Austen’dan Rebecca Solnit’e, erkekler bilgiçlik taslıyor.

1816’daki ölümünden bir yıl önce Jane Austen, yıllar önce tamamladığı fakat yayınlanmayan bir romana önsöz olarak “Yazardan Tanıtım”ı kaleme aldı. Tanıtım, “Bu küçük eser, 1803 yılında bitirildi ve hemen yayınlanması amaçlandı. Bir kitapçıya verildi, hatta tanıtıldı ama işlerin neden daha ileriye gitmediğini yazar asla öğrenemedi” cümleleriyle başlıyordu. Bu noktada, henüz 40 yaşındaki Austen hasta hissetmeye başlamıştı fakat konuya ilgisizdi. Hastalığı gelecek yıl boyunca, 1817’deki ölümüne dek, inkar edilemez hale gelecekti.

O kitap, 200 yıl önce yayınlanan, Austen’in yayınlamak için yazdığı ilk fakat yayınlanan son romanlarından biri olan Northanger Manastırı’ydı. Önce Susan, sonra Catherine başlığıyla, akademisyenler Austen’in 20 yaşında olduğu 1794 gibi erken bir tarihte başladığını söyleseler de 1798-1799 arasında yazıldığı kabul edilen eser, 1803’te anonim olarak Crosby&Company adlı, daha sonra kitabı yayınlamaksızın haklarını elinde tutan bir yayıncıya satıldı. Bu durum, Austen’in ölüme yaklaştığı 1816’da kardeşi kitabın haklarını geri alana dek böyleydi. 1818’de kitap nihayet yayınlandı. Fakat hala kitapla ilgili, romanın yayınlanma tarihi (1817 sonu ya da 1818 başı) ve kitabın yeni başlığının kardeşin işi olup olmadığı gibi çelişkili noktalar var.

Kitabın 200. yılında, Austen üzerine düşünceler inanılmaz bir hızla çoğalmaya devam ediyor. Sadece geçtiğimiz yıl, Jane Austen ve Maskülenlik (Aralık 2017, Bucknell), Jane Austen Evde (Temmuz 2017, St. Martin’s) ve Jane Austen’in Yapımı (Mayıs 2017, Johns Hopkins) yayınlandı. Üstelik bunlar sadece içlerinden üç örnek.  Bu hesaba hayran kurguları dahil değil: sadece 2017’de, Curtin Smith’in New York Times çok satanlar listesine giren ciltsiz kitabı Eligible’ı (Nisan 2017, Random House) dahil 75’ten fazla uyarlama yayınlandı.

Austen’in, Northanger Manastırı’nın basımının ertelenmesine dair hayal kırıklığı ve şaşkınlığı tanıtımında çok belli olsa da, onu en çok sıkıştıran endişesi romanın anlattığı olayların ve üslubunun zamanla boşa düşmesiydi. [Tanıtım metnine] şöyle devam ediyor:

Herhangi bir kitapçının, kendisinin yayınlamaya değer bulmadığı bir kitabı başkalarının satın almaya değer bulacağını beklemesi gerçekten olağanüstü. Fakat bununla birlikte, ne yazar ne de halkın, on üç yılın nispeten eskittiği bir eserin bazı bölümlerine dair gerekli eleştirilerden başka bir endişesi olmamalıdır.

Endişesi geçerliydi. Northanger Manastırı, köklerini 18. yüzyılın sonlarına ait detaylardan alır; Londra’daki isyanlar, Ann Radcliffe’in Udolpho’nun Gizemleri gibi gotik romanlara dair coşku… Claduia Johnson’ın da belirttiği gibi, bu detaylardan bir diğeri de 1974’te yürürlüğe giren, “gönüllü casus komşuların” yurttaşların hainlik olarak nitelendirilen konuşmalarını takip ve ihbar etmelerini sağlayan İhanet Niteliğinde Uygulamalar Yasası’dır.

Bu yasa, romanın belki de en çok tartışılan monologlarından birine, akademisyenlerin yıllardır tartıştıkları bir sahneye sebep oldu. Northanger Manastırı’nın kahramanı olan 17 yaşındaki Catherine Morland ve onun aşığı Henry Tilney arasındaki kısa konuşma, her on yılda bir tartışma bağlamında yeniden gözden geçiriliyor ve yeniden doğrulanıyor. Oldukça basit görünse de  -Bu çok kısa! Çok kaba!- söylemin devam edişinin işaret ettiği gibi bu sitem, Austen’in tarzına uygun olarak, göründüğünden çok daha karmaşıktır.

Romanın sonuna doğru Henry, Catherine’in, Henry’nin babası General Tilney’nin geçmişi hakkında gotik paranoyalar kurduğunu keşfeder. General, dakikası dakikasına uymayan bencil bir adamdır. Catherine, General’in, Henry’nin annesini istismar ettiği hatta öldürdüğünden şüphelenir. (Şüpehsiz, Catherine’in takıntılı bir şekilde gotik romanlar okuyuşunun bu kuruntularla çok ilgisi var.)  Henry, Catherine’in şüphelerini tahmin ettiğinde, bir monologda onu azarlar:

Sevgili Bayan Morland, üzerine düşündüğünüz şüphelerin korkunç doğasını düşünün. Neye dayanarak yargılıyorsunuz? Ülkemizi ve içinde yaşadığımız çağı hatırlayın. İngiliz ve Hıristiyan olduğumuzu hatırlayın. Kendi anlayışınıza, kendi sağduyunuza, çevrenizde olup bitene dair kendi gözleminize danışın. Eğitimimiz bizi böylesi vahşetlere hazırlıyor mu? Yasalarımız bunlara göz yumuyor mu? Böyle bir ülkede, sosyal ve edebi ilişkilerin böyle temeller üzerine kurulduğu, herkesin gönüllü casus komşular ile çevrildiği, yolların ve gazetelerin her şeyi apaçık ortaya koyduğu bu ülkede, böylesi vahşilikler kimse bilmeden yapılabilir mi? Sevgili Bayan Morland, nasıl düşüncelere meydan veriyorsunuz?

Henry’nin öğüdü, Eve Sedgwick’in ”Kıza ders verme” gösterisi adını verdiği, erkek öğretici tarafından kadın kahramana ağzının payının verildiği geleneksel Austen eleştirisine uyar. Elbette, bunun romanın kahramanı, okuyucu, eleştirmen ve eleştiri okuyucusu için erotik sonuçlarını görmezden gelmek imkansızdır.

Henry’nin monoloğu, bu yıl onuncu yılını kutlayan, toplumsal cinsiyet çalışmaları derslerinde kullanılan “Men Explain Things To Me” [Erkekler Bana Bilgiçlik Taslıyor] makalesini yazarken bile, belki de Catherine’in yaşında olduğu günlerden yaz tatili için bir okuma ödevinden beri, adı şimdi 3. dalga kanonunda olan Rebecca Solnit’in zihninde olabilir miydi?  

Catherine’in eleştirilmesine karşı olağanüstü bir hareket olarak Solnit, şu an mansplaining yani bir kadının uzman olduğu ya da olmadığı bir konu hakkında, bir erkeğin küçümseyici bir şekilde açıklama yapmaya girişmesi üzerine yazıyor. Solnit’in makalesine başladığı örnekte, bir partide tanıştığı bir adam ona ilgi alanlarını soruyor, ona hobilerini söylediğinde adam, sanki uzman Solnit değil de kendisiymiş gibi sözünü kesiyor ve konu hakkında uzun, hoşgörülü bir nutuk vermeye başlıyor. Anektod, Solnit’e mutlaka okuması gereken bir kitabı önerdiğinde doruk noktasına ulaşıyor; önerdiği kitabın yazarı Solnit. Fakat, bunu arkadaşları ona kitabı zaten Solnit’in yazdığını üç ya da dört kez laf arasında söylemeye çalışana kadar fark etmiyor. Sonunda anlıyor. “Sanki bir 19. Yüzyıl romanında gibiydi”diyor Solnit, “kül gibi soldu.”

Henry’nin konuşmasının, Solnit’in fikirlerini daha da çarpıcı şekillerde gösteren unsurları var. Solnit, mansplaining’in gerçek bir tehlike olduğuna dikkat çekiyor: “Erkeklerin desteksiz özgüvenlerini geliştirdiği gibi, kadınlara kendinden şüphe etmeyi ve kendini sınırlamayı öğretiyor.” Sonrasında bir anektoda daha yer veriyor. Gençken, amcası nükleer fizikçi olan bir erkek arkadaşı varmış. Bir aile etkinliğinde, fizikçi, “sanki hafif ve eğlenceliymiş gibi” şöyle bir hikaye anlatıyor; “İyi gelirli bomba yapımı topluluğunda bir komşunun karısı, gece yarısı evinden çırılçıplak ve kocasının onu öldürmeye çalıştığını çığlık çığlığa bağırarak kaçtı.” Solnit, fizikçiye kocanın karısını gerçekten öldürmeye çalışmadığını nereden bildiğini soruyor. Tabii ki, açıklaması tıpkı Henry’ninki gibi. “Koca, karısını asla öldürmezdi,” diye kibarca açıklıyor, “çünkü onlar saygın orta sınıf insanlardı.” Bu yüzden, “basitçe, kocasının onu öldürmeye çalıştığını söylemesi, evden kaçışı için inandırıcı bir açıklama değildi.” Kendisini sürekli tekrarlayan korkunç bir hikaye.

Northanger Manastırı’nın en üzücü yanı, Catherine’in generale dair kuşkularının detayları yanlış olmasına rağmen, Generalin ondan, onu ürperten fakat adını tam koyamadığı bir şeyler istiyor olması, hayatındaki kadınlar için tehlike teşkil etmesi gibi bir şeylerin yolunda olmadığına dair içini yiyen hislerin bir çok yönden doğru olduğunu öğrenmemizdir. Romanın ilerleyen bölümlerinde, Catherine’e oğlu için kur yaparken çok zaman harcayan General Tilney, bir gün erken saatlerde, öfkeyle onu Northanger Manastırından ayrılıp uzun eve dönüş yoluna tek başına göğüs germeye zorladı. Kafası karışmış halde ağlayan Catherine’in elinde, özellikle general onu seviyormuş gibi görünürken, neden onu kovduğuna dair bir ipucu yoktu ama Henry’nin babasına dair olan korkusunu keşfetmesi ile bağlantılı olabileceğini düşündü. Bu konuda yanılmıştı. Sonrasında, sebebin generalin, ailesinin düşündüğü kadar varlıklı olmadığını fark etmesi yüzünden yaşadığı hayal kırıklığından kaynaklandığını öğreniyoruz. Gerçekten gotik bir sahne.

Northanger Manastırı devam ederken, General Tilney’nin Catherine hakkındaki fikrini değiştirmesini izleriz. Bu benzeşme üstü kapalı değildir: Catherine’in geçimini elinde tutan dengesiz, gotik bir aile reisi. Henry, “Tüm dehşet ve beklentilerin ortasındaki korkmuş Catherine’e” evlilik teklif etmek için döndüğünde, onun generalin davranışlarına dair açıklamalarını dinlerken “Konuyu açmadan önce inancından emin olarak, Catherine’i vicdanen reddetmek zorunda kalmamasını sağlayan kibar tedbire sevinmeden edemedi”. Austen, her zamanki kurnazlığıyla, anlaşmayı tarif etmek için fuhuş dilini kullanır: General Tilney “Bath’da onunla tanışmayı arzulamış, onu Northanger’a davet ederek aklını çelmiş ve onu gelini olarak tasarlamıştı.” Aklını çelme [solicit, aynı zamanda baştan çıkarmaya çalışmak anlamına gelir] kelimesinin etimolojik kökenleri, tabii, hem fuhuşta hem de ticari işlemlerde yankılanır.

Northanger Manastırı’nın rahatsız edici yanı, Catherine’in, Henry’nin mansplaining’i yüzünden kendi sezgilerini görmezden gelmesidir. Solnit’in fizikçisi gibi, Henry de tehlikede olan ve bunu hisseden bir kadını manipüle etmek için ailesinin pozisyonunu kullanır; “onlar orta sınıfın saygın insanlarıydı”, “İngiliz ve Hıristiyan olduğumuzu hatırla.” Onu içgüdülerinden, belki de insanın kendi kendisini korumaya yönelik sahip olduğu en önemli araçtan, kuşku duymaya ikna etmeye çalışır ve başarır.

Jane Austen’ın tanıtımı şu şekilde biter: “Halk, yazımına başlanmasının üzerinden çok, yazımının tamamlanmasının üzerinden ise on üç yıl geçen kitapta, bu süre zarfında yerlerin, tavırların, kitapların ve fikirlerin önemli değişimler geçirdiğini aklında tutmakla yükümlüdür.” İki yüzyıl sonra keşke ona sorabilsem: “Tuttular mı?”

 

Yazar: Kelly Coyne

Çevirmen: Merve Havalı

Kaynak: Literary Hub