İnançlarımızın karakterimizi şekillendirdiğini ve davranış şeklimize rehberlik ettiğini iddia etmek tam anlamıyla tartışmasızdır. Tanrı’ya inanıyorsanız, muhtemelen bir noktada kiliseye gidersiniz veya dua edersiniz; glütensiz ürünlerin sağlıklı olduğunu düşünüyorsanız, büyük olasılıkla glütensiz ürünler satın alırsınız; Trump’ın başkanlığının bir trajedi olduğuna inanıyorsanız, memnuniyetsizliğinizi birine bir şekilde ifade edersiniz. O halde şunu söyleyebiliriz ki, eğer insanların nasıl davrandığına dair tam bir görünürlük elde edersek, neye inandıklarına dair iyi bir resim oluşturabiliriz ve sırayla resmi oluşturduktan sonra, bu resmi gelecekteki davranışlarımızın tam olarak doğru bir göstergesi olarak kullanabiliriz.

Yaptığımız her şeyin giderek dijitalleştiği dünyada yaşamaya devam ediyoruz, bu da bu bilgilere erişimi olanların (yani çoğunlukla algoritmaların) inandığımız şeyin doğru bir temsilini oluşturabildiği anlamına geliyor. Bugün, iletişimimizin büyük bir kısmı hakkımızda sürekli veri toplayan dijital kanallar aracılığıyla gerçekleşiyor ve eylemlerimizin kaydedilmesi, Büyük Veri okyanusuna eklenmesi için düşüncelerimizi sürekli başkalarıyla aktif olarak paylaşmak zorunda bile değiliz. Artık yaptığımız her şeyi ölçen net yapay zekâya sahip makinelerle (evde, sokakta, işte, elimizde, bileklerimizde, yüzümüzde) çevriliyiz. En basit eylemlere dönüşen herhangi bir inanç, kim olduğumuzun sürekli dijitalleşmesinden hiçbir şey kaçmadan titizlikle kaydediyor.

Kiliseye giderseniz, Google, Tanrı’ya ve özellikle hangi Tanrı’ya inandığınızı bilir. Bundan kimseye bahsetmenize gerek bile yok; konumunuzun açık olması bunları bilmesi için yeterli. Kumsalda mutlu bir fotoğraf çekerseniz, plajların eğlenceli olduğuna inandığınızı bilirler. Organik bir ürün alırsanız, organiklerin daha sağlıklı olduğuna inandığınızı bilirler. Öyleyse, davranışımızın yol boyunca bıraktığı dijital izler aracılığıyla algoritmaların inançlarımızın bir “öz çekimini” oluşturduğunu söyleyebiliriz. İnançlar, biz farkına bile varmadan aklımızdan giderek uzaklaşıyor ve çıkarımlar daha da netleşiyor. Burada, dijitalleşmenin özellikle önemli bir sonucuna dikkat çekmek istiyorum: özel inanç ve kamusal sorumluluklar arasındaki çizginin bulanıklaşması.

Hoşgörülü toplumlar temel bir varsayım üzerine inşa edilir: pratikte, kişinin neye inandığı ve nasıl davrandığı arasında önemli bir ayrım. Dini hoşgörünün ilk savunucuları bu gerçek üzerinde ısrar etmişti. Dini hoşgörüyü savunan ilk filozoflardan biri olan Peter Bayle, ateist bir toplumun bile gelişebileceğini savunuyordu çünkü inançları utanç verici bile olsa yine de ahlaki bir biçimde hareket edebileceklerine inanıyordu. Benzer bir şekilde Baruch Spinoza, vicdan ve demokrasi özgürlüğü savunmasını, insanların ortak karara göre hareket etmeyi kabul edebildikleri, ancak farklı düşünme veya yargılama konusundaki doğal özgürlüklerinden vazgeçmek zorunda olmadıkları gerçeğine dayandırıyordu. John Locke ise, yaşamın masumiyetiyle birlikte dini karara vicdani muhalefet veya halk ibadetinden ayrılmanın yanlış bir şey olmadığını kiliseyi ve eyaleti ayırma iddiasını ortaya koyarken savunuyordu. Aynı şekilde, hoşgörü ile ilgili bir mektupta Locke, hükümdarın kişisel inancını düzenlemede hiçbir işi olmadığı konusunda ısrar ederken John Stuart Mill, zarar ilkesini öngörmüştü yani devlet ön yargılı olmadığı sürece yapılabileceğini savunuyordu. O zaman hoşgörü ve liberal demokrasinin ataları, bir kişinin muhalif inançlara sahip olabileceğini, ancak yine de erdemli bir kamusal yaşam sürebileceğini savunmuştu. Çünkü vicdan özgürlüğü – inanç özerkliği – başkaları için bir tehdit oluşturmadıkça sağlanmalı ve buna müdahale edilmemeliydi.

Ve işte dijitalleşmeyle ilgili sorun burada yatıyor. Başkalarının neye inandığımızın iyi bir resmini oluşturması, davranış şeklimiz hakkında büyük bir bilgi stoku oluşturduğumuzda, bunu gizli olarak yapsak bile kolaydır ve Büyük Veri, bazı inançların sosyal düzeyde belirli davranışlarla istatistiksel olarak ilişkili olduğunu gördüğünde, “iyi” ve “kötü” inançlar iktidardakiler tarafından etiketlenmeye başlar. Liberal bir toplumda, devletin yalnızca sizin davranış şeklinizi önemsemesi gerekir ancak davranış biçiminiz, inançlarınızın doğru bir temsilini oluşturmaya yetecek kadar algoritma detayı verirse, o zaman devlet bunları da önemsemeye başlar. İnançlarımızı düzenleme teşviki, devretmek için çok daha cazip hale gelir. Hükümet, vicdan özgürlüğümüze gizlice erişiyor. İstediğimize inanmakta özgür olduğumuzu düşünebiliriz ama artık değiliz. İnançlarımız takip ediliyor, etiketleniyor, ilişkilendiriliyor ve gerekirse müdahaleye bile uğruyor.

Bu olgu, en bariz şekilde örneklemek gerekirse sıradan Müslümanlar için artık çok açık. Terörist saldırılar ile İslam arasındaki ilişki, hükümetleri bazı kişisel inançları tehlikeli, hoşgörüsüz olarak etiketlemeye itiyor. İslam inancına inanmanın saygı duyulması gereken özel bir mesele olduğu varsayılır; ancak artık dijitalleştikçe ölçülebilir, etiketlenebilir ve hatta aynı dini paylaşan başkaları tarafından sürdürülen önceki terör eylemleriyle ilişkilendirilebilir. İslam, müminin zihninden – eskiden hoş görüldüğü yerden – kaçar ve kamusal bir sorun haline gelir. Halk sorunları doğal olarak müdahaleyi gerektirir; mesele, bahsettiğimiz kamusal sorunun bizim vicdan özgürlüğümüz olduğu zamandır.

Dijitalleşme, özel inançlarımız ile kamusal sorumluluklarımız arasındaki çizgiyi bulanıklaştırıyor ve vicdan özgürlüğümüzü güvence altına almayı daha da zorlaştırıyor. İslamofobinin yükselişi ve hükümetlere bu konuda bir şeyler yapma baskısının gösterdiği gibi, bu durum insanların belirli inançlara tahammül etmesini kesinlikle daha zor hale getiriyor. Ne yazık ki Bayle, Spinoza ve Locke gibilerinin hoşgörü ve vicdan özgürlüğü hakkındaki fikirleri, otokratik gücün kral olduğu Hobbes’un fikrine yol açıyor. Hobbes, erkeklerin eylemlerinin kendi fikirlerinden kaynaklandığını düşünüyordu çünkü muhalif inançlara tahammül etme sabırları yoktu. Eğer insanlar inandıkları gibi hareket ederlerse “fikirlerin iyi yönetilmesi” iktidarın barışı koruma çabasında temel bir işlev haline gelir.  Büyük Veri dünyasına değinen Thomas Hobbes’ın Leviathan kitabı sizi bekliyor.

Yazar: Francisco Mejia Uribe

Kaynak: The Philosopher.Blog

Çeviren: Eylem Sayan

Düzenleyen: Ceren Berk