Geçenlerde Brooklyn’deki Medgar Evans Koleji’nde şair Gwendolyn Brooks’un yüzüncü doğum günü adına yapılan bir kutlamadaydım. Konferans, 1950’de Pulitzer Ödülü’nü kazanan ilk siyahi kadın olan Chicagolu şair için ülkenin dört bir yanında yapılan pek çok kutlamadan biriydi.

Ancak benim için Brooks konferansının olduğu hafta sonu aynı zamanda paniğin etkisi altındaydı. Şu anda ABD’nin tarih boyunca en az sevilen başkanının bulunduğu şehirde, Washington DC’de ana akım medya kaybolan bir dizi siyahi kızla ilgili “ilk haberi” yapmıştı. Sosyal ağ platformlarında kızların kaçırılıp fuhuşa zorlandığına dair tahminler ortaya atan manşetler ve etiketler dönüyordu. Başkaları da kızların ölmüş olmasından korkuyordu. Polis bütün teorilere cevaben yerel ve ulusal alanda endişeli insanlara bu kayıp siyahi kız çocuklarının sadece evden kaçtıklarını söylüyordu.

Kaçırıldı. Öldürüldü. Evden kaçtı. Asıl gerçek şu ki bu başlıkların hepsi bu ülkede siyahi kızların geçmişte de, günümüzde de manşetlere çıkmadan her gün, her şekilde kaybolduğu gerçeğine kalıp uydurmaya çalışıyor. 1968’de, annesi Bayan Sallie işteyken ailesinin Güney Chicago’daki evinden kaçırılan siyahi bir kız çocuğunun aranmasıyla ilgili uzun “In th Mecca” şiirini yazdığında Gwendolyn Brooks, siyahi kız çocuklarının Amerika toplumunun en az değer verilen, en çok istismar edilen ve en az korunan mensupları arasında olduklarını biliyordu.

Brooks kayıp kıza tıpkı toplumdaki yeri kadar küçük bir isim veriyor; Pepita. Bu, ilk olarak şiirin birkaç kıtasını okuduktan sonra, iş yorgunu annesi eve geldiğinde kızının orada olmadığını fark edip “Pepita Nerede?” diye sorduğu zaman gördüğümüz bir isim. Sorunun kendisi ise metinden ve okuyucunun aklından hiç çıkmıyor.

Brooks’un bu kayıp siyahi kız temsilinde okuyucular, Pepita’nın oturduğu Mekke isimli binadaki topluluğun çeşitli üyeleriyle karşılaşıyor. Annesi binanın her yanında onu ararken komşular ona katılıyor ya da katılmıyor, polis gelip, bina sakinlerine eziyet edip şiirin hikayesinden kopuyor. Şiirin sonuna geldiğimizde Pepita’nın, tıpkı bir hafta önce köşe başında “tecavüze uğrayıp boğularak öldürülen” küçük bir kız çocuğu gibi, “toz içinde ve hamamböcekleri arasında” katilinin kulübesinin dibinde yattığını öğreniyoruz.

In the Mecca” hoş bir şiir değil; yani insanın sevmek isteyeceği türden bir şiir değil. Anlatıcısının bir başka tekrarlanan ve akıldan çıkmayan sorusuna yanıt üreten bir şiir; “Pepita kaç kişinin umrunda?”

Şiirin sonlarına doğru Brooks, “İğrenç şeyler bazen iğrenç insanların başına gelir” diye yazıyor. Bu dize pek de teselli sağlamıyor çünkü “bazen”, bize iğrenç şeylerin aynı sıklıkla nazik, korunmasız insanların başına geldiğini hatırlatıyor.

In the Mecca” tarihimizin bu anında bana hitap ediyor çünkü ben de, Hartford Connecticut’daki oyun arkadaşlarımın çoğu gibi, çocukluk yıllarımı çalışan siyahi bekar bir annenin kızı olarak geçirdim. Pepita gibi biz de seçilmiş yetkililerin sosyal güvenlik ağları kurma vaatleriyle kampanya yaptığı, bu ağların her geçen gün biraz da yıpranıp zayıflayacak şekilde kurulduğu bir şehirde ve ülkede büyüdük. Ancak bugün, Hartford’daki diğer siyahi kadınlar ve kız çocuklarıyla konuşurken söyleyemediğim şeyleri söyleyebilirim: Artık yabancılar, arkadaşları ya da aileleri tarafından öldürüldüğü ve istismar edildiği küçük siyahi kız çocukları hakkında daha fazla şiir istemiyorum. Eğer bu isteğim gerçekleşmeyecekse, o zaman artık “Neden kaçırıldılar” ve “Kaç kişinin umrunda” sorularını bir daha asla sormadığımız güne kadar her şiirin hem trans olan hem de olmayan siyahi kız çocuklarının karmaşık yaşamlarıyla ilgili olmasını istiyorum.

 

Yazar: Eve Dunbar

Çevirmen: Çağlar Yılmaz

Kaynak: Literary Hub