İnsanlıktan diskalifiye olan Osamu Dazai’nin hayatı

İnsanlıktan diskalifiye olan Osamu Dazai’nin hayatı

Pek çok sonun sonuncusu: Osamu Dazai, kendi hayatına dört intihar denemesinden sonra Haziran 1948’de intihar etti. Ölü vücudu ve metresininki, Mitaka’nın Tokyo semtindeki bir nehirde yüzerken bulundu.

Yazar Osamu Dazai birçok kez intihar etmeyi denedi. Bunlardan ilki okul sınavlarından hemen önce, 1929 senesinin soğuk bir aralık gecesindeydi. Aşırı dozda aldığı uyku ilaçları onu öldürmeye yetmedi, hayatta kaldı ve mezun oldu. 1930 yılının ekim ayında, Kamakura’da bir sahilin çorak kumlarında, neredeyse hiç tanımadığı bir kadın ile çifte intihara teşebbüs etti. Trajiktir ki kadın öldü, Dazai ise bir balıkçı teknesi tarafından kurtarıldı. Hayatına devam etti. Evlendi ve yazarlık kariyerine başladı. Üçüncü intihar denemesi ise 1933 senesinin baharındaydı. Tokyo’daki apartmanının büyüleyici durgunluğunda kendisini kirişe bağladığı iple astı. Dazai yine hayatta kaldı fakat hastanelik oldu ve morfine bağımlı hale geldi. 1936 senesinin güzünde dördüncü kez, evliliğinin paramparça olduğu karısı ile intihara teşebbüs etti. Trajiktir, ikisi de hayatta kaldı.

Suji Tsuşima adıyla doğan Dazai’nin hayatı, hikayelerinde resmettiği hayatlar gibi bir hayli trajik ve absürttür. 1948 yılında yayımlanan romanı “İnsanlığımı Yitirirken” hala daha modern Japon edebiyatı eserleri arasında popülerliğini korumaktadır. Yakın zamanda bu roman Donald Keene çevirisi ile New Directions tarafından tekrar yayımlandı. “İnsanlığımı Yitirirken” bir itiraf ile başlar: İnsan olarak yaşamanın ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yok.

Dazai hayatı boyunca eserleriyle, ilişkileriyle ve savaş sonrası Japon toplumum değişim içinde olan normları ile mücadele etti. Alkol bağımlılığı, madde bağımlılığı ve psikolojik rahatsızlıklarla savaştı. Fakat tüm bunların ötesinde daha büyük bir savaş veriyordu, “İnsanlığımı Yitirirken” de yazdığı gibi: “Beni korkutan içinde ölçülemeyecek güçte bir şey barındıran bu dünyanın mantığıydı.”

Bugünlerde yazar olarak büyük saygı görse de Dazai’nin daha büyük kitlelere ulaşması zaman içinde oldu. Dazai’nin eserlerindeki temanın yabancılaşma ve “Ben Roman” akımı içinde olduğu göz önüne alınırsa bu şaşırtıcı gelebilir –Yeraltından Notlar, Dostoyevski, Kierkegaard’ın günlükleri ve Camus’un Yabancı’sı da aynı özelliklerdedir.

Amansız öz incelemelerinde, ki bu genellikle kendilik reddine varır, bireyin topluma yabancılaşmasını bulur. Aynı zamanda bu öz incelemelerinde bireyin yalnızca topluma değil insan olmaya yabancılaşması da vardır: Kendi cinsine, türüne yabancılaşmak, nihayetinde varoluşa yabancılaşmakla sonuçlanır. Temelde insanlık dışı olan bu kendine yabancılaşma hissi Dazai’nin karakterlerine tam olarak ne kadar insan olduklarını gösterir.

Yabancılaşmak garip bir şeydir. Bir duygudan daha az, bir düşünceden daha fazlasıdır. Yabancılaşmak; duygusuzluk ve coşkunluk arasında, insan dışı duygular ile mırıldayan dünya ile birleşmiş, boşaltılan kendilik arasında bir yerde süzülür. Dazai’nin günlük olayları anlatan, rüyamsı eserlerinde, durmaksızın ‘kendim varım’, ‘kendim yaparım’, ‘kendim düşünürüm’, diyen pantomim yapan “kendi olmak’a” şüphe ile yaklaşılır.  Karakterleri her daim şüphe ederler.

“İnsanlığımı Yitirirken” Sanayi Devrimi sonrası, post-modern bir dünyaya trajik bir şekilde sürüklenmiş, geçmişi peşini bırakmayan bir Japonya’nın gelişim hikayesidir. Dazai’nin romanları okura mutlu bir son bahşetmez. Ne bir toplumu ve bir milleti över ne de insan ruhu için ağıt niteliği taşır. Eserlerinde katarsis yoktur, kahramanca mücadeleler yoktur; acılara şikâyet etmeden katlananlar, düzeltilen hatalar veya kavuşan aşıklar yoktur.

“İnsanlığımı Yitirirken” ana karakter Obo Yozo’nun kendi not defterlerinde anlattığı hayat hikayesini doğrudan not defterlerinden aktararak anlatır. Bu not defterleri, bize Yozo’nun okulda, evde; arkadaşları, sevgilileri, yabancılar arasında hatta yalnızken bile hissettiği her şeyi kapsayan garip yabancılık hissine tanıklık etmemizi sağlar. Yozo kısa ve çağrışımca bir dil kullanarak adapte olma denemelerini, herkesin çantada keklik saydığı sıradan meselelerle başa çıkma ve uyum sağlama çabalarını anlatır. Not defterlerinde de yazdığı gibi: “Yenilginin şaklabanlığı, acı bir gülümseme taşımaksızın birileriyle tanışma yeteneğinden yoksunum.”

Yozo maskelere başvurur, sınıf şaklabanını, endişeli artisti, kariyer peşinde bir genci oynar. Sanat, politika ve dini dener. Sırayla Epikürcü, Muhafazakâr ve Kinik olur. Sonuç ise hep aynı: İnsan olmanın ne demek olduğunu “anlayamamak”.

Dazai’nin karakterleri “insan olmak ne demektir” sorusunun cevabını ararken kendilerini öncesinden daha şaşkın, daha kafası karışık bulurlar. Sanki ” Neden ve Nasıl İnsan Olunur” kılavuzu var ve bu kılavuz Yozo hariç herkese verilmiştir. Üzücü ve anlaşılması güçtür, romanın başında okul parkında gördüklerinden şaşkına dönen çocuk, romanının sonunda yetişkinlerin pantomiminde gördüklerinde şaşkınlığa dönen yetişkinin ta kendisidir. “İnsanlığımı Yitirirken” de zaman kimseyi bilgeleştirmez, yalnızca yaşlandırır.

Böylesi bir yabancılaşma neredeyse doğaüstüdür. Bu, “insanlar aleminde” kendini bir av misali durmaksızın kapana kısılmış olarak bulmanın kafa karışıklığıdır. Yine de Dazai’nin karakterleri ilginç bir şekilde akılsızlardır. Onların yabancılaşması yürürken, beklerken, konuşurken kendiliğinden gerçekleşen bir yabancılaşmadır. Yozo, bu yabancılaşmayı “insan dehşeti” olarak tanımlar.

“İnsanlığımı Yitirirken” zor bir soru ortaya atar: Ya insan olmak çözüm değil de sorunun ta kendisi ise? Ya ne pahasını olursa olsun insan olmak -yaşadığımız dünyanın yok olması pahasına bile- insan olmayı imkânsız kılıyorsa?

“İnsanlığımı Yitirirken” intihardan bile daha karanlık bir not ile biter. Bu, insanlığını yitirmek, insanlıktan diskalifiye olmaktır. Dazai, bunun bir lanet mi yoksa bir armağan mı olduğunun kararını okuyucuya bırakır. İnsan yaşamını ve toplumu oluşturan tüm parçalardan garip bir şekilde farklı olmayan bir “hiç kimse” olmak yine de garip bir şekilde insanlık dışı gökyüzü alemine, yağmura ve denize çekilmek… Dazai’nin romanı nihayetinde bu sonuca varır ve bu sonuca vardığında ise roman bitmek zorundadır.

1948 yazında, Dazai’nin ve metresinin boğulmuş bedenleri Tokyo’nun Mitaka Mahallesi’ndeki Tamagawa Kanal’ında bulundu. O sıralar yazmakta olduğu “Elveda” isimli romanı ise yarım kalmıştır.

Yazar: Eugene Thacker

Kaynak: The Japan Times

Çeviren: Batın Temizel

Düzenleyen: Serap Demirtaş

Leave a comment