“İslam Uygarlığı, İslamiyet öncesi dönemi ‘Cahiliye Devri’ olarak etiketleyen bir tarih yapılanması inşa ederek İslam’ı medeni olan her şeyin tek kaynağı gibi gösterdi ve bu yapılanmayı kendi tarihini yeniden yazmada öyle etkili kullandı ki Orta Doğu’nun halkları bölgenin geçmiş medeniyetlerine dair bütün bilgilerini kaybetti. Açıkça görülüyor ki bu yapılanma ideolojik olarak kullanışlıydı ve diğer birçok şeyin yanı sıra Orta Doğu’nun bazı kültürlerinde kadınların İslam’ın yükselişinden sonra değil de öncesinde çok daha iyi durumda oldukları gerçeğini başarıyla gizliyordu.”

Yukarıda belirtilen alıntıda, Harvard İlahiyat Okulu İslam araştırmacısı Leila Ahmed İslam öncesi Arabistan kadınının tarihinin elekten geçirilmiş versiyonunun arkasındaki sebeplerin altını çiziyor. ‘İslam’da Kadının Yeri’ kelimelerini Google’da aratmayı denerseniz beklendiği gibi milyonlarca sonuçla karşılaşırsınız. Daha zor olansa son 14 yüzyıl içinde kadınların İslam literatüründe nasıl ele alındıklarını (açık olmak gerekirse erkekler tarafından) bulabilmektir. Bu noktada bir şablon belirir. ‘İslam’da Kadının Yeri’ kelimeleri 20. yüzyılın başlarına kadar karşımıza çıkmazlar. Bundan öncesinde İslam âlimleri ‘Müslüman Kadının Vazifeleri’ ya da ‘Müslüman Kadınların [toplumsal] Rolleri’ üzerine yazmışlardır.

Bununla beraber, bu erken dönem âlimleri,yazarlar ve tarihçiler tarihi örnekler vasıtasıyla Müslüman kadınların İslam öncesi dönem kadınları gibi davranmamaları gerektiğini sıklıkla göstermiştir (İslam öncesi Cahiliye Devri). Örneğin; Muhammed peygamberin ölümünden birkaç yıl sonra genç bir Müslüman kadın: “Sanmıştım ki erkeklere helal kılınan bana da helal kılınmıştır” diyerek erkek kölesiyle beraber olmaya başladı. Davayı yargılayan Ömer bin Hattab kadını sertçe azarladı, Kuran’ın mesajına kasten yanlış anlamlar yüklediğini ve “cahilce” davrandığını söyledi (İslam öncesi dönemde kadınların yaptığı gibi). Başka bir deyişle Kuran erkeğe caiz kıldığını kadına da caiz kılmaz; kadın ve erkeğin hakları aynı değildir. Daha sonra kadının özgür bir erkekle evlenmesini ebediyen yasaklar. Bu hadise erken dönem âlimleri tarafından kadınların cinsel bağımsızlıklarını ve özgürlüklerini yaşamakta hatalı olduklarını ve ataerkil evlilik ve cinselliğin İslami modelinin meşru ve üstün olduğunu göstermek için kaydedildi ve kullanıldı.

Bu olaydan 11 yüzyıl sonrasına gidelim. Dünyanın eskiden Müslümanlar tarafından sömürgeleştirilmiş bir çok bölgesi (ki bu o yüzyıllarda İslam’da kadınla alakalı anlatıları şekillendirdi) Müslümanları geri kalmışlıkları ve kadını inzivaya çekmeleri sebebiyle hor gören Avrupalılar tarafından sömürgeleştiriliyordu. Bu İslam âlimlerinin acilen dünyaya İslam’ın aslında ‘kadının statüsünü yükselttiğini’ göstermesi gereken bir dönemdi. Gazzâlî’ninki gibi Müslüman kadınların eşlerine itaat etmeleri ve nasıl davranmaları gerektiklerini dikte eden, Müslüman kadınları daha otoriter ve şatafatlı ele alan bir ilmi tondan İslam’ın kadına muamelesine İslam öncesi dönemdeki kadınların ‘sadece bir mal’ olduğunu ve Kur’an’ın kadınlar kendilerini ‘İslam öncesi dönemin kasvetli karanlığından kurtarsınlar diye’ indirildiğini öne sürerek  bahaneler uyduran sonraki dönem âlimlerinin daha suçlayıcı tonuna geçiş yapıldı.

Bu sonradan gelen politik olarak şekillendirilmiş anlatılar hala okuduğumuz ve kullandıklarımızdır. İslam’ın Müslüman kadınların hayatlarını iyiye taşıdığını göstermek için İslam öncesi dönemde kadınların bir mal ya da köle gibi davranıldığı alternatif bir tarih yaratılmak zorundaydı. Refahlarını ilgilendiren her şeye dair kişisel izinleri, evlilik sözleşmesine taraf kabul edilemeyecek kadar önemsiz ve gereksiz görülüyordu. Bağımsızlıkları ve miras alma hakları yoktu, mülkiyet sahibi olamazlardı. Savaş zamanlarında ganimetin bir parçasıymış gibi davranılırlardı. Basitçe söylemek gerekirse, durumları ağza alınamayacak kadar korkunçtu. Kız çocuklarını öldürmek yaygındı. Putperest Araplar kız çocukları büyüyüp damatları olacak bazı erkeklerle evleneceği korkusuyla kız çocuklarını diri diri gömerdi.

Bu anlatılar sadece İslam öncesi Arabistan’daki “kadınların durumunu” örtmekle kalmadı, aynı zamanda Müslümanların İslam’ı “Dünya’nın bütün milletlerine yaymak için” yaptıkları toprak işgallerini meşrulaştırdı ki bu, İslam’ın varışı genel olarak Arap toplumuna ve özellikle kadınlara etkili değişimler getirdiği için yeni İslami yasaların en adil sistem olarak kabul edilmesini gerektirdi. Böyle yaparak, bu İslam kayıtları çağdaş savaş politikacılarının yaptığını yapıyor: “İslam’ın kadınları özgürleştirdiğini” söyleyerek görevlerini meşrulaştırmak.

İslam Öncesi Arabistan Kadınlarının Tarihi

Yakın zamanlarda, birçok Müslüman kadın İslam öncesi Arabistan kadınlarının tarihini araştırmaya başladı. Bu, Müslümanlar Medine’den çıktıklarında eski yaşam tarzlarının tümünü yok ettikleri için (tapınaklar, hayvan derilerine yazılmış putperest şiirleri, tanrı ve tanrıçaların putları vb.) kesinlikle kolay bir iş değildir ve İslam tarihinin kadınlar tarafından yazılmış neredeyse hiç kaydı yoktur. Bilmediğimizse İslami metinlerdeki, yeni düzeni kurmak için rivayet edilen raporlar ve birkaç arkeolojik buluntudur. Sonuç, eğer Arap kadınlarının durumu yalnızca bir maldan fazlası değildiyse, neden daha birçoğunun içinde bulunduğu Hatice bint Hüveylid, Hind bint Utbe, Esma bint Mervân, Lübna bint Hacer, Ümmü Cemil gibi kadınların varlığına bir gerekçe yokken, elimizde kadınlara ‘İslam’ın kadınları tamamen özgürleştirdiğini’ söyleyen kitapçıklar, internet bağlantıları ve kitaplar vardır?

Şu anda ulaşılabilir bütün kaynakları okuyarak, İslam’dan önce tek bir yasanın yokluğunda Arabistan’da kadın ve erkeklerin yaşamlarının hangi kabileye mensup olduklarına bağlı olduğunu görebiliriz. İslam kapsamlı yasalar oluşturmuş ve bazı kadınlar İslami yasalar altında daha fazla hakkın tadını çıkarıyorken, diğerlerinin haklarının ciddi bir şekilde azaltıldığı kesinlikle doğrudur. Ortaya çıkan son tablo daha dengeli, eşit ve adil bir hukuk sistemi olabilecekken, dini hukukun derinlemesine ataerkil bir formudur. Leila Ahmed’in kitabında yazdığı gibi (1991, syf. 60):

“Kadınların, İslam’ı oldukça depresif bir din olarak görmeleri, Muhammed’in torununun çocuğu Sukeyna’nın bir yorumuyla ortaya atılır. Kendisi bu kadar şenken kardeşi Fatma’nın neden bu kadar ciddi olduğu sorulduğunda sebebinin onun adının İslam öncesi dönemde yaşamış büyük büyükannesinden gelirken, kardeşinin adını İslami dönemde yaşamış anneannesinin adından alması olduğunu söyler.”

Dahası, İslam’a mensup bütün kadınların statüsünün eşit olmadığı da tartışılabilir. İslami hukuk felsefesi sınıfçılığı destekler ve Kuran aşağıda da görülebileceği gibi özgür ve köle kadınları ayırır.

İslamiyet öncesi dönemde zaten mevcut olan uygulamalar temelinde İslam’ın toplumsal cinsiyet eşitliği kurabileceği birkaç yol vardı. Kadınların İslam öncesi dönemde erkeklerle eşit muamele gördükleri, Muhammed, Hind bint Utbe’den kadınlar için farklı olan sadakat yeminini etmesini istediğinde Hind’in verdiği cesur yanıttan çıkarılabilir: “Vallahi, erkeklere sormadığın bir şeyi bize soruyorsun. Her hâlükârda, sana bunu vermek zorundayız.”[6] İslam âlimleri bazı “seçkin kadınların İslam’ın bağımsız hareket etme kapasitelerini tanımasının bir göstergesi olarak eşlerinden önce Müslümanlığa geçiş yaptıklarına” dikkati çekerler. Fakat bunun gösterdiği, eğer bağımsızlık statüleri çoktan oluşturulmasaydı erkek hısımları olmaksızın hiçbir zaman din değiştiremeyecek olan İslam öncesi kadınlarının bağımsızlığıdır. [7]

Evlilik

Hoyland, İslami hukukun ataerkil aile düzenini kurarken, İslam öncesi Arabistan’ın kadınlara diledikleriyle evlenme ve çocuk yapma yetkisini veren “anaerkil düzenlemeleri” tanıdığını göstermek için birçok örnek verir. (2003 syf. 129-131) Müslümanlar “İslam’ın kadınlara diledikleriyle evlenme hakkını verdiğini” iddia ederler fakat Müslüman kızların vasileri/babaları tarafından evlendirildikleri durumlar vardır. Örnekler şunları içerir; Ayşe’nin Muhammed’le çocukken evlendirilmesi (muhtemelen kendi bilgisi dışında), el-Müseyybb ibn Najaba’nın yeni doğmuş kızını kuzeninin oğluna vermesi, Muhammed’in kuzeni Zeyneb bint Cahş’la (görünüşe göre rızası dışında) evlatlığı Zeyd ibn Harise ile evliliğini ayarlaması vb. Böylelikle, İslam öncesi dönemlerde genellikle erkek vasiler kadınları evlendirse de, bu uygulama İslam’ın gelişiyle sonlanmadı.

Ayrıca, İslami hukuk kadınlara (bakire ya da daha önce evlenmiş) onları evlendirebilmek için erkek bir vasiyi gerekli kılar; örneğin Muhammed, Ümmü Seleme ile evlendiğinde onun ‘daha yaşlı bir dul’ olduğunu öğreniriz, ama peygamberle, oğlu Salamah “tarafından evlendirildiğini” neredeyse hiç okumayız (Ibn Hisham, 2010, syf. 793). Öte yandan, kadının yararına olan anayersel evlilik (Ahmed’e göre Muhammed’in kendi annesi Abdullah ibn Abdul Muttalib’le böyle bir evlilikte sözleşmişlerdi), İslamiyet öncesi muta nikahı (Robertson’ın kitabi Kinship and Marriage in Early Arabia’ya  göre Muhammed tek eşli kaldığı için Hatice ile aralarındaki bağlılık bu tür bir evlilik olabilir), anaerkil kabilelere mensup kadınlar tarafından uygulanan erkekle çok eşlilik gibi evlilik türleri kazınıp atılarak kadına evlilikte otorite sağlayan bazı birliktelik türleri İslam tarafından ataerkil düzenle değiştirildi. (bkz. Ahmed, 1986, syf. 667)

Fatima Mernissi’nin deyişiyle (2011) İslam tarafından yasaklanan çok erkekle evlilik, erkekleri aşağılıyordu, kadınları değil.

‘Kadının on erkekten daha az bir toplulukla, ya da limitsiz sayıda partnerle ilişki kurabildiği çok eşli evlilikler erkekleri sanki hayvanlarmış gibi bir anonimliğe indirgedi. Baba olmak, kadının cinsel arzularını sadece kocasının vücudunu kullanmakla kısıtladığından nadir bir ayrıcalıktı, zira çocuklar genelde annenin kabilesine aittiler.’

Baba’nın bilinmezliği, bir erkeğin rolünün geçici bir cinsel obje ve sperm donörü olduğu anlamına geliyordu. Kadın çocuğu doğurduğu ve yetiştirdiği için merkezi bir rol oynardı. İslam öncesi dünyada uygulanan şekliyle kadının çok eşliliği Müslüman yazarlar tarafından genellikle zina gibi yansıtılır fakat Robertson’a göre(1907): “çocukların gayrimeşru olmadığı ve annenin iffetsizliği yüzünden gözden düşmediği yada cezalandırılmadığı bir durumda bu terim açıkça uygunsuzdur.”

Boşanma

İslam’ın kadın ve erkek arasında güç dengelerini değiştirdiği diğer bir alansa boşanmadır. İslam öncesi dönemde kadınları boşama hakkı genelde erkeğin elindeyken, kadınların eşit haklarla eşlerini reddettiklerini gösteren kayıtlar mevcuttur.

‘İslam öncesi dönemdeki bazı kadınların eşlerini reddetme hakkı vardı ve bu reddetmenin şekli şöyleydi: eğer bir çadırda yaşıyorlarsa onu tersine çevirirlerdi. Yani kapı doğuya bakıyorsa artık batıya bakardı. Erkek bunu gördüğünde reddedildiğini bilirdi ve içeri girmezdi.’

Yukarıdaki kayıt İslam’ın kadınlara boşanma hakkı verdiği iddiasını reddediyor, ki bu iddia gerçeklere dayandırıldığında yanlıştır çünkü Müslüman bir kadın eşini boşayamaz, eşi tarafından boşandırılmayı dilemesi gerekmektedir. Eşitlik seçeneği, ‘tahkim yoluyla boşanma’ yasasını hem erkek hem kadın için yapmakla olurdu. Bunun yerine kadın boşanmayı üçüncü bir kişi (khul) aracılığıyla dilemek zorundayken, erkeğin sözlü beyanıyla bile bağımsız olarak eşini reddetmeye tam hakkı vardır.

“İslam boşanma kararını sadece erkeğe bırakarak kadının boşanma haklarını daha da kısıtlamıştır. Şimdiye kadar Müslüman ülkelerde boşanmak için mehir bırakma uygulaması devam etmiş olsa da artık kadına boşanmayı garantilemiyor, kadın mehir bırakmaya hazır olsa bile erkeğin boşanmayı reddetmeye hakkı vardır. Sadece çok kısıtlı durumlar (erkeğin 4 yıldır kayıp olması, ya da cinsel iktidarsızlığa sebep olan ekstrem fiziksel bozukluklar gibi) kadına, kadıdan boşanmayı dileme hakkını verir. Yine de, son karar kadıya kalmıştır.”  [9]

Bu eşitsizlik, Müslüman kadınlar boşanabilmek için yıllarca beklerken[11], Müslüman erkeklerin mesaj vasıtasıyla boşanabildiği[10]modern zamanlardan daha açık olmamıştı, ki bu bir çadırın girişinin yönünü değiştirmenin hiç şüphesiz İslam öncesi dönem kadını için yetki verici olduğunu açıklığa kavuşturuyor!

Başlık Parası

İslam ayrıca, İslami evliliği ‘otorite evliliğine’ çeviren başlık parası uygulamasını devam ettirmiştir ( Mehir ya da Sadaq). Mehir ya da Sadaq İslam’da erkeğin, kadınla beraber olabilmek için ödediği bedel olarak açıklanır (gülünç bir şekilde buna ‘thaman al bud’a’ yani vulvanın ücreti denir (İmam Şafii; bkz: Ali, 2006 syf. 4). Fakat; İslam’dan önce bazı kadınlar, kadının  evinde yaşamakla mükellef erkeklerle evlilikte sözleşebiliyorlardı. Bu gibi evliliklerden olan çocuklar kadınla kalırlardı ve ailesiyle eşi kadın öldüğünde ondan miras alamazlardı. Muhammed’in yaşam öyküsünü yazan bazı erken dönem yazarlar Hatice’nin evlilikleri üzerine Muhammed’e 4000 dinar ödediğini iddia eder. Bu Robertson ve Leila Ahmed gibi araştırmacıları, aralarındaki İslam öncesi evliliğin Muhammed’i Hatice’nin evinde yaşamaya ve Hatice yaşadığı süre boyunca tek eşli olmaya mükellef kıldığını yorumlaya itmiştir (ayrıca ölümü üzerine hiç miras almamıştır). İslam’dan sonra erkeklerin tek eşli olmasına gerek duyulmuyordu ve karşılayabildikleri kadar cariye ve 4 eş alabiliyorlardı. Öte yandan kadınların çok eşli olması yasaklandı. İslam âlimleri (sayısız cariyeyi dikkate almayarak!), İslam’ın erkeklere 4 eş iznini verip, dünyada limitsiz kadınla evlenmeyi durduran ilk din olduğunu açıklarlar. Bunun doğru olmadığını biliyoruz. İslam’dan 500 yıl daha önce, Hinduizm üst kast olan Brahmanlara 4 eşi müsaade eden yasayı çoktan oluşturmuştu.

(Baudhayana Prasna I, Adhyay 8, Kandikka 16[12]).

Dolayısıyla, İslam’dan önce çok eşliliği kısıtlayan dini sistemler mevcuttu ve benzer modeller, kadının değerini alınmış mala indiren ‘thaman al bud’a’ uygulamasını sonlandırarak her iki cinsiyet için de tercih edilen eşit derecede tatmin edici bir evlilik modeli dahil, Müslümanların benimsemesi adına mevcut olmalıydı. Sadaq ve mehire ‘vulva bedeli’ yerine ‘tatlı bir hediye’ diyen modern İslami söylemlerde bunun üstünde durulmaz. Mehir ve sadaq İslami söylemlerde birbirleri yerine kullanılmış olsa da İslamiyet öncesi dönemlerde mehir gelinin erkek vasisine, sadaq geline verilirdi. İslam’dan sonra erkeğe ‘kadının özel bölgelerinin tadını çıkarma hakkı’ veren ödeme olarak kalsa da mehir ya da sadaq direkt olarak geline verilir ve onun mülkiyeti olur. Fakat erkek kadının vulvasını mehir yoluyla satın aldığından kadın tek eşli ve eşine sadık olmak zorundadır; eğer değilse mehiri geri alabilir. Eğer erkek kadını artık istemezse, ödediğini ‘elde ettiği’ için mehiri tutmasına izin verip kadını boşayabilir. Eğer kadın boşanmak isterse, ‘salınmak/özgür bırakılmak’ için mehiri geri öder.

İslam Öncesi Kadınların Oynadığı Sosyal Roller

İslam öncesi dönemde anne ve eş olmak kadınların oynadığı tek rol değildi. Kadınlar yazıtlar yaptırmış, kendi tanrılarına tekliflerde bulunmuş, idari görevli görevini görmüş, ölen kocalarının amirlik rütbesini üstlenmiş ve kamu binalarıyla beraber mezarlar inşa etmişlerdir. (Hoyland, syf. 132; ayrıca bkz. Al Fassi, 2001, syf. 48-55) Bu tarihçileri son aktivitenin “önemli derecede finansal bağımsızlığı” gösterdiğini iddia etmeye sürükler (Ibid). Ahmed ayrıca açıklıyor ki: “Cahiliye Devri kadınları keşiş, kahin, tanrı elçisi, savaşta katılımcı ve savaş alanında hemşireydiler. Korkusuzca açık sözlü ve erkeklerin cüretkar eleştirmenleriydiler, zorlu erkek rakipleri hedef alan hiciv şiirlerinin yazarlarıydılar, bazı belirsizliklerde Mekke’deki en kutsal türbenin anahtarlarının bekçileriydiler, erkekleri içeren ayaklanmalarda isyancı ve liderdiler, istekleriyle evlilikleri başlatan ve bitiren bireylerdiler, İslam’ın bu özgürlüğe dayattığı limitleri protesto ettiler ve İslam böyle bir etkileşimi yasaklayana kadar toplumunun erkekleriyle özgürce kaynaştılar.” (1992 syf. 62)

Dahası Müslümanlar, “savaş dönemleri boyunca” kadınlara ganimetin bir parçasıymış gibi muamele edildiğini iddia ederlerdi. Basitçe söylemek gerekirse durumları ağza alınmayacak kadar kötüydü. Fakat bu İslam’da da devam etti.

Bureyde anlatıyor: “Peygamber, Ali’yi Hums’u (ganimetin beşte biri) getirmek için Halid’e yolladı. Ben Ali’den nefret ederdim. Ali duş almıştı (Hums’dan bir köle kadınla birlikteliğinden sonra). Halid’e dedim ki: ‘Bunu görmüyor musun?’ Peygambere ulaştığımızda ona bundan bahsettim. ‘Ey Bureyde! Ali’den nefret mi ediyorsun?’ dedi. ‘Evet’ dedim. ‘O Hums’dan daha fazlasını hak ettiği için mi ondan nefret ediyorsun?’ dedi.”

Miras

Benzer bir şekilde, miras konusunda Müslüman yazarlar İslam öncesi Arabistan’da kadınların mahrum bırakıldıkları miras ve mülkiyet haklarını İslam’ın başlattığını sıklıkla belirtirler. Hatice’nin miras aldığını ve sahip olduğu zenginliği okuduğumuzdan bu basitçe yanlıştır ve hadislerdeki birçok açıklamaya ters düşer. Kabe anahtarının koruyucuları olmakla görevlendirilen iki kadın olan Sulafa ve Hubba’yı bile okuduk. Mekke saldırıya uğradıktan ve Müslümanlar Kabe’yi işgal ettikten sonra asla olmayacak bir şeydi bu. Kadınlar bir daha asla Anahtarın Koruyucuları olabilecek halefler haline gelmedi. Şu anda kadınların eskiden miras alabildiğini ve bu mirası dilediklerine bırakabildiklerini biliyoruz (Mekkeli Müslüman bir kadının araştırması aracılığıyla). Kadınların yakın akrabalarına haklarını bahşedenler olmaları miras ve mülkiyet haklarının yasal gücünü gösterir. (Al Fassi, 2001, syf. 55)

Peçe

Modern Müslüman çevrelerde, İslam’dan önce kadınlar çıplak gezindiğinden peçenin cinsel ilgiden bir kurtuluş, kadını yücelten feminist bir seçim olduğunu görürüz. Bu iddialar tamamıyla doğru değildir. Sınıfçılık, İslam öncesi Arabistan toplumunda var olmuştur. Üst sınıftan özgür kadınlar “cinsellikleri ve üreme kabiliyetleri bir erkeğe ait olduğundan” (Ahmed, 1992, syf.12) vücutlarını, yüzlerini bile kapatırlardı. Bu İslam’da da devam etti. İşçi sınıfına mensup kadınlar ve köle olan kadınlar kendilerini kapatmazlardı. Doğrusu, kölelerin kendilerini kapatmaya izinleri yoktu ve özgür kadınlar gibi davranmaya çalıştıklarında cezalandırılırlardı. Bu da İslam’da devam etmiştir;

Ömer, onları kapalı gördüğünde Anas ibn Malik ailesinden olan köle kadınlara vurdu. Dedi ki: “Başınızı açın ve özgür kadınlara benzemeyin.”  – Abd al-Razzaq al-Sanani (d. 211 AH/826 CE) Al-Musannaf

Bunun gibi olaylara dayanarak “ilerleyen yüzyıllarda hukukçular Müslüman köle kadınların başları açık ibadet etmesine ve kamusal alanlarda üstsüz gezmesine izin verdi. Köle kadınların avret yerleri (günahlardan kaçınmak için kapanması gereken yasal olarak betimlenmiş bölge) erkeklerinkiyle aynı oldu, göbekten dizlere kadar.” [15] Ünlü tarihçi Ronald Segal’ın kitabı İslam’ın Siyahi Köleleri, İslam tarihi boyunca tıpkı İslam öncesi dönemlerdeki gibi özgür kadınlarla köle kadınların farklı muameleler gördüğüne dair spesifik detaylar veriyor. (2001, syf. 13-65)

Çocuk Öldürme

İslam öncesi dönemlerde kız çocuklarının öldürülmesi Müslümanların, kadınların “İslam öncesi dönemin kasvetli adaletsizliğinden kurtarıldığını” kanıtlamakta kullandıkları bir diğer noktadır. Kuran’ın çocukların diri diri gömülmesini kati surette yasakladığı ve hiç değilse Arabistan’da bu uygulamayı çabucak ortadan kaldırdığı kesinlikle doğrudur (Kuran, 6:151: 17:31) Fakat bu uygulama zaten hiçbir zaman yaygın olmamıştır ve Kuran sadece kız çocuklarının değil, kız ve oğlan çocuklarının diri diri gömülmesini yasaklamıştır. Çocukların diri diri gömüldüğü kabileler, kız ve oğlan çocukları arasında bir ayrım yapmazdı. Bazı kabileler çocuklarını tanrılarını memnun etmek amacıyla öldürürdü. Muhammed’in dedesi Abdul Muttalip, en yüce tanrısına 10 oğlu olursa birini kurban edeceğine dair yemin etti. Daha sonra adı kehanet oklarıyla seçilen Abdullah’ı (Muhammed’in babası) kurban etmekte mecbur kaldı. Fakat Abdullah kadın bir kahinin yönlendirmesiyle kurtarıldı. (Ibn Ishaq, syf. 66-68). Daha fakir kabileler sefalet korkusuyla çocuklarını öldürürdü. Sürekli diğer kabilelerle savaş halinde oldukları için erkeklerin kız çocuklarını öldürdüğü Tamim adlı bir kabile vardı ve bu kabilenin erkekleri kızlarının esir alınıp cariye olarak kullanılmasından korkardı. Gel gör ki Kuran çocukların öldürülmesini yasaklayıp kız çocuğunun doğumuyla ilişkilendirilmiş üzüntü ve korkuya atıfta bulunurken, savaşlarda kadınların esir alınmasını ve köleleştirilip cariyeye çevrilmelerini asla yasaklamadı. Garip bir şekilde, İbn Haldun ve İbn Sina gibi ünlü İslam âlimleri “Siyah milletler bir kuralmışçasına köleliğe itaat eder çünkü onların aptal hayvanlarınkine benzeyen özellikleri vardır.” diyerek  Afrikalıların köle olarak alınmasını meşrulaştırmışlardır. (Ibn Haldun, Segal, 2001: 49) Benzer bir şekilde, Muhammed İdrisi, Nübyeli cariyelerin çekicilikleri adına şöyle yorum yapmıştır: “Onların kadınları üstün güzelliktedir. Sünnetlidirler ve hoş kokarlar. Bütün siyah kadınların içinden yataktaki zevk için en iyisi onlardır.” (Ibid, syf. 50). Böylelikle, kadınların köleleştirilmiş cariyeler olarak aşağılanması İslam tarafından yasaklanabilecekken, ki Tamim kabilesi kız çocuklarını bu korkuyla öldürürdü, sadece bu uygulamayı devam ettirmekle kalmadı aynı zamanda erken dönem İslam âlimleri tarafından da meşrulaştırıldı.

Sonuç

Bu makalede iki argüman tartışılmakta: 1) İslamiyet öncesi Arabistan’da kadınların durumu hangi kabilenin mensubu olduklarına bağlıydı. Bütün kadınlara kötü muamele edilmiyordu, işin aslı bazıları İslamiyet sonrasından ziyade öncesinde çok daha yetkiliydiler. Bu kayıtların hepsi İslami kaynaklarda bulunmaktadır. 2) İslam, kadınlara ilişkin yasaları oluştururken önceden var olmuş ve kadına yetki veren kültürel gelenekleri seçmedi. Görünen o ki kadınlar için bir tür merhamet çabasına girse de kadınlara yönelik İslami yasalar mütemadiyen erkeklerin yararına şekillendirilmiştir ve bu yasaların çoğunun odağı İslam’ın babalık sıfatına neredeyse saplantılı ilgisini tatmin etmek olmuştur. Müslüman cinsiyet eşitliği savunucuları erken dönem erkek âlimlerinin kasten Kuran’a yanlış anlamlar yüklediğini ileri sürer fakat bütün dayanakları İslam’ın kasvetli, acımasız İslamiyet öncesi dönem karanlığında yaşayan kadınları geliştirdiği inancına bağlıdır. Bu varsayımları olmadan (yanlış bir inanış olduğunu gördük) bütün argümanları un ufak olur. Bazı Müslümanlar şunu fark etmeye başladı bile:

“Daha da ikna oldum ki eğer Müslüman kadınlar Kuran metinlerinin kendileri için zararlı olan anlamlara geldiği durumları kabullenirlerse, bu anlamlarla daha dürüstçe, kendilerine özür dileyen açıklamalara başvurmadan veya metinden eşitlikçi anlamlar çıkarmaya zorlamak için yorumlayıcı manipülasyonlara danışmadan baş etmeye başlamalıyız. Dahası, Kuran’ın vahiy ve tanrısallığının niteliklerini köklü bir şekilde yeniden düşünmeye başlamamız gerektiğine sıkıca inanmaya başladım.” Hidayatullah (2014, syf. viii).

Günümüzde giderek daha fazla sayıda tarihçi İslamiyet öncesi kadınların durumunu bir kez daha gözden geçirdikçe, İslam âlimlerinin, Kur’an’ın vahiy ve tanrısallığının özünü tekrar gözden geçirmeksizin, İslam’daki sözde cinsiyet eşitlikçiliğini savunmaları son derece zor hale gelecektir.

 

Yazar: S. B. Zaki

Çevirmen: Aysu Sultan Yankaş

Kaynak: http://www.arabhumanists.org/arab-women-pre-islam/