Haftalık olarak blog* yazdığım Huffington Post, internet sitesinin TEDWeekends yayını için tekerlekli sandalyeye bağlı performans sanatçısı Sue Austin’in “Deep Sea Diving… In a Wheelchair” adlı TED konuşmasına odaklanan bir yazı yazmamı istedi. Bana verilen tek talimat, aşağıdaki konuları ele almaktı: “Toplumun engelli insanlara nasıl yaklaştığı, onların yaşamlarına ve bakış açılarına dair anlayışımızı nasıl daha iyi hale getirebileceğimiz ve kişisel kimliğimizi başkalarının bizi nasıl gördüğüne dayanarak inşa etme konusundaki sorunlu eğilimimiz.”

Benim görüşüm ise şöyle:

İnsanların sözde özürlü (günümüzde fiziksel engelli) kişileri neden bu kadar sorun ettiklerini bilmiyorum. Sorun, insanların engellilik hakkında neler düşündüklerinde yatıyor. İlk olarak, çoğumuz engelliliği oldukça dar bir şekilde düşünüyoruz, örneğin, birisinin bir uzvu eksik olduğunda, felç geçirip tekerlekli sandalye kullanmak zorunda kaldığında veya kör olduğunda. Temel olarak bariz olan ve insanları sözde normal olanların yapabileceği şeyleri yapmaktan alıkoyan herhangi bir durum.

İkincisi, insanlar engelliliği iki uç olarak düşünme eğilimindedirler; yani ya engellisinizdir ya da değilsinizdir. Ama ben engelliliği zamana yayılmış bir süreç olarak görüyorum. Asıl mesele, engelin türü değil, derecesidir. Her ne kadar bu şekilde düşünmesek bile, fiziksel zorluk, engelli insanları normal aktiviteler olarak adlandırdığımız konuşma, duyma ve görme, yürüme, yemek yeme ve seks yapmaya kadar birçok eylemin bulunduğu upuzun bir listeden alıkoyabilir. Böyle düşünüldüğünde, söz konusu fiziksel zorluğun kişiyi ne kadar engellediğine bağlı olarak çok az engelli, kısmen engelli veya ciddi şekilde engellilik ihtimali vardır.

Aslında hepimiz bir şekilde engelliyiz. Engelli (disabled) kelimesini parçalayalım. “Mümkün değil (not able)” anlamına geliyor. Tamam, pek çok şeyi yapamam. Basketbol topunu smaçlayamam. Açık kalp ameliyatı yapamam. Şarkı söylerken sesim korkunç oluyor. Bunlar beni engelli mi yapar? Tabii ki hayır, çünkü hayatın çoğu yerinde gayet iyiyim.

Engelli olarak anılan insanların birçoğu normal bir yaşam sürdürebiliyor. Çalışıyorlar, evleniyorlar, çocukları oluyor, spor yapıyorlar… Liste uzayıp gidiyor. Kuşkusuz ki onları gerçekten güçsüz kılan korkunç fiziksel hasara maruz kalanlar da var ama onların bile birçoğu üretken ve tatmin edici bir yaşam sürdürebiliyor (Stephen Hawking gibi).

Şimdi şunu bir düşünün. Çoğu engelli insanın yapabileceği şeyler yapamayacağı şeylerden çok daha fazla, ki bu da onları son derece sıradan yapar, başka bir deyişle, tıpkı geri kalanımız gibi.

Yapamayacakları şeyler, başkalarının onları nasıl gördüklerine, yani engelli olarak tanımlanmalarına sebep olurken, neden onlar -fiziksel engelli insanlarla olan deneyimlerime dayanarak- kendilerini “engelli” olarak tanımlamazlar? Yapamayacakları şeyler başkalarının onlara nasıl baktığını, benim kötü şarkı söylememin insanların beni nasıl gördüğünü etkilediğinden daha fazla etkilememeli.

Gerçekçi olursak, insanların engelli bireyler hakkında belirli algılar geliştirmesi şaşırtıcı değildir. Doğal olarak, kolaylıkla erişebildiğimiz bilgilere dayanarak bir kanıya varırız. Ve onların engelleri ön plandadır, kıvrak zekâları, mizah anlayışları ve merhametleri gibi sahip oldukları bütün yetenekler hep belirgin değildir. Fiziksel engelli insanlarla vakit geçirdikten sonra, engelliliklerinin arka planda kaldığını, kim olduklarının ve engelliliklerinden bağımsız olarak neler yapabileceklerinin daha açık ortaya çıktığını anladım. Engelli insanlar, engelli olmaktan çıkıp sadece insan oldular.

Ayrıca engelli insanları idolleştirmeye, onları hepimiz için ilham alınması gereken ve cesur insanlar olarak görmeye eğilimliyiz. Maratonlarda yarışmak, yüksek öğrenim almak veya başarılı bir kariyer kurmak için engelliliklerinin nasıl üstesinden geldiklerine hayret ediyoruz. Bir şekilde özel olduklarını düşünüyoruz ve kendi hayatımızda karşılaştığımız nispeten küçük zorlukların üstesinden gelmek için bu dersleri kullanabileceğimiz umuduyla o zor hayatlarıyla nasıl başa çıktıklarını öğrenmek istiyoruz.

Ama tanıdığım engelliler, kendilerini farklı ya da özel olarak görmüyorlar. Şunu unutmayın, hayatlarının bir noktasında, (eğer fiziksel engelli olarak doğmamışlarsa) farklı ya da özel değillerdi, tıpkı geri kalanımız gibi, sadece normallerdi. Bizde olmayan zorlukları kolayca yenebilme veya olumlu bir tutum gibi özel niteliklere sahip değiller.

Değişen şey onların koşullarıydı, yani hayatlarını değiştiren fiziksel zorluklar. Onların bu fiziksel zorlukların üstesinden gelmelerini sağlayan nitelikler sadece onlara özgü değildi. Bu düşüncenin aksine, insanüstü olduğunu düşündüğümüz tepkileri aslında kesinlikle insancıldır ve hepimizde ortaktır. Her ne kadar benzer zorluklarla karşı karşıya kaldığımızda vücudumuzun korkudan tortop olacağını ve vazgeçeceğimizi düşünsek de çoğumuz bu durumu muhtemelen aynı cesaret ve kararlılıkla karşılayacaktık. İşte bu, sözde normal insanların engelli olanlardan öğrenebileceği gerçek bir derstir.

Yani, bir dahaki sefere sözde engelli bir kişiyle tanıştığınızda, iki şeyi deneyin. İlk olarak, engellerine dikkat etmek yerine, yeteneklerinin ne olduğunu ve kendilerini nasıl tanımladıklarını öğrenin.

İkincisi, onlara engelli değil de bizim gibi normal bireylermiş gibi davranın. Neden biliyor musunuz? Çünkü düşündüğünüzden çok daha normaller.

Ve daha da önemlisi, engelliliklerinden ziyade, ki bu onların kim olduğunun küçük bir parçası (bu engel her ne kadar belirgin olsa da), sahip oldukları tüm yeteneklere, oldukları kişinin bütününe bakılmasını ve ona göre davranılmasını isterler.

Yazar: Jim Taylor Ph.D.

Çeviren: Yaren Gemici

Düzenleyen: Dilara Güzel

Kaynak: Psychology Today