New  York Times’a özel. 19 Eylül 1964.

 

LONDRA, 18 Eylül—İrlandalı oyun yazarı Sean o’Casey kalp krizi nedeniyle akşam Toruquay’de hayatını kaybetti. 84 yaşındaydı.

Uzun yıllar İngiltere’nin güneybatı kıyısındaki bir tatil köyünde yaşadı.

Ülkesi İrlanda’dan uzun süredir sürgünde olan oyun yazarı bir bakım evine götürüldükten kısa bir süre sonra, akşam saat 07:00 civarı öldü.

Naaşı yakılacak ve cenaze töreninin detayları yarın duyurulacak.

Sean O’Casey yoksulluğun acısı ve insanlığın sevgisinden, özgürlüğün coşkusunu seslendiren ve manevi yoksulluğu deviren tiyatro ve nesir şiir eserleri yarattı.

Dublin’in gecekondu mahallelerinin kasvetli sokaklarında ve tuğladan yapılmış iki katlı kutularda geçen ilk zamanlarından Toruquay’in kırmızı toprağı ve tuzlu havasının içinde gönüllü İngiliz sürgününde geçen yaşlılık yıllarına kadar, bu sıska ve ateşli yazar insanlığın haysiyetine olan inancını asla kaybetmedi.

Davası için kavga etmeyi de kucak açmayı da reddetmedi. Fakat tıpkı oyunlarında, denemelerinde, mektuplarında ve otobiyografik çalışmalarında dönen kargaşalı ve tutkulu cümleleri gibi o mantıktan çok şiirle, beli büken araştırmalardan çok omuz kabartan kahkahalarla ilgileniyordu.

Yıpranmış tüvit ceketi, piposu, beyaz saçları, münzevi yüzü ve çelik çerçeveli gözlükleriyle fakir köy papazına benzeyen Bay O’Casey 80’lerinde bile her zamanki gibi sıcak bir şekilde genç yazarlara “hayatın avaz avaz bağırmasından, zehrinden korkmamalarını;, hayatın nezaketinden, yiğitliğinden, acısından ve kabadayılığından şüphe duymamalarını” söylemeye devam etti.

Oyunlarıyla isyanları alevlendiren, hicivleriyle papazları ve ateistleri kızdıran adam o zamanlar neredeyse kördü. Yine de gençliğin kıpır kıpır enerjisinin peşindeydi ve sokak ve barların kahkaha ve kavgalarının tadını çıkardı.

“Sanatçının yaşamı,” diye tavsiye etti, “ hayat nerdeyse, ne fildişi kulede ne de beton sığınakta bulunan aktif hayat nerdeyse orda olmalıdır; o dışarıda olup her şeyi dinlemeli, her şeyi izlemeli daha sonra bütün bunlar hakkında düşünmelidir.”

En ateşli hayranlarının arasında bile O’Casey’in yanılmazlığını sürekli olarak sorgulayan birçok kişi vardı. Mesela, kişisel özgürlük konusundaki tutkusunun Kremlin’in baskısıyla uzlaşmaz olduğunu işaret ederek Sovyet Birliği’ne olan sürekli desteği için onu ayıplıyorlardı. Ama o inatla, propaganda olduğunu belirttiği aşağılayıcı bilgileri reddederek inancına sarıldı.

Aslında, o siyasi ideolojiler konusunda oldukça kararsızdı. Mesela bir keresinde, 1950’lerin başında, Amerikalı bir ziyaretçiye “Birleşik Devletler’de milyonlarca komünist var” dedi. Cumhurbaşkanı Franklin Delano Roosevelt ve ona oy veren herkes komünisttir diye açıkladı. Bir komünist dedi yazar “insanlığa yardım etmeye çalışan herkestir.”

Keskin Niteleme

Ama yine de, O’Casey’nin yazdıklarıyla sorunu olanlar bile onun nesirindeki güzellikten şüphe duymuyorlardı. Nitekim, uluslararası üne sahip oyunları “Silahşörün Gölgesi”, “The Plough and the Stars”, “Juno and the Paycock” ve “Kapılar İçinde” seyirciler ve eleştirmenler arasında fırtınalar koparsa da, çok sonraları İngilizce konuşan dünyada muhteşem satırlarından, keskin nitelemelerinden ve sağlam mizahından dolayı binlercesi tarafından okundu.

Bazen eleştirmenler Bay O’Casey’in çalışmalarının biçimi konusunda kılı kırk yarıyorlardı, özellikle de “Kapılar İçinde”, “Cock-a-Doodle Dandy” ve “Purple Dust” gibi oyunlarındaki sembolizm konusunda. Fakat Bay O’Casey’nin yazılarındaki hüner, imgeler ve ateşin altında ezilmişlerdi, özellikle de 1939’dan 1955’e kadar olan,“I Knock at the Door”, “Pictures in the Hallway”, “Drums Under the Window”, “Inishfallen Fare Thee Well”, “Rose and Crown” ve “Sunset and Evening Star” adlı altı otobiyografik kitaptakiler altında. Bir eleştirmen O’Casey’nin tarzına “retoriğin harika ve güzel bir gelgiti” demişti.

Bay O’Casey çalışmalarının ve eserlerinin onu “buruşuk boynuzlu bir inek tarafından fırlatılmış ama yine de savunma ve ileriye doğru bir hamle için debelenen bir adam gibi paramparça yaptığını” söyledi.

Bay O’Casey’nin öfkesinin yakıcı hakaretini hiç hissetmemiş olanlardan bazıları, onu Broadway’e veya West End’e taşıyan, onu her zaman Dublin’in O’Connell Sokağı’nın bir parçası yapan nezaketinden, yumuşak, lirik sözlerinden sıcak bir şekilde söz ederlerdi. Çocukluk şakalarını hatırlattığında ya da Astor Hanımlarda “katı gümüşle beslenip stadyum gibi bir odada uyuyarak” geçirdiği bir hafta sonunu anlattığında haykırırlardı.

Fakat Bay O’Casey sevmediği kişilere farklı bir yönünü gösterirdi. Mesela bir adam şunları yazdı:

“O acınacak bi figürdü. Biriyle konuştuğunda, o kişinin yüzünü tükürükle lekelerdi. Boynu için çok büyük olan yakasının arkasını sürekli dürten, belinin üst kısmında rahatsız edici bir şeyler arayan meraklı bir işaret parmağı vardı; ateşe atılması gerekirken sonunda ulusal kütüphaneye verilen korkunç günlüğüne gereksiz kelime yığınları eklerdi.

Katolik Kilisesi’ne Saldırı

Bay O’Casey sözlü tartışmalarında sadece bireyleri değil grupları da ele alırdı. Ateistlere “Tanrı’dan kurtulmaya çalışırken O’nu tahtına daha sıkı bir şekilde diken kişiler” derdi. Vaizlerin de “ Tanrı’nın yüceliklerini alayla kutlayan kişiler” olduğunu söylerdi. Örgütlü dine olan kızgınlığında oldukça genel olmasına rağmen, özel saldırılarda Roma Katolik Kilisesi’ni seçti.

Hedefinin önemi sadece başka bir zorluktu. O, en etkili İrlandalı gazetecilerden biri olan George Russel’ı (“A.E.”) “senin ürünün oradan oraya atlayan, kontrolsüz entelektüel kışkırtma, şişkin bir saçmalık kütlesidir” diyerek suçlamıştı.

İrlandalıların özgürlüğü uğruna neredeyse hayatını kaybedecek olmasına rağmen, Bay O’Casey ilk İrlanda Cumhurbaşkanı Eamon de Valera hakkında dedi ki: “Kuru ve donuk sesinde İrlanda rüzgarı, su, halk şarkıları veya kuş sesleri var gibi görünmüyordu.”

Özellikle kötü bulduğu edebi fikirlere saldırmakta acımasızdı. Nitekim, 1930’ların başında dramaya olan gerçekçi yaklaşım genel bir beğeni alınca şunları yazdı: “Tiyatronun güzelliği, ateşi ve şiirselliği sahte gerçekçiliğin fırtınasında kayboldu. Bırakın da gerçek kuşlar havada uçsun; gerçek hayvanlar ormanlar dolaşsın, gerçek balık suda yüzsün ama izin verin tiyatrodaki sanata sahip olalım. Gördüğümüz ve işittiğimizden daha derin bir hayat var ve asıl önemli ve ölümsüz olan hayat budur. Yani sözde gerçekçiliğin canı cehenneme, çünkü o hiçbir yere götürmez.”

Bay O’Casey’in zor yolu neredeyse 30 Mart’ta, doğduğu Dublin’de başladı. Çocukken babası öldü. Gözleri iyi görmüyordu ve ona göre öğretmenlerinin güçlü sadist duyguları vardı. Kız ve erkek kardeşi gençken öldü. 14 yaşındayken işçi olarak çalışmaya başladı.

Yoksulluk yüzünden aşağılanmış, Katolik bir şehirde Protestan bir isyancıydı, en büyük tesellisi edebiyattı. Kitap çalardı. Shakespeare’e olan sevgisi onu tiyatro yazmaya iten kuvvetlerden biriydi.

12 saatlik el işçiliği ve İrlanda isyanının planını yapmakla geçen geceler arasında, Bay O’Casey Dublin’deki yoksulların açlık, ızdırap ve vahşetini iyi bir şekilde değerlendirdi. Bir noktada, hastaneden bir sadaka hastası olduğunda, en canlı hatırası yiyeceğin her zamanki öğünlerinden çok daha iyi olduğuydu.

Amatör tiyatroların bazı güçlü zevklerinden sonra genç adam, yazmanın gördüğü, duyduğu ve dünya hakkında düşündüğü şeyleri ifade etmenin yolu olduğuna karar verdi. Abbey Tiyatrosu, birkaç oyunu reddettikten sonra 1925’te “The Shadow of a Gunman”i kabul etti.

Seyircide oyuna karşı küskünlük vardı, “Juno ve Paycock”a karşı daha da çok. 1926’da orada “The Plough and the Stars” açıldığında bir isyan patlak verdi. Ancak, gösteriler ve kargaşaların ortasında, oyun yarıda kesilmiş olsa da, bir muhabirin o tiyatroda “en büyük alkış” olarak nitelendirdiği şeyle bitti.

İrlanda’dan Sürülmek

O zamana kadar, O’Casey’nin tartışmaya eğilimli oluşu onu sadece Abbey Tiyatrosu’ndan değil, aynı zamanda İrlanda’dan da sürdü. Tiyatronun yönetim kurulu “The Silver Tassle”ı reddetti. Öfkesinden dolayı yazar, yönetim kurulu üyesi ve büyük saygı duyduğu bir adam olan W. B. Yeats’i bile azarladı.

Bay O’Casey çoğu zaman vatan hasreti çekmesine rağmen asla İrlanda’ya dönmedi. Ancak Londra, oyun yazarını şahlandırdı ve hatta onun zayıf yönlerini tolere etti. Örneğin, balıkçı  yakalı süveterini tercih ederek resmi bir ceket giymeyi reddederdi. Resmi bir ceketin, sadece tabut için uygun olduğunu söylerdi.

1927’de Eileen Reynolds’la olan kilise düğününde bile süveterini giydi. O, Carey ismini kullanan İrlandalı bir kadın oyuncuydu. İki oğulları ve bir kızları oldu.

Bay O’Casey, muazzam itibarına rağmen oyunlarından ya da kitaplarından çok az para kazandı.

Bir O’Casey Dirilişi

1956’da, New York’ta bir O’Casey dirilişi başladı. Genç bir aktör ve yazar olan Paul Shyre,  O’Casey otobiyografilerinin ve az bilinen oyunlarının uyarlamalarını yazdı ve üretti.

“I Knock at the Door”, boş bir sahnede okumalarla yapıldı ve hem Broadway’de hem de Broadway dışında 1956 ve 1957 yıllarında ünlüydü. 1956’da “Pictures in the Hallway” ile benzer bir başarı yakaladı.

“Purple Dust“ için 1957’de Green Village’daki Cherry Lane Tiyatrosu’nda 480 performans sergilendi. “Red Roses for Me”, 1956 Ocak ayında yok sattı.

“Juno and the Paycock”ın 1958’de Marc Blitzstein tarafından yazılmış bir müzikal versiyonu hazırlandı.

O’Casey’nin “Drums of Father Ned”i 1958 yazında Dublin Tiyatro Festivali için seçilen oyunlardan biriydi, fakat Mayıs ayında geri çekildi. Tıpkı Samuel Beckett’in bir oyunu ve James Joyse’un “Ulysses” draması gibi. Dublin’deki Roma Katolik Başpsikoposluğu bunları ve bazı diğerlerini onaylamadı.

O’Casey’in buna tepkisi tipikti.  Bütün oyunlarının yapımını İrlanda Cumhuriyeti’nin her yerinde yasakladı.

Yasak, hayatının geri kalanında da etkiliydi, ancak zaman zaman onu kaldırdı.

O’Casey yasağın ardındaki hislerini 5 Ocak The New York Times’da bir makalede açıkladı.

Şöyle yazdı:

“İrlanda’da sıkıntılı bir hayat yaşadım. Gençliğimde vücudum için, yetişkinliğimdeyse ruhum için zorlu zamanlardı. Gençlik yıllarımın güç zamanları bana nasıl savaşacağımı öğretti. Eğer bu karakter o zaman gelişmeseydi ya köle olurdum ya da yalaka.

“Yani beni söz dinleyen biri haline getirmek için bulunulan bütün agresif girişimlere karşı nasıl direneceğimi öğrendim ve en sert muameleye aynı şekilde karşılık verebilirdim. Bu yetenek (kazanılmış bir yetenek) zorlu çalışma dünyasında olduğu gibi düşünce dünyasına eriştiğimde de içimde kaldı – zaman zaman, olmayan yerlerde saldırılar görüp savaştığımdan korkuyorum.

“Gerçekten, ben Adem olmuştum. Onu ve Havva’yı Cennet Bahçesi’nden süren meleğin ateş kılıcıyla direnmem gerektiğini düşünüyordum.”

Genişletilen Yasak

Geçen ay, Bay O’Casey çalışmalarından kaydedilen alıntıları Dünya Fuarı’nda oynatma iznini talep eden İrlanda Sahneleri yasağını genişletti.

Görme duyusunun zayıflığına rağmen, O’Casey ölümüne kadar yazmayı sürdürdü. Denemeleri Torquay’da üçüncü kattaki dairesinde portatif daktilosundan döküldü.

“En kötüsü de yazdığım hataları göremiyor olmam” dedi geçen ayki bir röportajında.

O’Casey, ilerleyen yaşında taslakları ayırt etmek için renkli bereler giymeye başladı. Bu bereler tıpkı balıkçı kazağı gibi kostümünün bir parçası haline geldiler.

1963’te yayınlanan son denemeler kitabının başlığı “Under a Colored Cap” [Renkli Bir Berenin Altında -Ç.N.] idi.

O’Casey, Metro Goldwyn Mayer onun otobiyografisine dayalı “Young Cassidy” filmini çekerken öldü.

Kendi mezar taşı yazısını kendinden üçüncü şahıs olarak bahsettiği otobiyografik kitaplarının sonuncusunda yazdı.

Şöyle yazıyordu:

“Burada, ağarmış saçlarla, zayıflamış arzularla, güçten kopmuş halde, güneşin batmasıyla, akşam yıldızının ona bıraktığı yalnızca sakin uyarı ve sükunet ile birlikte hayata içti; olmuşlara, olanlara, olacaklara. Şerefe!”

 

Çevirmen: Ayşe Kütük

Kaynak: The New York Times