Yeni bir kurgu anlatım, Moby Dick’in yaratıcısının karanlık sırlarını çözmeye çalışıyor.

5 Ağustos 1850’de yazarların ve yayıncılardan oluşan şamatalı bir ekip Massachusetts’teki Anıt Dağı’na [Monument Mountain] tırmandı. Bu, Lake Bölgesindeki bir yürüyüşün Amerikalı eşdeğeri sayılır. Bu ünlü gezinin edebiyatçıları arasında çağdaş bir sansayson olan Kırmızı Leke’nin yazarı 46 yaşındaki Nathaniel Hawthorne ve başarılı bir çıkışın ardından genç yaşta güney denizlerindeki bir balina avcısı hakkındaki bir hikâyeyi bitirmekte zorlanan Herman Melville yer alıyordu.

31 yaşındaki Melville, Hawthorne ile daha önce tanışmamıştı. Ama açık hava eğlencesinin, bir miktar Heidsieck şampanyasının, birkaç doğaçlama kadeh topkuşturmanın ve ani yağan bir sağanağın ardından genç adam, hakkında “Ruhuma çimenli tohumlar bıraktı” diye yazdığı yeni arkadaşına hayran kaldı. Anglo-Amerikan edebiyatında böyle önemli bir buluşma nadirdir.

Bu, karşıtların cazibesiydi. Hawthorne, eski bir New England ailesinden gelen, dikkatli, terbiyeli ve derin biriydi, kimine göre ‘karanlık bir melekti’. Melville ise, küstah tüccar kumaşından gelen düzensiz, geveze ve romantik bir New Yorkluydu. Ancak her iki yazar da iflasın kenarından dönmüş bir çeşit yabancıydı.

İki adam ateşli bir yazışmaya başladı. Melville’in o kadar aklı çelinmişti ki eşi ve ailesi ile Hawthorne’un komşusu olmak için Berkshires’e taşındı. Özgürleşmiş, tatmin olmuş ve Hristiyanlığa “fırtınaların arasında ‘Hayır!” diyecek ilhamı almış bir halde Moby-Dick’i veya Balina’yı tamamladı. Taslağı okuduktan sonra, ki bu da esrarengiz bir andır, Hawthorne hala kayıp olan bir mektupta onu övdü.

Elimizdeki tek şey Melville’in mest olmuş cevabı; “Kalbin kaburgalarımda ve benimki senin kaburgalarında, ikisi de Tanrı’nın kaburgalarında atıyor.” Peki, bu arkadaşlık ne kadar homoerotikti? Kimse bilemez. Amerikan mektuplarının gizemlerinden biri olmaya devam ediyor. Kesin olarak söyleyebileceğimiz tek şey, Anıt Dağı’na tırmandıktan sonra Melville’in yaratıcı dehasının bir şekilde serbest bırakılmış olması.

Melville hakkındaki her şey yaratıcılığın gizemini gösteriyor. Eğer bir bilmeceye sarılmış bir bulmacanın içinde bir gizem olan bir yazar varsa o da Moby-Dick’in yazarıdır. Başyapıtı, görünüşte bir adamın balina öldürme arayışı hakkında olsa da en yüce Amerikan romanı haline geldi. Açılış cümlesi sadece üç kelimedir; “Bana İsmail deyin.” ancak kendini icat eden bir evreni çağırır.

Kaptan Ahab, Henry Ford’dan George W. Bush’a kadar bütün çılgın bireyci Yankee’dir. Amerikan kurgusunun diğer kolu olan Mark Twain’in yanında Melville, Mississippi’deki beyaz giyinen şovmenden daha derin, daha koyu, daha yabancıdır.

İşte başka bir gizem; Twain 1910’da öldüğünde o zamana kadarki herhangi bir Amerikalı yazardan daha ünlüydü. Buna karşılık, Moby-Dick’in yayınlanmasından (1851) sonra Melville ömrünün yarısını yoksulluk ve bilinmezlik içinde geçirdi ve 1981 yılında unutulmuş olarak öldü. Hala taslak olan Billy Budd, ölümünden sonra yayınlandı. Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde Moby-Dick’in toplam satışı 10.000 kopyadan azdı. Melville’in statüsü ihmal edilmiş bir Titan olarak tanınmaya başlanması 1920’leri buldu. Bugün, Kaptan Ahab herkesin favori kurgusal karakterinde ilk 10’da olmalı.

Twain’in yaşamı, hem de kendisi tarafından, bir milyon kelimelik sinir bozucu bir Otobiyografide anlatılmıştır. Ancak çoğu büyük yazarın olduğu gibi Melville’in yaşamı da bir gizem olarak kalmaya devam ediyor. Edebi biyografi Melville’in eşsiz karmaşıklığını anlayamadı. Daimi çekiciliğinin sebebi belki de tam olarak bilinemez olmasıdır. Eşcinsel mi? Muhtemelen değil. Biseksüel mi? Neredeyse kesin. Kendisinin de dediği gibi: “Eğer bir erkeğin kalbini bulmak istiyorsak derine, en derine gitmeliyiz.”

Bu gizemin bir anahtarının paradoksu okuyucuya yardım edenin gerçeklik değil kurgu olabileceğidir. Bu, Jay Parini’nin yayınlanan Herman Melville’in Pasajları’nın ilham kaynağı. Bu Parini’nin karakterini kendisi uydurduğunu neşeyle kabul ettiği, Melville’in eşi Lizzie’nin bakış açısıyla anlatılan bir hayattır.

Parini bu türün ustasıdır. Tolstoy’un son günleri olan The Last Station [Son İstasyon] adlı eserinin portresi Christopher Plummer ve Helen Mirren’in oynadığı güçlü bir indie filmine dönüştürüldü. Bir ABD yönetmeninin çalkantılı bir hayatın bu yüksek ruhlu anlatımını yakalayıp safi altın bir sinema ürününe dönüştürmesine şaşırmam.

 

Yazar: Robert McCrum

Çevirmen: Buse Çağan

Kaynak The Guardian