Yazara göre hapis hayatı yalnızca toplumdaki kara bir leke değildi; kendi kişiliğinin bir parçasıydı. Dickens’ın hapishane takıntısı ilk romanında ortaya çıktı ve bu takıntı yıllarca onu rahat bırakmadı.

1824 yılının Şubat ayında Charles Dickens, babasının borçları yüzünden tutuklanıp Londra’daki Thames nehrinin hemen güneyinde bulunan Marshalsea hapishanesine gönderilmesini keder içinde izledi. Dickens, arkadaşı ve oyun yazarı John Forster’a “O zaman gerçekten kalbimi kırdılar” dedi. Dargın Dickens, ayakkabı boyası fabrikasında ayakkabı ve botlar için cila kapılarını etiketlereyek para kazanırken, annesi ve küçük kız kardeşleri Marshalsea’da babalarına katıldılar. Babası aylar içinde serbest bırakılacak olmasına rağmen, Dickens ailesinin tutuklanmasını hiçbir zaman tamamen aşamayacaktı. Claire Tomalin; 2011 biyografisinde, “Dickens’ın yetişkinlik zamanlarında takıntılı bir hapishane ziyaretçisi olduğunu” not etti. Otobiyografik makalesinde de “Gece Yürüyüşü” Newgate Hapishanesi’nin gölgelerinde durmayı, “kaba taşına dokunmayı” ve o “kötü, küçük Borçlular Kapısı’nın diğer kapılardan daha sıkı kapandığını” anlatıyor. Amerika’yı ünlü bir yazar olarak gezerken, diğerlerinin yanı sıra Boston, New York ve Baltimore’daki hapishanelere de gitti.

Dickens’ın takıntısı ilk romanı, “Bay Pikvik’in Maceraları” kitabında ortaya çıktı ve yıllar boyunca hayal gücünü rahat bırakmadı. “Büyük Beklentiler” romanında eyalet kahramanı Pip Newgate’yi ziyaret eder ve “Tüm bu hapishane ve suç lekesiyle çevrelenmiş olmam ne kadar tuhaftı.” diye düşünür… solmuş ama gitmemiş bir leke gibi başlar; bu yeni yolun servetimi ve ilerlememi sarması gerek der. Newgate sadece Pip’in titiz gezisini ayarlamaz. Fagin’i Oliver Twist’in sonunda kapatmayı bekler ve 1780 Gordon Ayaklanmaları hakkındaki tarihi romanı “Barnaby Rudge”da bir güruh kalabalık bir hapishaneye girip burayı yakar. “İki Şehrin Hikayesi” bir Bastille mahkumunun ailesine dönmesiyle başlar ve Fransız devrimcilerinin giyotinle ölüme mahkum edilenleri tuttukları La Force’ta biter. 1855-1857 yılları arasında seri baskısı yapılan “Küçük Dorrit” Dickens’ın babasının ondan saklandığı hayali bir dönüş olan Marshalsea’da geçer.

“Küçük Dorrit” ise hapsedilmenin bedeli üzerine yapılan bir çalışmadır ve bu Dickens’ın en yürek parçalayıcı romandır. Dorritler, Dickenslar gibi başka bir borçlarını ödediğinde serbest bırakılır. Ancak Dickens, Marshalsea’da doğan Küçük Dorrit’in özgürlüğü tutsaklıktan ayırt etmekte nasıl zorlandığını gösterir. Dorritler eski saygınlıklarına dönüşlerini gösterişli bir İtalya turu ile damgalar ancak Küçük Dorrit özgürlüğünün gerçeğini kabul edemez. Bir şatafatlı konaktan diğerine giderek “gerçekdışı” süreç görüsünün önüne geçer. O tutsaklık ve turistlik arasındaki benzerlikleri küçümseyerek bunun üzerine derin derin düşünür ve “Onlar eski, kasvetli hapishane bahçesinde dolaşıyormuş gibi kiliseler ve resim galerileri arasında dolaşıyorlar” der. Venedik’teki evinin balkonundan, karanlık suya sanki kuruyup ona hapishaneyi, kendisini, eski odayı, eski mahkumları ve eski ziyaretçileri göstermiş gibi aşağı bakar ve değişmeyen o kalıcı gerçekleri görür.

Dickens ‘e göre bir kapıyı açmak birini kurtarmak için yeterli değildir. Aslında eserlerinde, hapishane bir dekor olmaktan çok bir metafordur. “Zor Zamanlar”ın kurgusal endüstriyel mekânı olan Coketown’da, “Doğadaki öldürücü havanın ve gazların donduruculuğu kadar güçlü bir şekilde örüldüğü” bir yerdir. “İki Şehrin Hikayesi” ise gerçek hapishaneleri içerir fakat romanın bankası Tellson nemli bir yeraltı olarak tanımlanır. Hapishanelerde demir parmaklıklar ve “sonsuz bir kasvetli ışık” vardır ve genç bir adam oraya işe gittiğinde, onlar genç adamı yaşlanıncaya kadar bir yerlere saklarlar. Ayakkabı boyası fabrikasındaki günlerinden etkilenen Dickens, işverenlerin işçilerini nasıl tuzağa düşürdüğünü de tutkuyla açığa çıkardı ancak aynı zamanda hapishane bahçesindeki tozunu karakterlerinin evlerine serpti. “Büyük Beklentiler”de ise Bayan Hawisham’in “kasvetli meskeni” Satis Evi, tüm temel özelliklere sahip: Pencerelerden bazıları duvarla çevrilmiş, kalanlar ise alt kısımları paslanmış demirle kapatılmıştır.

Karantinadaki herhangi bir kişi size metaforik bir hapishanenin metaforik bir tutukluya ihtiyacı olduğunu söyler. Dickens ister alışkanlık, şartlar, adaletsizlik ya da giderek sıkılaşan takıntılarımız olsun kendi yaşamlarımıza hapsolabileceğimizi anlamıştır. Onun unutulmaz karakterinden birkaçı tutuklanır. Sunakta hapishaneye atılmayı unutamayan Bayan Hawisham harabe köşkünde başıboş şekilde kalır. (Pip’le tanışırken sorar; “Sen, doğduğundan beri güneş görmeyen bir kadından korkmuyor musun?”) Bir de Küçük Dorrit’ten Bayan Cleannam standart Gotik kasvet içinde oturup sürekli geçmişi düşünür. Durumları bize tanıdık gelebilecek olan bu insanları Dickens şöyle yazar: “Meşgul varoluş saatini, bizzat kendimizden mahrum kaldığımız saatte durmak; İnsanoğlunun hareketsiz duruma getirildiğinde, hareketsiz kaldığını varsaymak için […] neredeyse tüm geri çekilmelerin zihinsel sağlıksızlığıdır.

Dickens için hapis hayatı yalnızca toplumdaki kara bir leke değildi; kendi kişiliğinin bir parçasıydı. Onun gösterişli karakter isimleri, kendi kişiliğinin bir tür kafes olduğunu öne sürer. Örnek olarak, her ikisi de acımasız finansal uygulamara atıfta bulunan, inatçı Bay Gradgrind, Aptal Bay Bumble ve adını “vida” ve “oyuktan” alan cimri “Scrooge” vardır. Para arayışında olan açgözlü Scrooge kendi saplantıları tarafından kapana kısılmıştır. “Gizli ve bağımsız bir istiridye kadar yalnızdır”. Dickens, hepimizin asma kilitli kalbinden bir şeyler paylaştığımızı açıkça belirtir. “İki Şehrin Hikayesi”nin başında birbirimize ne kadar uzak ve bilinemez olduğumuz üzerine düşünür. Geceleri harika bir şehir hayal eder fakat hapishanelerde gezmek yerine o karanlıkta kümelenmiş evlerin her birinin kendi sırlarını gizlediğini hesaba katmamızı ister; kendi sırrını saklayan her bir oda; ordaki yüz binlerce göğüste atan her bir kalp, bazı hayallerinde ona en yakın kalbin sırrıdır.

Dickens’ın hikaye konuları genellikle çeşitli şekillerde alıkonulan, takas edilen ve hikayeler geliştikçe açığa çıkan bu sırlara bağlıdır. Fakat onlar melodramdan daha fazlasını sağlar. Dickens’ın sırrı, karakterin içinde hızla kapanır, bizim birbirimizden içsel ayrılığımızı vurgular. Ona göre, bizimle arasında her zaman yüksek duvarlar var.

Bu klostrofobik benlik vizyonu, Dickens’in daha geniş sosyal yorumunda yansıtılır. Dickens, gelişmiş iletişim ağlarının yükselişini ve yeni demiryolları yoluyla insanların ve malların artan dolaşımını gören Viktorya döneminde yazmasına rağmen, büyük modernleşme dürtüsünün nasıl yeni tür hapisler ürettiğini anladı. Sanayileşme, tekrarlayan fabrika işlerinde nüfusun büyük bir kısmını ele geçirdi. Londra yollarının genişlemesi yoksulları yerinden etti. Birçoğu; çılgın evlerden, sessizlikten ve suskunluktan başka hiçbir şeyin görülmediği “Kasvetli Ev” ‘de olduğu gibi sıkışık ve rahatsız olan gecekondu mahallelerinde yaşıyordu.

Dickens, özgürleştirici ilerleme efsanesine rağmen, etrafını saran hayatlar gördü. Suçun çoğunu, kurumlarının vatandaşları bürokrasi ile boğduğunu hissettiği devlete yükledi. Kasvetli Ev ”, insanları ağır işleyen mekanizmasının altına sıkıştıran bir hukuk sistemini hicvettiği için bu açıdan yine güzel bir örnektir. Romanın ana davası Jarndyce ve Jarndyce, onlarca yıldır sürüyor ve potansiyel yararlanıcılar, Şansölye Mahkemesi’nde çözülmeden önce doğup ölüyorlar. Davada payının olduğuna inanan Yaşlı Bayan Flite, karar geldiğinde serbest bırakılmak üzere odasında kuşları kafeste tutmaktadır. Jarndyce’nin hem kuşlarına hem de davacılarına atıfta bulunarak: “Hayatları, zavallı saçma şeyler, Chancery davalarına kıyasla o kadar kısadır ki, tek tek, tüm koleksiyon defalarca ölmüştür. Bunlardan biri, hepsi genç olsa da, özgür olmak için yaşayıp yaşamayacağından şüpheliyim biliyor musunuz?” der. Bu tür hapsetmeler hem manevi hem de gerçek anlamda bir hastalığa neden olur; Birden çok karakter çiçek hastalığına benzeyen isimsiz bir bulaşıcı hastalığa kapılır. Dickens’ın tıkanmış toplumunda sadece hastalık özgürce dolaşır.

2019’da, Dickens’ın karısı Catherine’in sırdaşı Edward Dutton Cook’un bir yığın mektubu bir habere sebep oldu. Cook mektuplardan birinde, Dickens’ın Catherine’e eski görünüşünü kaybettiği için kızdığını ve onu bir akıl hastanesine yatırmaya bile çalıştığını yazdı, zavallı kadın. Dickens’ın kaba, hatta zalim bir koca olduğu uzun zamandır biliniyordu, ancak mektuplar, yazarı uğursuz bir gardiyan olarak yeniden canlandırıyor. Kendi döneminin onca adaletsizliğini (işçilerin korkunç koşulları, evlilik pazarının kadınların hayatına verdiği zarar, müessesenin ahlaki ikiyüzlülüğü) dramatize eden adam ilişkilerinde nasıl bu kadar acımasız olabilir? Açıkça hapishanenin dehşetine uyum sağlamıştı. İlk kurgusal olmayan bir eskiz olan “Newgate’e Bir Ziyaret’te” Dickens, ertesi sabah ölmeye mahkum edilen bir mahkumun rüyasını şefkatle hayal ediyor. “Gece karanlık ve soğuk” diye yazıyor, “kapılar açık bırakıldı ve bir anda sokakta rüzgâr gibi hapishaneden uçup gidiyor.”

Bu satırlarda yazarın kendisinin bir yankısı var. Sayfada Dickens, empatiye hayatta erişemeyeceği bir şekilde erişti. Kurgu yazmak onu maddi olarak özgürleştirdi ama aynı zamanda kişiliğinin hapishanesinden bir kaçış da sağladı. Eserlerinin üretiminde yüzlerce kişiye dönüştü. Yine de, tıpkı Küçük Dorrit gibi, hayal gücünü hapishane duvarlarının içine sürekli uçarak özgürlüğünü harcadı. Dickens’ın hayaleti artık kelepçeliyse, ahlaki vizyonlarının genişliği ve ciddiyeti nedeniyle romanların kendileri yazarlarının suçlarından arındırılabilir. En iyi sanat, kaçış sanatçılarının en akıllısıdır. Gizemli bir şekilde kendi anahtarlarını taklit ederek kendini serbest bırakır ve uçar.

Yazar: Laurence Scott

Kaynak: The New Yorker

Çeviren: Ruken Akgül

Düzenleyen: Yaren Kardelen Budun