İki yüzyıl önce bu ay (Ocak 2004), Hispanyola Adası’nda, Fransız kolonisi Saint Domingue, bağımsız Haiti ulusu haline geldi. Dünya tarihinde bundan daha ciddi çok az değişim olmuş, çok azı daha fazla fedakârlık gerektirmiş ya da daha fazla umut vaat etmiştir. Ayrıca daha azı, gelişmekte olan dünyada sosyalizm, ulusal özgürlük ve anlamlı bağımsızlık mücadelelerinin geçici başarısızlığıyla birlikte bu tarihin bu kadar makbul bir sona ulaştığına bizi inandırmaya çalışanlar tarafından, bu kadar derinlemesine unutulmuştur.

  1. yüzyılın son on yıllarında başlayan üç büyük devrimden (Amerikan-Fransız-Haiti) yalnızca üçüncüsü, her birine ilham veren ilkenin koşulsuz olarak uygulanmasını zorunlu kıldı: Tüm insanların doğal, vazgeçilmez haklarının onaylanması. Bu insan özgürlüğü beyanının evrensel olarak tutarlı olduğu yer yalnızca Haiti’ydi. Yalnızca Haiti’de bu beyan, zamanın sosyal düzeni ve ekonomik mantığına doğrudan karşı gelerek, ne pahasına olursa olsun devam ettirildi. Yalnızca Haiti’de bu beyanın sonuçları, yani köleliğin, sömürgeciliğin ve ırk eşitsizliğinin sonu, dünyayı bir bütün olarak kucaklayan terimlerle desteklendi. Ve bu üç devrim arasından, dünyada bu sonuçları savunmak isteyenlere öğretecek en çok şeyi olanı Haiti Devrimi’ydi.
  2. yüzyılın sonlarından itibaren Fransız toprağı olarak tanınan Saint-Domingue, 1780’le birlikte dünyadaki en kazançlı koloni, Fransız İmparatorluk tacının mücevheri ve büyüyen Fransız ticaret burjuvazisinin yeni refahının temeli haline geldi. Paul Farmer, neredeyse Maryland eyaletinin modern büyüklüğünde olan Saint-Domingue’in, Amerikan Devrimi’nin arefesinde 13 Kuzey Amerika kolonisinin bir arada kazandığından daha fazla gelir elde ettiğini; Fransız Devrimi’nin arefesinde ise, dünyanın en büyük kahve üreticisi haline geldiğini ve dünyanın şeker kaynaklarının yaklaşık yüzde 75’lik kısmını oluşturacak bir hale geldiğini belirtir. Bu olağanüstü verimlilik, aynı yıllar boyunca köle ticaretinin hızlı bir şekilde genişlemesinin bile talebi karşılayamadığı bir hızda ölecek kadar çalıştırılan köle emeği üzerine kurulmuş ve aşırı derecede zalim bir plantasyon ekonomisinin sonucuydu. Ölüm oranı o kadar çoktu ki, 1780’ler sırasında koloni her yıl 40 binden fazla yeni köle alımı yapıyordu. Eric Williams’a göre, 1789’a gelindiğinde bu “Karayip İncisi”, yaşayanlarının büyük çoğunluğu için “dünyadaki en kötü cehennem” olmuştu.

Hızlı büyüyüş, koloninin sosyal yapısında büyük bir gerilmeye sebep oldu. Cebrî güç, gittikçe karşıtlaşan üç grup, beyaz tarla sahibi seçkin elit, Fransız imparatorluk gücünün adadaki temsilcileri ve daha müreffeh ama politik açıdan güçsüz melezler ile eski köle grubu, arasında bölündü. Fransız Devrimi’nin patlak vermesiyle sömürge yönetici sınıf arasındaki bu gerginlikler, açık çatışma ortaya çıkardı ve Ağustos 1791’de büyük köle isyanı başladığında, mevcut rejim bu durumla başa çıkamadı. Düzeni sağlaması için gönderilen Fransız Komisyon Üyesi Sonthonax kısa süre sonra Cumhuriyetçi Fransa’dan daha fazla bağımsızlık isteyen beyaz ekiciler ve adanın melez halkına verilen sivil hakların geri alınmasıyla karşı karşıya kaldı. Sonthonax bu isyanı yalnızca kırsal kesimi kontrol eden köle ordularına destekleri karşılığında kalıcı bir özgürlük teklif ederek bastırabildi. Takip eden birkaç sene içinde, Toussaint L’Ouvertture liderliğindeki kurtulmuş köleler ordusu yavaş yavaş koloniyi ele geçirdi. Bir dizi harika düzenlenmiş askeri kampanya silsilesinde Toussaint; ekicileri, İspanyolları, İngilizleri ve siyahi ve melez orduları arasındaki kendi düşmanlarını mağlup etti ve yeni yüzyılın (18. yy) başlarında Saint-Domingue’in gerçek hükümdarı haline geldi. Fransa’nın bizzat kendisinden kopmak istemeyen Toussaint, Napolyon’un 1801’de sömürge köleliğini geri getirmek için gönderdiği sefer güçlerinin onu esir almasına izin verdi. Napolyon’nun askeri birlikleri Guadeloupe’da başarılı oldular ama Saint-Domingue’de başarısızlığa uğradılar. Toussaint’in ordusu Jean-Jacques Dessalines tarafından yeniden bir araya getirildi ve bağımsızlık savaşı bittiği zaman, kendisinden önceki Pitt gibi Napolyon da 50.000 asker kaybetti. Son Fransızlar Kasım 1803’te sınır dışı edildi.

Bu silsilenin kendi olağanüstü etkisinin haricinde, radikal felsefeye ilgi duyan kişiler neden bugün Haiti bağımsızlığının oluşumuna ilgi duymalı? Haiti her zaman ‘Batı Yarımküredeki En Fakir Ülke’ olarak tanımlanmaktadır. Haiti, sıklıkla, modern sivil toplum ve istikrarlı bir yabancı yatırım ile sağlanan faydalardan mahrum kaldığı için, başarısız ekonomik kalkınma ve bitmemiş ‘modernleşme’ konularında örnek olarak ön plana çıkıyor. Neredeyse aynı sıklıkla, Voodoo ve AIDS hakkında açıkça ırkçı olan saçmalıklara referans olarak sunuluyor. Neden böyle bir ülkenin yaratılışına sebep olan bir devrimle ilgilenilsin ki? İşte birkaç bariz sebep:

  1. Fransız Devrimi modern çağların en büyük siyasi olayı olarak sayılıyorsa Haiti devrimi bu olayın en belirleyici kesiti olarak ifade edilmelidir. Fransız sömürgeleri, 1789’da teyit edilen özgürlük ve eşitlik gibi  “evrensel” ilkelerin gerçekten sınandığı tek yerlerdi, bu ilkelerin büyük ihtimalle uygulanmayı başaramayacağı istisnai yerler. Devrimci Meclisler’deki siyasi farklılıkları sömürge sorunu kadar keskin bir şekilde netleştirecek hiçbir sorun yoktu ve Florence Gauthier’in gösterdiği gibi, hiçbir sorun Jakobenlerin doğal haklar talimatından Termidorcuların sosyal haklar ifadesine -düzen, mülkiyet ve refah ifadelerine- olan gerici geçişte daha önemli bir rol oynamadı. Dahası, Haiti Devrimi Fransız Devrimi’nin durduğu yerde devam etti: Napolyon, Hispanyola’nın batı yarısında köleliği yeniden sağlamaya çalışmadan hemen önce, Toussaint doğu yarısında köleliği kaldırdı. Ayrıca politik güncelliğimiz, özünde Termidorcu bir biçimi sürdürmekteyken Fransız sömürgeci lobisinin, köleliğin korunmasını meşrulaştırmak için kullandığı mantık, günümüzde küresel iş bölümünde söz konusu olan mantıkla ilgili de bir şeyler söylüyor. Meclisin 1791 tartışmasında ekiciler adına konuşan Pierre Victor Malouet, Evrensel İnsan Haklarının Beyannamesi’nin sömürgelerin varlığıyla bağdaşmadığını biliyordu ve vatansever vatandaşlarını sömürgelerinin istisnai statüsünü korumaya teşvik ediyordu. Malouet, “Mesele köleliğin ilke ve haklar açısından savunulabilir olup olmadığını merak etmek değildir. Aklı ve mantığı olan hiç kimse böyle bir doktrin ileri sürmez. Aksine, bu, korkunç bir suç ve felaket yığını olmadan bu kurumu sömürgelerimizde kaldırıp kaldıramayacağımızı bilme meselesidir” dedi. Bu temel ilke bugüne dek sürmektedir. “Bize” uygulanan kurallar, onlara, yatırımlarımızın istikrarını tehlikeye atmadan, küresel durgunluk, terör veya kötüleşme riskine girmeden makul bir şekilde uygulanamaz.
  2. Haiti bağımsızlığının sağlanması bize siyasetin her zaman ‘mümkün olanların sanatı’ olarak ilerlemesine gerek olmadığını hatırlatıyor. Haiti bağımsızlığı, tüm dünya tarihinin en derin umulmadık silsilelerinden birinin sonunu getirdi. Dönemin gözlemcileri eşit şekilde hayretler içinde kalmışlardı. Robin Blackburn’un gözlemlediği gibi, Toussaint’in güçleri, “kölelik zincirini 1789’da en güçlü halkası olan yerinden” kırmıştı. İdeolojik önyargıların bir direniş hareketi tarafından şimdiye kadar karşılaşılan en ezici biçimini aştılar ve yeryüzündeki en güçlü emperyalist ulusların ordularını yendiler. Onların örneği daha sonraki Afrika ve Latin Amerika kurtuluş hareketleri için belki de en büyük ilham kaynağıydı. Daha sonra Afrika’daki köleliği bitirmeye çalışanlara da ilham vereceği gibi, Haiti, İspanya’ya karşı yürüttüğü mücadelede Simón Bolívar’a önemli destek verdi ve 19. yüzyılın ilk yıllarında Küba, Jamaika, Brezilya ve ABD’de köleliğe karşı ayaklanmaları motive etti.
  3. Haiti devrimi, tarihsel ‘zorunluğun’ sadece geriye dönük olarak ortaya çıkma biçiminin özellikle dramatik bir örneğidir. Anın tam stratejik ifadesi belirginleşene kadar eylemden kaçınanlar asla harekete geçmeyecek. Tecrübe ile sabit olarak, 18. yüzyılın sonlarında sadece ulusal bağımsızlığın kazanılmasının Haiti’de köleliğin kalıcı olarak kaldırılmasını garanti altına alabileceği açıktır. Yine de, Dessalines’in bu sonuca ulaşması on yıl aldı ve bu da Toussaint’in kendisinin görünüşte kabul etmeye istekli olmadığı bir şeydi. Toussaint’in Fransa’yı yatıştırmadaki, plantasyon ekonomisinin temel yapısını korumadaki ve beyaz ekicilere yaşayacak yer sağlamadaki nihai kararlılığı, Fransa’ya karşı yapılan son seferde halk desteğinin çoğuna mal oldu, kölelerin özgürleşmesini sağlamak için en çok şeyi yapan kişi bu başarıyı korumak için gerekeni yapamadı. Benzer şekilde, tüm bu silsileye neden olan köle ayaklanması dikkatle planlanmış ve ekim ekonomisinin kendisinin yapısal koşulları ile iyice hazırlanmış olsa da sonuçları olaydan sonra uzunca bir süre belirsiz kaldı. Ayaklanma içerisinde yer alan liderlerin hiçbiri  kasıtlı olarak köleliğin kaldırmak için yola çıkmamıştı. Feshin peşinden koşuş, onlara adeta ekicilerin, ordularının yarı-intihar bir şekilde teslim olmalarından başka her şeyi reddetmeleriyle dayatılmıştı. Daha sonra köleliği kaldırma kararı, Saint-Domingue elitleri arasındaki zorlu bölünmeler sonucunda, gönülsüz olan Sonthonax’a dayatıldı.
  4. Süreç beklenmedik ve öngörülemez olmasına rağmen, Haiti özgürlük ve bağımsızlığı, “tanıma”, “müzakere” veya “iletişim” yoluyla arabuluculuk olmaksızın doğrudan eylem yoluyla zor kullanılarak sağlandı. 18.  yüzyılda köleliğe karşı aydınlanmacı argümanlar hiç de az rastlanılır değildi. Montesquieu, onun ırkçı ve dini “mazeretlerini” aşağıladı, Encyclopédie sömürge köle ticaretini insanlığa karşı suç olarak nitelendirdi. Rousseau köleliği, saf ve basit tabirle, insanlığın inkârı olarak tanımladı. Çoğunlukla Jironden olan Siyahi Dostları Derneği (Société des Amis des Noirs) çoğunlukla yeniden yapılanmış bir sömürge sistemi içinde ‘dikkatle hazırlanmış köle özgürlüğünü’ destekledi. Buna rağmen bu tür güzel ilkelerin iddia edilmesiyle gerçek bir köle isyanı ile aktif dayanışma arasında bir dünya fark var. Derneğin kurucusu Brissot, köle ayaklanmasının başlar başlamaz bastırılmasını istedi. C.L.R. James’in belirttiği gibi, sömürünün kötülükleri hakkındaki ahlaki patlamalar “ne o zaman ne de şimdi ağırlık taşımadı”, zira otoritelerinin temelleri söz konusu olduğunda iktidardakiler dayanılmaz bir baskıya teslim olurlar. Resmi yasama kanalları vasıtasıyla Saint-Domingue koşullarını iyileştirmek için çalışan ılımlılar, üç yıl süren sonuçsuz kavgalar sırasında hemen hiç bir şey elde edemedi ve Jakobenlerin köleliğin sona ermesini nihai olarak kabul etmesi, 1791 ayaklanmasından tam iki buçuk yıl sonra geldi. Her türlü resmi temsiliyetten yoksun kölelerin aksine, adanın melezleri Fransa’dan tanınma dileme çabalarından ötürü olduğu kadar taleplerini ayrı bir şekilde, siyahların desteği olmadan gerçekleştirmeye çalışma pervasızlıklarından ötürü de zayıfladı (yakın zamanda kölelik ve sömürgeler sorununu tarihten tamamen silme çabasına giren Fransız Devrimi’nin gerici tarihçilerinin çok sevdiği Tocqueville ise, köleliğe yönelik iyi bilinen nefretine karşın, 1830’lar ve 1840’larda Cezayir’in “ülkenin harap edilmesi” yoluyla “tamamen hâkimiyet altına alınması” ve Güney Afrika’daki ırk ayrımı türü toplum kontrolü uygulamalarını savunurken sömürge lobisini neredeyse harfi harfine yankılıyor olacaktı). Fransız filozofları arasında Mercier’den sonra sadece Diderot ve Raynal, Avrupa uluslarına, Toussaint’in kendisine ilham kaynağı olabilecek kelimelerle, “Köleleriniz onları ezen günahkâr boyunduruğu kırmak için cömertliğinize ya da tavsiyenize ihtiyaç duymuyorlar… Sadece ileri çıkacak ve kutsal özgürlük sancağını yükseltecek cesur bir şef isteniyor.” demeye hazırdı.
  5. Haiti devrimi, bilfiil evrensel olan herhangi bir reçetenin, nasıl kendi durumunun şimdiye kadar temsil edilemez ya da ‘dokunulmaz’ olan bir yönünün, eş zamanlı olarak istisnai ve ayırıcı bir yeniden değerlendirmesi olduğunun güçlü bir örneğidir. Alain Badiou’nun öne sürdüğü gibi her evrensel ilke, “önce karar verilemez olan bir şeyin kararı ya da değeri olmayan bir şeyin değer kazanması” olarak ortaya çıkar ve bunun sonucunda ortaya çıkan uygulama, şimdiye kadar bu durumda “minimum düzeyde mevcut” olan grup veya kapasitenin azami bir yoğunluk elde etmesini sağlayacaktır. 1791 arifesinde, Kölelik üzerine tartışmanın tüm katılımcılarının, geleceğin köle liderlerinin kendilerin de dahil olmak üzere, karar kıldığı tek şey, Afrika kökenli özgür vatandaşların yaşadığı bağımsız bir ulusun imkânsızlığıydı. Bu bağımsızlığın başarısı ırkçılığa karşı şimdiye kadar yapılan en kesin darbelerden biri olarak öne çıkmalı. Irkın ne olduğu nadiren bu kadar net anlaşılmıştır – hiçbir anlamda bir çatışma ya da farklılık kaynağı değil, sadece yağma ve sömürü ekonomisine dayalı boş bir belirleyici. Eski Haitili yazarlar yakın geçmişte başkalarının yanında Wallerstein ve Balibar tarafından da değinilen noktayı – ırksal eşitsizlik teorilerinin beyaz sömürgeciler tarafından köleliği meşrulaştırmak ve Avrupa çıkarlarının peşinde koşmak için uydurulduğunu- mükemmel bir şekilde anladılar. Haiti’nin ilk anayasası (1805), bütün Haitilileri, cildinin renginden bağımsız olarak siyah olarak tanımlayarak, bütün bir ırk sorunundan ani bir şekilde koptu–ki bu tanımlama,  Napolyon’a karşı mücadeleye katılan azımsanamayacak sayıda Alman, Polonyalı ve başka uyruklardan olan askerleri de kapsıyordu. David Nicholls bunu 19. yüzyıl boyunca gösterdi; tek başına Afrika kültürünün o dönemdeki durumuna çok az ilgi gösterseler de, “Haitili yazarlar, melez yahut siyah, tutucu yahut Marksist, Haiti’yi Afrika’nın yeniden doğuşunun ve ırk eşitliğinin sembolü olarak tasvir etmekte hemfikirdi.” Görünüşte Avrupalılarla karıştırılabilecek olan seçkinlerden gelen Melez entelektüelleri, kendilerini gururla siyah ırkın üyeleri, Afrikalılar olarak görüyorlardı. Nicholls’ın göstermeye devam ettiği gibi, hiçbir şey Haiti’nin bağımsızlığını devrim sonrası dönemde renk önyargısının yeniden doğuşu ve Haitililerin renkli ya da siyah olarak yeniden ayrışması kadar sarsmadı.
  1. Haiti’nin devrimi, böylesine özgün bir evrenselliğin ancak devrimci bir özne tarafından sürdürülebileceğini hatırlatır. Haiti’nin bağımsızlığı, şimdiye kadar yaşanan tek başarılı köle isyanının sonucuydu. Bu başarıya sebebiyet olarak,  kolonideki köle sayısı ve yoğunlaşması, onları birbirine bağlayan ekonomik ve kültürel faktörler, birçoğuna uygulanan gaddarlık, kölelerin “yönetici” elitinin yaşadığı nispi hareket özgürlüğü, egemen sınıf arasındaki ekonomik ve siyasi bölünmelerin yoğunluğu, emperyalist güçler arasındaki rekabet, Amerika ve Fransa’daki devrimlerin verdiği ilham, Toussaint’in liderliğinin kalitesi ve bunun gibi daha birçok konjonktürel nedenin listelenmesi zor değildir. Bununla birlikte, her şeyden üstün bir faktör, topyekûn savaşın ilk modern örneklerinden biri haline gelen sonuçların bir ürünüdür: Halkın herhangi bir koşulda köleliğe geri dönüşe direnmeye kararlığı. Bu, tüm devrimci dizinin en büyük sabitidir ve liderlerinin aksi durumda dolambaçlı olacak taktik manevralarına uçtan uca bir yön sağlayan da budur. Carolyn Fick’in belirlediği gibi, Dessalines, Christophe ve diğer siyah generaller nihayet 1802’de Fransızlar’dan ayrıldığında, nihai kararlarını almalarını sağlayan askerlerinin azmiydi. “Kitleler başından beri Fransızlara direndi, liderliklerinden dolayı değil, liderliklerine rağmen. Bütün yükü üstlenen, direnişin bedelini her yerde ödeyen ve şimdi liderlerin toplu mücadeleyle siyasi ve askeri olarak yeniden bütünleşmelerini mümkün kılan onlardı. Böylelikle Haiti’nin devrimcileri bugünün “demokratik müdahale” mantığını daha ortaya çıkmadan reddetmişti. Demokrasinin Irak’a yeni girişi, eğer tümüyle pasif ve uysal olarak devam ederse bu süreçteki katılımı tahammül edilebilir olan, kendi kendine hizmet eden ve halkın üstünde bulunan politik aranjmanların dayattığı uluslararası girişimlerin uzun bir silsilesinin sadece en sonudur; buna karşın Haiti halkı, kendi özgürlüklerinin nesnesi olmak yerine özne olarak kalmaya kararlıydı. Ve bunu yaparak, aynı şekilde, mutlak pasiflik kategorisine itiraz ettiler, yarı-insanın “mirasçısı”, Giorgio Agamben’in açık yaşam ve Muselmanner hakkındaki son çalışmasıyla bir anlamda yeniden canlandı. Oysa “devrimden önce birçok köle oturdukları yerden hareket ettirilmeden önce kırbaçlanmalıydı”, James, bu aynı “alt-insanlar” daha sonra  “tarihin en büyük devrimsel savaşlarından birini” verdiler, diye belirtti.
  2. Bugünün demokratik uzlaşmasının tam aksine Toussaint ve Dessalines’den Préval ve Aristide’ye kadar Haiti tarihi, popüler siyasi seferberliğin ve otoriter liderliğin tutarlı bir şekilde eklemlenmesini içeriyor. Söylemeye gerek yok, eskinin servetleri sonrakinin aşırılıklarından dolayı sık sık zarara uğradı. Bununla birlikte, “demokratik reform” ve “güçlerin ayrılığı”  lehine iddialar Haiti’nin mülk sahibi azınlık üyeleri ve uluslararası destekleyicileri tarafından büyük oranda yapılmaktadır. Kesinlikle bu tür iddialar Aristide’nin başkanlığını göreve ilk başladığı andan itibaren felce uğratmıştır. Temel kalıp, Dessalines’in kendi kısa kuralına tepkisiyle zaten belirlenmişti: Hükmettiği o birkaç yılda (kana susamış ve despot bir) imparator olan Dessalines, seçkinler arasında popüler olmayan ticaret vergilerini uygulamaya koydu, renkliler ve siyahlar arasındaki ön yargıları gidermek için adımlar attı ve arazinin daha adil bir şekilde dağılımına doğru hareket etmeye başladı. Zenciler ve melezler, “Beyazlarla savaşacağız; kanımızın dökülmesiyle fethedilen özellikler hepimize aittir; Eşitlikle bölüştürülmeyi planlıyorum.” diye açıkladı.   Kısa süre sonra, Ekim 1806’da melez elitleri Dessalines’e suikast düzenledi ve daha sonra başkanlık gücüne daha sıkı sınırlar getirerek ticari ayrıcalıklarını korumak için dikkatli davrandılar. Dessalines’in gerçek halefi, James’in de ima ettiği gibi, Fidel Castro’dur. Öte yandan, eski sömürge ekonomisini otoriter araçlarla restore etmek için tekrarlanan girişimler (Toussaint’in kendisi tarafından başlatılan), azat edilmiş kölelerin eski hayatlarına hiçbir zaman geri dönmemesi üzerine kurulmuştur. Bağımsızlık savaşındaki katılımcıların çoğunun temel amacı, kendi geçim ve toprakları üzerinde doğrudan kontrol sağlamaktı. Haiti’nin ilk anayasası, yabancıların Haiti’de mülkiyet sahibi olmasını engellemek için dikkatli davrandı ve 1820’lerde Haiti’nin eski kölelerinin çoğu köylü mülk sahipleri olmayı başardı. En azından bir dereceye kadar ekonomik özerkliği koruma çabası, daha önceleri Amerikan işgali (1915-34) ve daha sonraları IMF tarafından aracılık edilen yapısal uyum planlarıyla (ki bu planlar bu çabayı etkili bir şekilde sürdürmüştür) adaya dayatılan olağanüstü saldırgan ekonomik politikaların açıklamasına yardımcı olan birkaç faktörden biridir. James’in Haiti’nin devrimi konusundaki ünlü hesabının gücünün büyük bir kısmı, ona göre, Afrikalının özgürleşmesi ve küresel sosyalizm için sürmekte olan mücadelelere doğrudan doğruya yönlendirildiği gerçeğinden kaynaklanmaktadır. Bugün, işler çok net anlaşılamamış gibi görünüyor olabilir. Günümüzdeki kölelik türevleri 1788’in türevlerinden biraz daha az keskindir ve gerekçeleri genellikle kişinin cildinin rengine atıfta bulunmaktan ustaca yapılmış argümanları içerir. Yine de, bazı şeyler değişmedi. Haiti’nin devrimi, günümüzün büyük sömürge güçleriyle doğrudan karşıtlık içinde ilerledi ve Thermidor’un devrimci Fransa’sı sömürgecilere geri döndükten sonra, Haiti, mülkün yırtıcı zorunluluklarına karşı evrensel insanlığın haklarını teyit etme mücadelesini tek başına sürdürdü. Aristide’nin ‘uluslararası topluluğun’ gözünde en büyük suçu muhakkak olarak bu mücadeleyi sürdürmekti. Her yaştan Thermidoracılar, mülkiyetin, refahın ve güvenliğin sağlamlaştırılması olarak, tarihsel değişimin düzenlenmiş, pasifleştirilmiş bir resmini sunmaya çalıştı. Haiti’nin devrimi, başka bir tarih anlayışının gücünü ve farklı bir siyasi geleceğin imkânını kanıtlıyor.

Çevirmen: İlker Aydın, Samet Serkan Şanlı

Kaynak: libcom.org