınlanan Sherlock Holmes hikâyesi “The Sign of the Four”’da, Dr. Watson, nadir bulunan bir değerli taş koleksiyonu varisi bir kadına şöyle diyor: “Bunlar Birkaç yüz bin edebilir… Yıllık 10,000£’lık bir gelire denk düşüyor. İngiltere’de bu kadından daha zengin sayılı kadın olacaktır. Olağanüstü değil mi?” Buradaki matematik de “Gurur ve Ön Yargı“’daki ile aynıdır.

Servet dağılımı da aynı şekilde. Austen’in zamanında, Britanya’daki hanelerin tepedeki yüzde onluk kesimi ulusal servetin yüzde seksen beşine ve en tepedeki yüzde birlik kesimi yani Darcy ve Rushworthlar gibiler servetin yüzde elli beşine sahipti. Geriye kalan alt kesimin ise hiçbir şeyi yoktu. Bu rakamlar karşısında şaşkınlığa düşüyorsak, bugün Amerika Birleşik Devletleri’nde hanelerin tepedeki yüzde birlik kesimin, servetin yüzde otuzundan fazlasına sahip olduğunu, ilk yüzde onluk kesiminse servetin yaklaşık yüzde yetmişine sahip olduğunu ve bu servetin yüzde ikiden az bir kısmının kalan alt gelirli kesime düştüğünü aklımızda tutmalıyız.

Charlotte Brontë ve Leslie Stephen’ın yanıldığı nokta, Woodhouselar’ın ve Knightley’lerin, Bingley’lerin ve Bertram’ların dünyasının Jane Austen’ın kendi sosyal çevresi hakkında yazdığı dünyası olduğunu varsaymaktı. Ancak Austen o çevreye ait değildi. Elbette, buradaki insanları tanıyor ve gözlemliyordu, ama kendi ailesi “sözde seçkin” diye adlandırılan ailelerdendi – söz konusu aileler üst tabaka gibi yaşar, seçkinlerin zevkine ve görgü kurallarına sahiplerdir ve genellikle üst tabaka sınıfıyla evlenirler, ancak bu hayat tarzını sürdürebilmek için mesleği olan aile üyelerinden bir erkeğe ihtiyaç duyarlar.

Austen’ın babası George, iki Anglikan kilisesinin papazıydı, toplanan vergilerle birlikte bu işlerden elde ettiği gelir yılda 210£ ediyordu. Bu son derece mütevazı gelire katkı için, aile aynı zamanda çiftlik ürünleri de satardı ve George ve eşi Cassandra, evlerinin bahçesinde erkekler için bir okul işletirlerdi. Claire Tomalin, 1798’de yazdığı Jane Austen biyografisinde ailenin bir araba aldığını; 1798’de arabayı geri vermek zorunda kaldıklarını anlatır. 1800 yılında, çiftlikten neredeyse 300£ gelir elde etmişler, fakat kriz nedeniyle ondalıklar düşmüş. On kişilik Austen ailesi, 500£’ın tamamını pek kullanmış gibi görünmüyor.

Din adamları öldüğünde, kilise, aileleri için ödenek vermezdi ve 1805’te George Austen öldüğünde, Jane, kız kardeşi ve annesine yılda iki yüz sterlin harcayabilmelerine yetecek şekilde para kalmıştı. Bunun dışında, erkek kardeşlerinin maddi desteklerine ihtiyaç duyuyorlardı; erkek kardeşlerinin, Edward’ın malikanesinde küçük bir kulübede yaşıyorlardı. Jane’in yaşamı boyunca yayınladığı dört kitaptan elde ettiği toplam gelir 684£’tu. Jane Austen romanlarındaki dünyalarda “huzurlu” değildi, çünkü kendisi o dünyalarda yaşamadı.

 Bu, Austen’ın burnunu cama dayayarak, dışında kaldığı hayatın hayalini kurduğu anlamına mı geliyor? Yoksa bu, dışarıdan bir gözün açıklığı ve gerçekçiliğiyle, bu insanların budalalıklarını ve konforlarının dayandığı adaletsizlikleri ve eşitsizlikleri görebildiği anlamına mı geliyor? Hangisi olduğunu yalnızca tahmin edebiliriz.

Çevirmenin notu

*Cümle Can Yayınları Emma Ocak 2014 E- kitap sürümünden birebir alınmıştır.

Yazar: Louis Menand

Kaynak: The New Yorker

Çeviren: Büşra İncekara

Düzenleyen: Elif Rana Yılmazlar