Jack London’ın Martin Eden’i: Varoluşsal Kahramanın Gelişimi

Jack London’ın Martin Eden’i: Varoluşsal Kahramanın Gelişimi

Spinner, 1970’te yayınlanan bu makalede otobiyografik roman Martin Eden’i tartışıyor. Romanı, Amerikan edebiyatının ilk umutsuz, varoluşçu anti-kahraman romanlarından biri olarak görüyor.

Martin Eden, Amerikan başarı öyküsünün parçalanışı, Horatio Alger efsanesinin nihai çöküşü ve Servet İncili efsanesinin büyük düşüşünü belgeleyen ilk romanlardan birisidir. Buna rağmen aynı zamanda yeni Amerikan dramasının ilk sahnelerinden birine, modern anti-kahramanın varoluşsal ikilemine de yer verir. Eğer kitap Amerikan’ın başarı öyküsü yıllıklarında sadece son bölümü olarak görülürse, o zaman iki ayrı, farklı ve Martin Eden’in başarılı bir romancı olduktan sonra görünüşte nedeni açıklanamayan tutumuyla bütünleşmeyen iki yarım olarak görülür. Ancak romanın modern varoluş sorunlarına dair bazı açılış satırları sunduğu düşünüldüğünde, Martin Eden, esaslı ve eksiksiz bir eser; baki bir Amerikan romanı haline gelmektedir.

Horatio Alger-Servet İncili öyküleri Amerika’dan dünyaya duyurulmuştur. 19’uncu yüzyılın son çeyreği bununla doluydu. O zamanın edebiyatında bu öykülerle karşılaşmama ihtimaliniz oldukça düşüktür. London’ın 20’nci yüzyılın ilk yıllarında yazılan bu romanı, ilk kısımlarında halen Amerikan düşüncesinin yol göstericiliğinin bir başka yansıması olarak ortaya çıkıyor. Amerika’nın başarı rüyası, onun başarı rüyasıdır.

Diğer genç Amerikan yazarlar gibi Eden da bu sıkı çalışmanın onu bir zafere ulaştıracağının bilincindedir. Yine de geleneksel Amerikan rüyasının bakış açısından, Eden’in talihsizliği ve akılsızlığı içi gözlemine dayanan bir yazma işi seçmesidir. Eden kendini ne gazete işi ne de dergi editörlüğüyle sınırlamaz, onun tutkusu iyi yazmakta ve zihnin nadide atmosferindedir. Eden’i Amerikan rüyasının dar, emin yollarından çıkarıp, varoluşsal ikilemin geniş, belirsiz derinliklerine götüren şey bu çabasıdır. Acaba London, Eden’in bu iç gözlemselciliğinin kendisi için yıkıcı olduğunu fark etti mi, insan merak ediyor. Ben farkında olduğundan şüpheliyim ancak bu da London’ın kendi hayatındaki koşutluktan kaynaklanıyor. Göstermek istediğim gibi, sunduğu keşifleri kabul edecek kadar güçlü olmayanlar için roman boyunca bir ölüm yolu gibi süren bilinçsiz bir iç gözlem dizisi hakim. Ancak London’ın bunun bilincinde ya da farkında olduğunu sanmıyorum.

Modern varoluşsal ikilem, çok kullanılan bu ifade; kimlik kaybı, yabancılaşma duygusu, modern edebiyatta yazılı olarak desteklenmiş inanç eksikliği olarak tanımlanabilir. Varoluşsal ikilem Amerika’da batılı hayalinin ikiz yüzü, kaçış ve başarı efsanesi Horatio Alger efsanesi arkasına saklanmış olsa da Martin Eden Amerikan varoluşçuluğunun ilk kurgusal söylemlerinden biri olarak ortaya çıkar.

Eden, Bilgi Ağacındaki meyveyi yiyip düşen Amerikan Adem bir kahraman için harika bir isimdir. Eğer Eden, Adem olsaydı Havva’sı da ona iç gözlemsel kişisel farkındalığın meyvesini yemesini söyleyen Ruth Morse olurdu. Şeytan, Ruth’un kulağına fısıldamasaydı, daha doğrudan yollarla kalbine konuşurdu. Ruth, Martin’i “kalın damarları, neredeyse bir boğaya benzeyen boynu, güneşte kavrulmuş teni, sağlık ve güçle yoğrulmuşluğuyla” safkan, düşük sınıf bir cinsel minotor (yarı insan yarı boğa) olarak görüyor. Ruth, Eden’in gücünü iğrenç ve hayvani bulmasına rağmen, kesin ve sürekli olarak onun bu fallik gücüne vurulur. Freud bunu duysa çok memnun olurdu.

O kırılgan, masum Ruth Morse’un Eden’ı baştan çıkarması gerektiği ironiktir, yine de Havva gibi onun da verdiği o çok arzulanan elma Eden’a yasaklanmıştır. Onun mütevazi, alt sınıf işçi bakış açısından burjuva dünya görüşü görkemli ve kapsayıcıdır. Yine de Eden, Ruth’un ya da orta sınıfın zenginlik kazanma görüşünü kabul etmez. En başından beri, burjuvanın sahip oldukları maddi imkanlar değil onların eğitimi ve bilgelik ilgisini çeker. O, bu eğitim ve bilgeliği, okulda orta sınıf öğrencilerinden almayı amaçlar. Kendisinin kalitesiz görünüşüne rağmen Ruth gibi konuşabilirdi. Bu düşünce onu depresifleştirdi. Fakat beyin ne içindi? Onların yaptığını o da yapabilirdi.

Buraya kadar Horatio Alger hikayesinin tüm başlangıçlarına sahibiz, fakir çocuk iyi bir şeyler yapar teması. Ancak Eden, Bay Butler’ın zenginliği ve konumuna doğru dışa dönmek yerine, Bay Brissenden’ın acı inanç kaybına doğru içe dönük vahim bir sonuç elde etti. Brissenden’la onun karşılaştırmasını çok ileriye taşıyamıyoruz çünkü Eden’in yaşadıkları daha farklıydı. Fakat bu mukayese vardır. İkisi de sanatçıdır, ikisi de hayal kırıklığına uğradı ve ikisi de etraflarını çevreleyen toplum ve entelektüel ortam tarafından mahvedildi. Her ikisi de, ne kadar güçlü görünürlerse görünsünler, kırılgandırlar. İkisi de çok fazla şey yaşamasına rağmen Brissenden, tüberkuloz hastalığına sahipti. Eden, Peynir Surat ve Çamaşırhaneden geçti.

Peynir Surat ( The Cheese Face) ve Çamaşırhane ( The laundry) bölümleri kitabın en güçlü bölümleridir. İkisinde de benzer nitelikler var, son derece benzer deneyimler de. Fiziksel olarak zorlayıcı deneyimlerdir bunlar ve Eden sağlamlığı ve fiziksel acıya dayanabilme yetisiyle bunlarla baş eder. Ancak bu deneyimler ne kadar sert olsa da Eden’i yeni endüstriyel-bilimsel-varoluş çağının gerektirdiği ruhsal dayanıklılığa hazırlamıyor. Eden’ın en dipte olduğunda, ret beyanından sonraki öbür ret beyanı onu o an için tamamen mağlup ettiğinde, Horatio Alger öyküsü onu yıktığında ve uzun, sıkı çalışma hiçbir karşılık vermediğinde Peynir Surat vakasını hatırladığını belirtmek ilginç. Asıl o zaman en büyük zaferini hatırlar, o zaman kendisine her türlü fiziksel acıya dayanabileceğini hatırlar. Ona geçmişi hatırlatan rüyanın ardından kendi kendine başaracağını söyler. Ancak bununla beraber bir belirsizlik vardır. Sanki Eden bunun içinde bulunduğu farklı bir savaş olduğunu anlar çünkü kendi kendine, “Burada bırakamazsın. Devam etmek zorundasın. Az kaldı, biliyorsun” der.

Buna benzer olarak çamaşırhane de Eden’ın fiziksel dayanıklılığını sınayan diğer bir testtir. Peynir Surat’a karşı vahşice savaşırken zihni fiziksellikten boğulur böylece çamaşırhanede bir hayvan gibi çalışır ve yaşar. Tıpkı Peynir Surat’ta olduğu gibi. Eden’ın iç gözlem aracı, zihni paramparça olur. Eden’ın yüksek düzeyde düşünmesi ve aynı anda bir hayvan gibi çalışması mümkün değildir. Görünürde çok iyi, zihinsel olarak yok edilmiştir. Eden, üç ay hafta boyunca çamaşırhanede çalışması ve hafta sonları da Ruth’u görmek için San Francisco’ya bisiklet sürmesinden sonra ortağı Joe ile sarhoş olur, “Unuttu, yeniden yaşadı ve yaşarken gördü… içkiyle değil, çalışarak yarattı kendi canavarını…” Sarhoşken fark ettiği gibi, başarılı olması “iş canavarı” oluşuyla alakalı değildi. Bu viskinin mesajıydı. “Viski akıllıcaydı. Sırları ortaya çıkartırdı.”

Böylece her iki durumda da Eden için zihinsel bir çöküntüye sebep olan şey çok çalışmadır. Eden için Horatio Alger’ın yanlış olduğu kanıtlanmış oldu; çok çalışmak başarıya değil ölüme yol açar, ruhsal ve entelektüel bir ölüme. Bunlar Eden’ın yakında karşılaşacağı streslerin önsezileri; onun eksikliklerinin, ruhsal dayanıklılığın göstergeleridir. Bunlar kitabın dönüm noktalarıdır, çünkü ikisi de Horatio Alger efsanesinin yıkımını ve Eden’in çok geçmeden karşı karşıya kaldığı varoluşsal ikilemin gelişimini ifade eder. Bu iki olay romandaki iki zıt felsefi ifade arasındaki bağlantılardır. Eden, Horatio Alger ile baş edemiyorsa, Jean Paul Sartre ile nasıl baş eder ?

Romanın ikinci yarısındaki olaylar kesinlikle Eden’ın mesleğinin doğal sonucu olan iç gözlemi sayesinde gerçekleşir. Kimse tarafından tam olarak açıklanamayan bir mucize gerçekleşir ve editörden bir yazı gelir. Eden’ın işi birdenbire kabul edilebilir bir hale gelir ve o zengin, ünlü, aranan biri olur. Görünüşe göre Horatio Alger başından beri haklıdır, başarı sıkı çalışmadan sonra gelir. Yine de Eden için maddi başarı kül tadındadır, çünkü o “yapılan işe” dayalıdır. Akşam yemeğinde orta sınıf arkadaşlarına ve Morslara söylediği gibi onu artık parası ve şöhreti için çok seviyorlar, yoksa “Ben Martin Eden, oldukça iyi bir adamım, özellikle de aptal değilim. Ve hepsi uzun zaman önce bitti, yapılan bir işti…. Ayaklarının altından akan kir gibi üzerime tükürdüğün zaman…” için değil.

Eden nesnelleştirilmeyi, hepimizin insanlara yapmaya meyilli olduğu başkaları tarafından “o” haline getirilmeyi reddediyor. O bir artist olarak “sınıflandırılmayacak”, bir adam olarak ele alınmak istiyor. Yine de Eden’ı asıl kahreden, duygusal güçten yoksunluğunu gösteren ve varoluşsal sorununun derinliğini gerçekten ortaya çıkaran şey Brissenden’ın ölümüdür.

Ne Brissenden ne de Eden içe dönük yazarın içinde bulunduğu varoluşsal çağın gerektirdiği zihinsel güce sahip değildir. İkisi de umutsuzca cevaplar arar, ikisi de insanın, evrenin kaosu içerisinde bir hiçten fazlası olduğu düşüncesine kapılırlar. İç gözlem onların, ilk elden kazanılan insanın hiçliği hakkındaki deneyimlerini fiziksel ve ruhsal olarak pekiştirdi.

Roman boyunca Eden’in bir varoluş ikilemine, bir yabancılaşma sorununa doğru gittiğine dair başka işaretler de bulunur. Yalnızlık, Eden için kitap boyu sürekli olarak dile getirilen bir sorundur. Çünkü orta sınıfın meyvesiyle beslenmiş, bilgeliği tarafından ele geçirilmiştir. Eden, alt sınıfla olan ilişkilerini koparır. İlk başta alt sınıfı onlarla birlikte kalamayacak kadar kaba, terbiyesiz ve aptal bulur. Orta sınıf ile yaşadığı hayal kırıklığından sonra bile düşük sınıfa geri dönmeyi, Lizzie Connolly gibi tatmin edici ve doyurucu bir kadın bulmayı imkansız görür. Onun erdemlerini ve güzelliğini fark eder ancak çevresinden onunla beraber kalamayacak kadar uzaklaşmıştır. Eden bir vahşi olmadığını, “titreyen kalbini mutlulukla doldurabilse” Lizzie ile evlenebilecek zavallı bir Nietzscheman olduğunu fark eder. Ama Martin Eden bunu yapamaz, çok yazık!

Eden’in Ruth ile olan ilişkisi, orta sınıf ile olan tüm ilişkisinin göstergesidir. Ruth ismi, Eden’ın onu yönlendirdiği her yere gitmeye istekli ve hazır olmayan bir kadına vermek için ironik bir isimdir. Ruth ilk başta Eden’den hem korkmuş hem de ona karşı bir çekim duymuştur. Onun yaşama gücü ve kuvveti her ne kadar itici olsa da orta sınıf için çekiciydi. Aslında “nazik” Amerikan toplumu da bu sebepten onu hem sevmişti hem de ondan çekinmişti. Eden bunu fark etmiş ve insanlar tarafından kullanılmayı kabul etmemiştir. Artık burjuvayı “mide bulandırıcı” bulur ve masumiyetinde düşlediği şeyin ne olduğunu, Horatio Alger’ın “en yüksek mertebedeki, iyi evlerde oturup tahsili ve banka hesabı olan kişilerin değerli olduğunu” anlatan başarı öyküsünün büyük bir yalan olduğunu anlar.

Eden sosyalistlere, sendikalara, radikallere yönelir ama zaten yalnız olduğu için, zaten iki sınıfla da bağını kopardığı için onların teorilerini kabul edemez. Halk için iyi, kendisi için kötüyken Martin Eden’ın yıldız kahramanı Nietzschian superman ve sosyalizmdir. Brissenden’ın intiharıyla birlikte gerçek anlamda yalnız kalmış, yabancılaşmıştır; klasik varoluşsal ikilemdeki klasik kahraman karşıtı varoluşçu. İşte o zaman bir daha asla geri dönemeyeceği, fakir bir denizci olarak bildiği Tahiti’nin, o ve Moti’nin, şefin oğlunun, “onu sığ kayalığa fırlatacak dev bir dalganın” özlemini çeker. Eden, heyecan verici atılımlar, vahşi fiziksel hazlar, gençlik zevkleri, kırsal düzeninin o heyecan verici anlarıyla yüreğine su serper ve böylece modern endüstriyel dünyanın varoluşsal ikilem kargaşasından, “kendi sefil odasının düzensizliğinden” kaçabilir.

Eden karmaşadan düzene, cennetten cehenneme, evrenle bir olmak aynı zamanda ona ve ahbaplarına yabancılaşmak arasında mekik dokumuştur. “Moti” rüyası batılı kaçış efsanesinin bir uzantısı ve sonucudur. İşte o zaman varoluşsal gerçekliğinden kaçmak için Güney denizlerine geri dönmeye, batıya gitmeye çalışır. Ancak intihar fiziksel olduğu kadar ruhsal da olabilir. Eden hayali olarak, rüya yoluyla ölüme teşebbüs eder ve belki de bunu bilinçaltında fark ederek ruhsal ölümüne giden yolsa kendisini fiziksel olarak öldürür.

Gördüğümüz gibi, bu varoluşsal dünyada hayatta kalmak için gerekli zihinsel dayanıklılığa sahip değil. Eden, iç gözlemciliğinin onu götürdüğünü cennetin kaybıyla yüzleşemez. Bu duygu çölünden, bu manevi cehennemden gelen intihar Eden için olumlu bir eylem haline gelir. Kendini ölüme zorlayıp, saçma doğal düzene insan iradesini empoze ederek onu fetheder.

Martin Eden Horatio Alger-Servet İncil’iyle donatılmış bir Amerikan edebiyatı için şok edicidir. Başka hiçbir roman insana bakış açısıyla bu kadar umutsuz, bu kadar boş ve korkunç değildir. Terminoloji ortaya çıkmadan çok önce London, Amerika’ya ilk varoluşsal anti-kahramanlarından birini kazandırmış, varoluşçu bir roman yazmıştır. Romanda 20’nci yüzyıl Amerika’sına dair fevkalade bir kendini tanıma ve öz-farkındalık vizyonu söz konusudur, tıpkı ölümünden hemen önce Eden gibi.

Yazar: Jonathan Harold Spinner

Çeviren: Gülşah Kartalkaya

Düzenleyen: Rumeysa Dilber

Kaynak: Scrapsfromtheloft

Leave a comment