İyi retorik nedir?

İyi retorik nedir?

Platon, ikna gücü yüksek olan ve duygulara hitap eden kişilere karşı şüpheci olmamız gerektiğini söylemiştir. Ancak, retorik topluma yarar sağlayabilir.

Filozofların retorik üzerine uzun zamandır süregelen bir münakaşası vardır: Felsefe, gerekçelere dayanarak gerçeğe atıfta bulunurken, retorik ise gerçeğe kayıtsız kalan ve sadece ikna etmeye yönelik bir faaliyettir. Platon genellikle bu görüşü savunur ancak, oldukça sıradan bir kanıdır. Platon’un kendisinin de kabul ettiği gibi filozofların kabul görmeleri için fikirlerini ikna edici yönde sunmaları gerekir ve bunu boşa çıkarmak yerine gerçeğe olan bağlılığımızı destekleyebilecek retorik kullanımlar öne sürülür. Etkili bir konuşmacının bir dinleyiciyi etkileme potansiyeli, demokratik siyasette şüpheci yaklaşımda bulunmamızda elverişlidir ancak, uygulanan retoriğin topluma hizmet edebileceğini de kabul etmeliyiz. Buradaki asıl soru, iyi retoriği kötü retorikten ayıran şeyin ne olduğudur.

Platon bu soruya oldukça yakından ilgiliydi. Doğruluk kaygısı, düşüncesinde hakim olsa da diyaloglarında retorikle ilgili esas veya en önemli sorunu bu değildir. Platon’un eleştirisini anlamak için, onu Atina’nın M.Ö. beşinci yüzyılın sonlarında Sparta’ya karşı Peloponez Savaşı’nı kaybetmesinin ardından, akranlarıyla paylaştığı ikna edici konuşmasını şüpheci bir bağlamda okumamız gerekir. Şehirdeki ölü ve kayıp sayısının fazla olması dışında bu hasar, Atina ruhu üzerinde derin bir etki yaratmıştır. Genelde Platon’un son eseri olarak kabul edilen Yasalar kitabında Atinalı ziyaretçisi şöyle diyor: “Neredeyse Atinalıların çoğu, konuşmayı sevdiklerini ve harika işler başardıklarını kabul ederken, Sparta’nın çok az konuşulduğu bir şehir olduğunu, Girit’in ise konuşmaktan ziyade daha çok kurnazlık peşinde olduğunu öne sürerler”. Atinalıların savaşı kaybetmesinde kuşkusuz pek çok faktör vardır, ancak her şeyden önce önemini vurgulayacağımız şey, Atina halkının kendilerinin karizmatik devlet adamları ve dönemin generalleri tarafından bir dizi tahripkar askeri eylem yürütmeye ikna edilmiş olmalarıdır. Savaş sırasında ve sonrasında birçok yazar – tarihçi, trajedi yazarı ve komedyen – ağıt yakacak olsa da yenilgilerindeki büyük etken Atinalıların ‘konuşma sevgisi’ idi. İkna etme potansiyeli güçlü olan bir konuşmacının konuşmasını, sırf tercih ettiğimiz siyasi bir partiyi tutmadığı için reddetmek yanlış olduğu gibi bize inandırıcı gelen her konuşmayı kabul etmemiz gerektiğini düşünmek de aynı şekilde yanlış olacaktır. Adolf Hitler’in 1920’ler ve 30’lardaki Nürnberg Mitingleri, Nazi Partisi’nin gücünü desteklemede ve Alman halkının görüşlerini etkilemede oldukça etkili propaganda araçlarıydı, ancak onun yeniden bir Almanya kurma yetisi, ülke için daha yıkıcı etkilere sahipti. Buradaki kural oldukça basittir: iyi retorik, ikna edici retoriğe indirgenemez. İkna etme eylemi genellikle retorikçinin gayesi olabilmektedir, ama eğer ki retorik birtakım sivil kuruluşa hizmet etmek ise birlikte çalıştığı insanların da işine yaramalıdır.

Platon, ikna edici bir konuşmadan etkilenen dinleyici kitlesinin ilgisine nasıl dikkat çekeceği yönelimi açık uçlu bir soru olduğundan, iknanın aslında retoriğin esas amacı olamayacağını gözlemleyen ilk kişiydi. Bu nedenle Platon, Gorgias ve Phaedrus kitabında retoriği farklı bir biçimde ele alır. Aynı zamanda, bu iki eser ikna edici bir konuşmanın ne zaman ve nasıl iyi bir retorik olarak nitelendirildiğine dair kapsamlı bir teori ortaya koymaktadır. Gorgias, klasik retoriğin bir eleştirisi olarak en iyi yorumlanmış halidir. Bu diyalogda Sokrates, klasik retoriğin esas amacının (doğrusunu söylemek gerekirse) ikna değil, dalkavukluk olduğunu öne sürer. Belirtmek istediği, ikna edici konuşma eyleminin genel olarak etkilerini, bir dinleyicinin zevklerini ve arzularını tatmin ederek gerçekleştirmesidir. Retorikçinin, burada bir dinleyicinin psikolojisini ele alarak, retoriğin faaliyet gösterdiği insanlar üzerindeki etkilerine yönelik bir şeyler söyleyebileceğine dikkatinizi çekerim. Bu görüşe göre, retoriğin amacı insanların bedensel hazlarını ve dürtülerini tatmin etme veyahut çoğaltma yetisine dayandırmaktır. Platon, genel olarak işleyişin böyle olduğu konusunda haklı olsa da retoriğin bir dalkavukluk biçimi olarak en iyi işlevi gördüğüne inanmamaktadır. Bir konuşmacı, insanların isteklerine doğrudan itirazda bulunmanın dışında bir izleyicinin yerleşik inançlarını güçlendirerek ve söylenmemiş korkularını dile getirerek belirli bir ilkeye veya bakış açısına yönelik tutumu en etkili şekilde kabul görülebilir. Aldatıcı olsa bile, bu inançların ve korkuların özümsenmesi izleyicide heyecan uyandırabilir.

Platon, dalkavukluk olarak gördüğü retoriğin başkalarında oluşturacağı devasa heyecanın farkındaydı. Örneğin Thrasymachus, Republic (Devlet) kitabında Sokrates’in baş düşmanı olarak bilinse de kendi döneminin önde gelen retorikçilerinden biriydi. Çoğunluğun ruhunu ayaklandırabileceği gibi ayaklananları, etkileyici sözleriyle bastırabilecek kadar da zekidir. Peki bu dalkavukluk muhabbeti tam olarak nedir? O halde, bir siyasetçinin seçmenlerinin isteklerine karşı etkili bir konuşma yaptığını varsayalım. Duygularımız bu şekilde onaylanıp doğrulandığında, yaşamış olduğumuz güçlenme duygusunu kimse inkâr edemez. Böylesine bir konuşma neden iyi bir retorik olarak nitelendirilmesin? Platon’un yanıtı, retorikçinin etkilemeye çalıştığı nesneye odaklanır: insan psikolojisine. Klasik retorikle ilgili sorunu, dalkavukluğu amaç olarak benimseyerek, tamamen insanlık güdüsünden yoksun bir anlayışı varsaymasıdır-yani, hepimiz doğamız gereği zevk peşindeyiz. Retoriğin doğasını incelerken, esas ilgilendiğimiz şey insan ruhunun doğasıdır.

Platon’un insan psikolojisi üzerine yaptığı açıklama çoğunlukla yanlış anlaşılmaktadır. Bilinenin aksine, akıl ve tutkuların zıt olduğu düşünülür. Aslında, Phaedrus kitabında vurguladığı gibi, bir insan için en iyi yaşam, akıl ve tutkuların bir bütün olarak birleştiği yerdir. Sokrates, dikkatini retoriğin bir sanat olarak nasıl verimli bir şekilde işleyebileceğine verir, ancak aynı zamanda Platonik külliyatta insan ruhunun en ayrıntılı portrelerinden birini geliştirir. Temaların uyumu düşünülerek yapılmıştır. Eğer klasik retoriğin kullanımı, Sokrates’in Gorgias’ta iddia ettiği gibi insan psikolojisine zayıf bir bakış açısı getirdiği için sanat değilse o zaman retoriğin ustaca kullanımı, insan psikolojisi açısından iyi bir görüşün temeline işlenmelidir. Retoriğin doğasını incelerken, Platon’a göre gerçekten ilgilendiğimiz şey insan ruhunun doğasıdır. O halde, insan ruhunun doğası nedir? Phaedrus kitabında Sokrates, ruhu genellikle canlıların kendi kendini harekete geçirebilme ilkesi olarak tanımlamaktadır. Daha sonra, savaş arabası alegorisinde, insan ruhunu farklı parçalara ayırmaya devam eder: İnsan aklını temsil eden, biri soylu, diğeri vahşi (rasyonel ve irrasyonel tutkuları temsil eden) iki atı yönlendirmeye çalışan bir savaş arabasıdır. Platon bu alegoride, doğamız gereği zevk peşinde olduğumuzu reddetmez. Şayet, bir insan olarak kendimizi teşvik edeceksek, doğamız gereği akılcılık yaklaşımını geliştirmemizin çok önemli olduğuna inanmaktadır. Peki, bunun nedeni nedir? Phaedrus kitabındaki asıl cevabı, sebep arayan kısmımızın, her birimizin bağımsız düşünceye girme potansiyeli olan bir insan olarak sahip olduğumuz gücü temsil etmesidir: kendimiz için yaşamak istediğimiz bir dizi ideal ve özlemleri anlamak ve takdir etmek aslında. Gerçekten de bu anlayışı geliştirme arzumuzu o kadar zorlayıcı bir güç olarak tasvir ediyor ki, onu en iyi erotik aşk kategorisi altında sınıflandırıyor.

Platon’un ikna edici konuşma hakkındaki görüşleri, modern sivil yaşamda retoriğin hakikatini anlamamızda bize yardımcı bir dizi araç sunar. Yapmış olduğu eleştirisi, her şeyden önce demokratik siyasetteki ikna etme potansiyeli güçlü bir konuşmacıya şüpheyle cevap verme eğilimimizi açıklamaktadır. Buradaki asıl sorun, bu şekilde ikna edici konuşmanın kullanılmasında değil, birçok etkili retorikçinin, bir dinleyicinin bağımsız düşünce gücünü yıkmasıdır. Mein Kampf (Kavgam 1925) kitabında Hitler, propagandanın doğru kullanımı hakkındaki görüşlerini kitapta açıklarken bu konuda oldukça açıktır: “Propaganda sanatı, tam olarak halkın hayal gücünü, duygularına hitap ederek uyandırabilmekten, ulusal kitlelerin dikkatini çekecek ve kalplerine giden yolun uygun psikolojik biçimini bulmaktan ibarettir.” Bu tam anlamıyla Platon’un retoriği dalkavukluk olarak ifade etmiş versiyonudur. Ayrıca, Platon’un eleştirisi, kötü retoriğin doğasını açıklamanın yanı sıra bizim için iyi retoriğin doğasını aydınlatmaya da yardımcı olmaktadır.

Bir ruha sahip olmak kendi kendini harekete geçiren bir şey olmaksa ve insan ruhunun kendi kendine hareketi için esas olan şey kendimiz için düşünme yetimizse, o zaman retoriğin ustaca kullanımı için bu yetenek özellikle geliştirilmelidir. Siyasi bir ortamda bu tür ikna edici konuşmacılarla karşılaştığımızda, alaycı bir şekilde cevap vermemeliyiz. Bunun yerine, bu tür karşılaşmaları memnuniyetle karşılamalıyız, çünkü bunlar, tutkularımızla aynı zamanda – ve hatta – anlamaya çalışma isteğimizin bize nüfuz olmuş halini yakalama fırsatıdır. O halde, günümüz yaşantısında bu tarz bir retorik mümkün müdür? Tüm retoriklerin sonunda, tek başına ikna etme potansiyeline sahip olduğuna ya da teslimiyetine boyun eğdiğine ve böyle bir hedefin bir izleyici kitlesinde bağımsız düşüncenin tanıtımına uygun olmadığına inanmaya hepimiz meyilliyiz. Maalesef, bu yanlıştır. Usta bir retorikçinin bu iki amaç arasında bir denge kurması gerekebilir, ama bunlar birbirleriyle alakasız değildir. Ancak, her zaman uzak durulması gereken bir tehdit vardır: Özgür bir düşünceye sahip izleyicinin, teslimiyete boyun eğdiğine yönelik bir retoriğin varlığıdır.

Modern çağda, insan ruhunun egemenliğine olan bu temel saygıyı korurken dinleyicilerini derinden etkileyen konuşmalar olmuştur. Bugün bile Amerikan hitabetinin bir modeli olarak kabul edilen Abraham Lincoln’ün Gettysburg Adress (konuşmasını 1863)’ını ele alalım. Üç tane kısa ve öz paragrafındaki konuşmasında, geçmişe, günümüze ve gelecekteki bir ABD’ye atıfta bulunuyor. Lincoln, Amerikan İç Savaşı’nda kilit bir dönüm noktasında savaşan ve ölenleri anmak için bir mezarlık adadı ancak konuşmaya başladığında, bunu neye ithaf ettiğini resmi olarak açıkça ifade etti: adanmışlık temasını daha genel olarak yansıtmak için:

87 yıl önce atalarımız bu kıtada, tüm insanların özgür ve eşit doğduğunu öne sürerek bir millet oluşturmuştur.

Konuşmanın geri kalanında, tüm Amerikalıların Declaration of Independence (Bağımsızlık Bildirgesi 1776)’de ifade edilen bu soyut önermeye olan bağlılığıyla izleyicinin içinde bulunduğu fiziksel alanın bağlılığını ustalıkla yan yana getiriyor: herkes için ideal olan özgürlüktür.

Siyasi bir retorik, aynı anda hem ikna edici olup hem de bağımsız düşünmeye teşvik edebilir mi?

Lincoln, ölüleri anmak için ‘tamamen elverişli ve uygun’ diyor, ancak konuşmasındaki retoriksel yaklaşımı oluşturan kısım, ‘daha açık bir söylemle, bu toprağı adayamayacağımızı – kutsallaştıramayacağımızı – kutsayamayacağımızı’ belirtiyor. Savaş alanında savaşanlar bunu zaten çoktan başarmıştı. Gelecek günler ve yeni yaşamlar peşinde olanlar için Lincoln, bunun yerine, kendilerini insan eşitliğine ve özgürlüğüne yönelik yeniden adamalarını istemektedir. Burada savaşanların şimdiye kadar hakkıyla ilerlettikleri yarım kalmış işlere yoğunlaşmak, yaşayanların görevidir. Bizden öncekilerin burada yarım bıraktıkları işlere yoğunlaşmamız bizim için oldukça faydalıdır -onuruyla ölenlerin kendilerini tamamıyla işlerine vermesi, bizim de bize bıraktıklarına adanmamızı– ölenlerin boş yere ölmediğini – bu milletin, Tanrı’nın buyruğu altında, yeni bir özgürlük doğuşuna hakim olacağına- ve halkın, halk tarafından, halk için yönetilmesinin, bu dünyadan bir yok oluşun gerçekleşmeyeceğine oldukça kararlıyız. Gettysburg Adress (konuşmasına)’a yansıyan duygusal ve aceleci tavrındaki cesareti, dinleyiciyi ABD’nin kurulmuş olduğu temeli göz önünde tutup düşünmeye sevk etmiştir. Konuşmanın ikna ediciliği, yalnızca bir izleyicinin içgüdülerini harekete geçirme ve ona mahkumiyeti aşılayabilme gücünden değil, aynı zamanda tipik Amerikalıların kendi ideallerinin tutarlılığı ve bu ideallerin uygulanması hakkında daha önce sahip olduklarından daha bilinçli düşünmelerini sağlama yeteneğinden gelmektedir. Seyircilerin dürtüleri açıktır, ama aynı zamanda (Platon’un söylemiyle) kendileri için düşünmeye yöneldikleri zaman kendi kendilerini harekete geçirirler.

Eğer bu doğruysa retoriğin, akıl ve argümanın saf bir haline bürünmüş varsayımının neden çok basite indirgendiğini anlayabiliriz. İyi retorik, felsefi argümandan farklı bir biçimde olsa da aklın işini de yapar. Platon, çağdaşlarının demokratik Atina’daki retoriği konusunda karamsar düşünmeye başlamıştır ve belki de akademisini bağımsız düşünce anlayışının gelişebileceği bir yer olarak kurmasının nedeni budur. Yine de o zamandan beri iyi bir retorik için beklentilerimizin daha umut verici olmasını -ya da en azından daha az şüpheci yaklaşmamız gerektiğini belirten zamanlar olmuştur. Bugün bizim için önemli olan soru şudur: ‘Hem son derece ikna edici olup hem de aynı zamanda bağımsız düşünceye teşvik eden siyasi bir retorikten söz edebilir miyiz?’ Bu retorik bir soru değildir. Eğer söz edemiyorsak, işte o zaman işin içinden çıkamayabiliriz.

Yazar: Tushar Irani

Çeviren: Ruhan Çoban

Düzenleyen: Erva Aksoy

Kaynak: Aeon

Leave a comment