Neredeyse her edebi tartışmada konunun teknolojinin etkisine (tipik olarak akıllı telefonlar, sosyal medya, Netflix ve yeni medyanın videoya dönüşü)  geldiği bir an geliyor. Bir çoğu ilgi ekonomisinden kaynaklanıyor; gittikçe azalan bölünmemiş odak ve konsantrasyon için yapılan mücadele ve ortak kültürün erozyonu üzerinde sessiz, şaşkın sesler arasında kendi kendimizi yiyip bitiriyoruz, birbirimizden gittikçe uzaklaşıyoruz, ortak değerlerimizi paylaşmadaki eksiklik sanki medeniyetimizin mimarisinde bazı önemli başarısızlıkların bir göstergesiymiş gibi. Hastalık terimlerinden ödünç almalar söz konusu: resimlerin üremesi, dikkat süresinin körelmesi, konsantrasyonun zayıflaması, sosyal anksiyete salgını, birkaç bölüm üst üste dizi izlemek; elektronik aletlerimize bağımlıyız adeta. Sanki içinde yaşadığımız kültür bize biyolojik bir savaş açmış gibi, ya da kendimizi bir Ben Marcus romanının içinde bulmuşuz gibi.

İlk kurgu seminerimde öğretmenimin elini havada eğlenceli bir şekilde sallayarak şöyle dediğini hatırlıyorum: “Kısa bir kurgu büyük bir yeniden canlanma sonucunda ortaya çıkar, çünkü dikkat süresi aslında tam da o anda kısalmaya başlamaz mı?” Partilerde de diğer yazı arkadaşlarımdan şöyle duyduğumu hatırlıyorum: “Dikkat ömrü ve üst üste durmadan dizi izlemeyi birlikte ele alırsak, kısa kurgu okumalarında artış olmalı.”

Fakat kısa öykü patlaması hiçbir zaman yaşanmadı. Onun yerine, edebi kısa kurgular için ana mekanların kuruyup gittiğine tanık olduk. Çoğunlukla, okuyan toplumun genelinin kısa kurguyla kurduğu ilişki New Yorker’laydı. Prestijli yayınlar The Paris Review, Tin House, Zyzzva, Granta, Harper’s ve The Literary Review’da yayınlanmaya devam etti. Fakat yoldan geçen herhangi birini durdursanız ve ona en son okuduğu kısa öykü hakkında sorular sorsanız, ilk başta kafası karışmış birinin sessizliğiyle karşılaşırsınız ve ardından Hemingway’den veya Flannery O’ Connor’dan bir başlık duyarsınız. “Beyaz Fillere Benzeyen Tepeler”, “İyi İnsan Bulmak Zor” ya da “Her Çıkışın Bir İnişi Vardır”. Benim bugünlerde duyduğum bir çeşit korunaklı eğlence. Editörler ve yazarlar yumuşak bir kahkahanın ardından şöyle diyor: “ Vay be, bundan daha fazla kısa öykü okumadığımıza şaşırdım.

Ya da The Washington Post, Book Riot, Bustle ve Hello Giggles gibi yayınlar ve internet sitelerinde ve diğer her yerdeki başlıklarda, “Evden işe giderken okuyabileceğiniz öykü serileri”, “Eğer vaktiniz kısıtlıysa okuyabileceğiniz kitaplar” veya “Hızlı Bir Bakış: Yakında yayınlanacak 14 seri” tarzı başlıklar. Bu konumlandırmada en çok dikkatimi çeken şey bunun ne kadar da kaba bir tüketim şekli olduğuydu. Öyle gözüküyor ki, kısa dikkat süresine sahip olan insanlar, hızlı ve çabuk okuma yapmak istiyor! Eğer kısa öyküler Netflix’le yarışacaksa, insanların kısa öykülerin de hızlıca okunabildiğini bildiğinden emin olmalıyız. Trende, uçakta ya da gemide, nerede olduğu fark etmez. Kısa öyküler ideal yolculuk edebiyatını oluşturuyor çünkü hepimizin bildiği gibi, yolculuk kitap okumak için en iyi vakit. Yolculuk kısa ve gürültülü bölünmelerle sekteye uğrayan bir istirahat değil. Hayır, aksine, yolculuk kesintisiz ve pürüzsüz bir zaman dilimi gibi. Öyleyse neden bu vakti kısa ve etkili bir eserle geçirmeyelim?

Fakat tabii ki kısa öyküler bir aforizmalar bütünü değil. Kısa öyküler son dakika hediyesi de değil. Kısa öykülerin yararı bir kuşun tüylerinin yararı gibi. Kaba bir gerçek. Bir detay. Sınıflandırma basamaklarındaki bir merdiven. Geniş bir kapsayış değil. Bir kısmını okuduğunda tüm parçayı anlayabileceğin bir şey değil. Bu tür başlıklarla karşılaşmak moral bozucu çünkü açıkça ortada ki bunlar kısa öyküyü ticari bir reklama dönüştürme çabasından başka bir şey değil.

Kısa öykü şahsi bir tercihtir. Kısa kurgular hakkında pragmatik olmaya çalışmakla asıl noktayı kaçırıyoruz. Belki de bu yüzden insanlar kısa kurguyu sıklıkla yanlış anlıyor.

*

Her bir sanat eserinin iki yaşamı vardır: biri kapitalist piyasadaki yaşamı; sermaye olarak, ticari olarak, teslim edilen mal olarak, diğeri de onu oluşturan sanatçının bile ötesinde var olan kendi iç yaşamı, kendi yolculuğundaki içe dönüş ve yayılma.

Kitap incelemeleri edebi eleştiriler değil. Kitap incelemeleri, bir sanat yapıtının erdemlerini, o sanat için var olan geniş ya da dar bir kitle tarafından erişilebilecek şekilde tezahür ettirmeye çalışır. Edei eleştiri ise edebi eserin içsel yaşamını betimlemeyi ve bağlamsallaştırmayı, böylece daha derin kaygılarını kavrayabilmeyi ve sorgulayabilmeyi amaçlar.

Yayıncılık endüstrisinin ticari kolları kitap incelemelerinden mükemmel (bazen o kadar da mükemmel olmayan) bir ölçüde yararlanır; çünkü ortalama bir müşteri görüşleri okur, edebi eleştirileri değil. O zaman bir kitap incelemesinin konusu nedir? Olay örgüsü, stil, bakış açısı, yapı ve okuyanların görüşleri. Modern kitap incelemesi ücretsiz, adil, belki de daha kibar, anlayışlı, sabırlı ama kolay değil; sağlam ama sert değil. Modern kitap incelemesi amatör bir değerlendirmenin bir yol gösterisindeki eşyaların üzerinde dönmesini izlemek gibi; tavan arasındaki tozlu bibloların hissedilebilir bir merakın ifadesiyle bodrumdan çıkarılması gibi. Bu tür şovlara dayandığımız aynı nedenle kitap yorumlarını okuyoruz, çünkü her zaman değerlendirme uzmanının yüzünde sürpriz bir parıltı ve bir aydınlanma olma şansı var.

Bana öyle geliyor ki, bu tür bir sistem kısa öykünün yalnızca en genel özelliklerini tartışmaya elverişli olabilir. Şu bir gerçek ki her kitap incelemesi doğası gereği indirgemeci bir yapıya sahip, böylece kitabı en temel ve sınıflandırılmış kalıntılarına indirgiyor. Kısa kurgu hakkında aynı şekilde konuşmak zordur, çünkü kısa öykü eliptik bir biçime sahiptir. Söylemedikleriyle de söyledikleri kadar çok şey anlatır.

Kısa kurgunun, ilginin gün geçtikçe azaldığı bir dünyada edebi tüketim amaçlı hızlı bir yama olması yönündeki tartışmanın görünürde sadece genel edebi kurguyla sınırlı olduğunu da eklemeliyim. popüler kurgu yazarları (özellikle bilim kurgu ve fantastik kurgu yazarları ama zaman zaman romantik ve erotik kurgu yazarları) kısa kurguyu uzun zamandır bir gelir akışı olarak görüyor. Bunun sebebi belki de popüler kurgunun kültürümüzde ticari cazibeyle eş anlamlı olmasıdır (bu da sanatın ticarileştirilmesi yönündeki azalt ve sat tavrımızın bir diğer sonucu) yahut belki de popüler kurgunun bir sektör olarak basım yayınla arasındaki ilişki konusunda daha dürüst olmasıdır ama her iki şekilde de kısa kurgu popüler kurgunun semalarında sarsılmaz ve güvenilir bir demirbaş olarak kalmaya devam ediyor. Hugo Ödülleri ve Nebula Ödüllerinin sadece kısa kurgu için değil kısa roman için de kategorileri var. Tor ve benzeri yayımcılar dijital kısa öyküleri benimsedi. Bu tür, edebiyatın tamamını kapsamış ve genel edebi kurguda ticari açıdan kullanılabilir olmaktan çıkmış biçimlerini modernleştirmenin bir yolunu bulmuş gibi görünüyor.

Eleştirmenlere ve okurlara karşı dürüst olmam gerekirse, bir kısa öyküyü meziyetlerini diğerlerine de gösterecek şekilde tasvir etmenin zor olduğunu söylemeliyim. Bu iş, kişi bir kısa öykü seçkisi hakkında konuşuyorsa daha da karmaşıklaşır zira bir kitabın bürünebileceği farklı farklı biçimler vardır. Bunlar bir romanda bulabileceğin türde bir olay örgüsünü taklit edecek şekilde birbiriyle bağlantılı öykü derlemesi midir? İçeriğinin özü ortak olan öykülerden oluşan bir grup mudur? Çağdaş bir ustanın eserlerinden bir seçki midir? Yüzey altındaki ritimler tarafından yönetilen rastgele toplanmış öyküler midir? Yahut gizemli ve kendi halinde bir yaratık, düzenlenmiş bir antoloji midir? Ancak ben öyküler içeren bir kitabın tek bir hakkındalık özü taşıması gerektiği fikrine karşı çıkıyorum. Birden çok öykü olan kitapların keyfi buradan gelir; kitabın muhtelif parçalarını birleştiren gevşek, lirik bir bağlayıcı doku. Bir kısa öykünün güzel tarafı bir parçasını yerine oturtmak için kaçınılmaz olarak bir diğerinin uçup gitmesine müsaade etmek zorunda olmanızdır. Kısa öyküler bir romanda sürdürülemeyecek tonlar barındırabilir. Kısa öyküler hayatın uç noktalarında süzülebilir, orada bekleyen çarpıcı şeylerin erdemiyle tuhaf ve bilinmeyen gerçekleri açığa çıkarabilir. Bir öykü minyatür bir roman değil, kendi ilgi ve alakaları ile tamamen farklı bir biçimdir.

Örneğin, Kanadalı yazar Mavis Gallant’ın eserleri yaratıcı yazarlık sınıfında öğrendiğim neredeyse her dersin aksini ispatlar. Zamanda oraya buraya sıçrar, tanıdık anlatım biçimleri yerine öykünün menfaatinin hararetine uyar; sahnenin ortasında bakış açısını keser; öykülerini bazen düzinelerce isimlendirilmiş karakterle doldurur; arasözlere bolca zaman ayırır; kendini tekrar eder; kendini yalanlar. Mavis, hayatın uyumsuz enerjisinin tümünden oluşan bir tür gerçekle ilgilenir. Öyküleri her zaman biraz dengesizdir. Şekilleri hiç anlam ifade etmeyebilir ama cümlelerinin ritmine, gidişatın isabetli, delici mantığına (ya da mantıksızlığına) daldığınızda akıntıya kapılmamak elinizden gelmez. Mavis sıradışı uçlardaki karakterlerle, ne kadar umutsuz olduklarını henüz bilmeseler de umutsuz anlarda ve umutsuz durumlarda olan insanlarla ilgilenir. Bence bazı insanlar kısa öykülerin soğuk, güzen bir tür mükemmelliği olduğunu düşünüyor. Titizlikle düzenlenmiş içerikleri olduğuna. Sert, kesici bir ihtişama sahip olana kadar sıkıştırılmış şeyler olduklarına. Ama ben böyle düşünmüyorum. Benim için kısa öykü, içinde bir notada bağırabileceğiniz ve ardından bu ilk, mükemmel notaya toplanan ve ondan yayılan tüyler ürpertici, hayalet gibi yankıların oluştuğu devasa bir mağara sistemidir. Kısa öykü yazmanın söylemek istediğim şeyi sıkıştıramadığım için değil, aksine öykünün şeklini dolduracak kadar şey söyleyemeyeceğimi hissettiğim için imkânsız göründüğü günler oluyor.

Belki de bu yüzden kısa öykünün çabuk okunacak bir şey olduğu fikrini kabul etmiyorum. Farklı öyküler içeren kitapları yavaşça okuyorum çünkü her öykü farklı bir uzlaşı gerektiriyor. Bir öykünün tamamını tek seferde anlayamazsınız. Eğer anladığınızı düşünüyorsanız onu tekrar okuyup gözden kaçırdığınız şeyler hakkında düşünmenizi öneririm. Bu noktada da, her zamanki gibi, Mavis Gallant’a uyacağım. Eser seçkisinin önsözünde aşağıdaki cümleleri kuruyor:

Kısa öykülerimle ilgili hep söylemek istediğim bir şey var. Şimdi söylüyorum çünkü başka bir fırsatım olmayabilir. Öyküler, romanların bölümleri değildir. Sanki sırayla gelmeleri gerekliymiş gibi birbiri ardına okunmamalılar. Birini okuyun. Kitabı kapatın. Başka bir şey okuyun. Sonra geri dönün. Öyküler bekleyebilir.

Öyküler sadece bekleyebilir değildir. Beklemek zorundadırlar. Bazen bir öyküyü okursunuz ve anlamı, dünyanın kimi kısımlarındaki hava koşulları gibi yavaş yavaş gelir. Bulutların kademe kademe toplanması ve havadaki nemin yağmur taşıyan kokusu gibi. Sonra, bir anda, açık mavinin içinden bir ok fırlar; kulaklarınızı çınlatır. Bir öyküyü anlayıp anlamadığınızı bilirsiniz, çünkü dünya ile olan ilişkinizi değiştirir. Bir romanı öyle ya da böyle değişmiş halde bırakırsınız ama bir öykü içinize işler. Onu öylece bırakamazsınız. Onu terk edemezsiniz. Onu içinizde taşırsınız. Öykü, ikinci bir kalp misali sürekli içinizde atar. Kısa öykü çabuk değildir; zaman ister.

 

Yazar: Brandon Taylor

Çevirmen: Zeynep Babaoğlu

Kaynak: Literary Hub