Güneş İmparatorluğu incelemesi

Güneş İmparatorluğu incelemesi

Yazar, Angela Carter 1984’te yayınlanan Güneş İmparatorluğu kitabını Time Out dergisi için inceledi. Eseri, JG Ballard’ın ‘çığır açan’ romanı olarak nitelendirirken, yazarın eski eserleriyle olan bağlantısı üzerinde durdu.

J. G. Ballard’ın kurgusu postmodernizmin bütün özellikleriyle; tedirgin edici, dâhice bir biçimsel yenilik, aşırı ve şok edici şiddet ve kara mizah olarak karakterize edilmiştir. Ancak Ballard’ı; Barthes, Barthelme ve Coover’ le aynı rafta bulmanız, Bug Eyed Monster’la birlikte dosyalanmış bir biçimde bulmanızdan daha az olasıdır.

Ballard başlarda bilim kurguyla ilgilenmişti bunun sebebi ise savaşın ardından doğduğu ülke olan Çin’den İngiltere’ye geldiğinde İngiliz toplumunun gerçekliğinin, İngiliz natüralist kurgusunun geleneksel kaynaklarını ciddi şekilde aştığını bir yabancının gözünden keşfetmesiydi:

“Devrim niteliğinde bir kurgu istedim. İngiliz natüralist kurgusunun hiç denemediği bir şeyin, bilinçdışının tüm alanıyla tanınmasını istedim. Bize, kendimiz hakkındaki gerçeğin farkına vardıracak bir kurgu istedim. Geçmişi değil geleceği; önümüzden beş dakika uzaklıktaki geleceği istedim.”

Bu arzu onu yeni, teknolojik İngiltere’nin büyük tarihçisi yapmıştı. Kendini saplantıların pençesine atmaya meyilli, “Ben saplantılarımla varım!” diyen bir adam, kültürel açıdan “yeşil ve hoş bir ülke” olarak programlanmış Britanya kavramıyla büyüyen bizlerin, görmezden gelmek için komplo kurduğu manzaranın yönlerine giderek daha da saplantılı hale geldi.

Bunun sonunda saf teknolojik kâbus romanları ortaya çıktı (Crash, High Rises, The Concrete Island). Bunlar William Burroughs’un romanlarına benzer bir ıssızlık ve huzursuzluk manzarasını anlatan vinil ve kırık camlardı; seks ve şiddet romanlarıydı. Getirdikleri bu ün dünya kitaplarının normuna son derece paraleldi.

* * * * * *

Ne yazık ki Ballard’ ın 30 küsur yıllık, kült klasiği haline gelen kariyeri sona ermek üzere. Ellili yaşlarının ortalarında “çığır açan bir roman” dedikleri şeyi ortaya çıkardı. Edebiyatçıların günümüzde Ballard’a soğuk bir diyardan gelen ve sonunda çocuksu şeyleri, insan gücüyle uçuşu, etten manzaraları, araba kazasının erotik geometrisini ortadan kaldıran bilim kurgu yazarı olarak ele alacaklarına hiç şüphe yoktur. Onun içinde bir yerlerde büyük romanı yazacak olan adamın olduğunu hep biliyorlardı.

Ve gerçekten de büyük bir roman olan Güneş İmparatorluğu, yazarın son büyük romanı Sınırsız Rüya Şirketi (1979) ile aynı eşsiz duyarlılığın ürünüdür ve onunla çok ortak noktası vardır. İlki parlak, vizyoner tarzda; ikincisi ise çılgın bir saplantıyla ölüm ve diriliş temasını barındırır. Güneş İmparatorluğu yakın geçmişin bir rekreasyonudur, yakın geleceğin bir efsanesi değildir. Sevilen Ballardian laytmotifleri, tutukluk, kaçış, uçuş, gerçek deneyimin cesur üç boyutluluğuna sahiptir.

Bununla birlikte, bölüm başlıkları Ballard’ın kısa öykülerinin adlarını anımsatıyor adeta: The Drained Swimming Pool, The Open-Air Cinema, The Fallen Airmen. Şaşırtıcı olansa, yazarın otantik bir şehrin toprağına demirlemiş, gerçek zamanlı üstelik gerçek bir tarihte tekrarlanan ve hipnotize eden görüntülerine bu kadar sık rastlamak.

Güneş İmparatorluğu, insan vücudunun kırılganlığı ve vücuttaki dışkı, idrar, kan, irin gibi sıvıların korkunç atılımı üzerine bir romandır. Saf dışında kalan çocukların, zayıfların, hastaların giderek kötüleştiği 20. yüzyıl savaşının sorgulanmasıyla ilgilidir. Bir çocuğun esir kampındaki savaşı ve orada kendini evinde hissetmeye başlamasıyla ilgilidir. Çocukların dayanıklılığı, İngilizlerin değişen koşullara uyum sağlamada yaşadıkları zorluklarla ilgilidir.

Ballard’a göre, Uzak Doğu’ da meydana gelen bu savaş hakkında çok az hikâye vardı ve bunun sebebi İngilizlerin savaşta yenilmesi olabilirdi. Fakat hayır, yazar JG Farrell’in Singapur’un düşüşünü anlatan The Singapore Grip adlı kitabını okumamıştı. “Farrell orada mıydı?” diye sormuştu Ballard hızlıca. Belli ki yazar bu alanda, kitap temelli araştırmalara güvenmiyor.

Kitabın üzerindeki şu not gözümüze ilişiyor: İkinci Dünya Savaşı sırasında Şanghay, Çin’de yaşadıklarıma ve 1942-1945 yılları arasında staj yaptığım Lunghua C.A.C’ deki (Sivil Meclis Merkezi) deneyimlerime dayanmaktadır.

Ballard’ın buraya ilk geldiğinde Britanya’ya çevirdiği tuhaf, soğuk bakış kuşkusuz Lunghua’ da gözünü kırpmadan bakması için eğitilmişti.

Hep Çin ve savaş hakkında bir roman yazmaya niyetindeydim fakat kurgu üzerine öncelikli işlerim olduğu için bunu erteledim. Sonrasında -iki ya da üç yıl önce- ise Çin ile ilgili bir kitap yazmasaydım bunu hiçbir zaman yapamayacağımı fark ettim. Nihayetinde hafıza her şeyden önce yitiriliyor. Şanghay’da gerçekleşen olayları unutmak çok uzun, 20 yıl kadar sürdü ve onları tekrar hatırlamaksa çok uzun zaman aldı… Bunları yalnızca aklıma getirmek değil, ete kemiğe büründürmek, yeniden mitleştirmek niyetindeyim.

Bu, iyi yetiştirilmiş çocuk Katedral Okulu’nda okuyor. Babasının Amherst Bulvarı’ndaki -yakında boşaltılacak olan- evinde bir yüzme havuzu ve dokuz hizmetçi bulunuyor. Jim, sadece ayrıcalığın ona verebileceği bir güven duygusuna sahip.

Genç kahraman Jim Japonlar Şangay’a saldırdığı için Kutsal Kitap sınavını kaçırıyor ve başta kaçırılan bu sınav en önemli şeymiş gibi görünüyor. Ancak, önce ailesinden ayrı düşüyor uzun bir aranın ardından nihayetinde okul kıyafetlerini teslim ediyor. Hizmetçilerin gittiğine, evin boşaltıldığına şaşıramayacak kadar yaşı genç.

Bu kendi başına yaşadığı bir macera. Kamplara daha fazla esir almak istemedikleri için Japonlara teslim olmaya çalışmaksa daha büyük bir sorun; çünkü bir ‘saat’ uğruna hırsızın tekinin kolunuzu keseceği, ayakkabılarınız için sizi öldüreceği, yiyeceğin olmadığı, suyun koleralı olduğu bir yerde esir kampları tüm sefaletiyle şehrin tehlikeli kaosundan sizi uzak tutuyor.

Kampa girmesinin ardından Jim çabucak uyum sağlıyor. Eskide takılı kalmayacak kadar genç bir delikanlı o, her zaman geleceğe odaklanıyor. Yakında ailesiyle tekrar bir araya gelecek! Bir gün. Mutlaka. O zaman gelene kadar anı yaşıyor, çöpteki yiyecekleri yiyor, ayak işlerini yapıyor. Gizlice sıvışarak, biraz daha tatlı patates yiyebilmek için oradakilere yalvarıyor. Kendini meşgul ediyor. Onun sevecen ve yağcı gülümsemesi Japon muhafızlarını öfke nöbetlerine sürüklerse ve diğer tüm çocuklar ondan korkarsa o zaman kendine acımaktan kurtulur, yaşam kendiliğinden akıp gider ve rüyaları Reader’s Digest’ in Amerikalı mahkumlardan gelen kaçak kopyalarıyla beslenir.

Jimmy Ballard, genç kahramanının yaşadığı Lunghua Kampındaki kulübede kalıyordu. Otobiyografiden bağımsız bu roman gerçek bir hikâyeye dayanıyor ve bizi Jim’ in maceralarıyla buluşturuyor.

Şanghay’da iş dünyası (kriz gelip göz altı olayları başlayana kadar) savaştan önce de savaştan sonra da hatta savaş sırasında bile bir garipti. “Genç kahramanım gibi,” diyor Ballard.

“Birisi, şoförlü bir arabanın camından her gün açlık, hastalık, vahşet gibi en korkunç olaylara tanık oluyordu. Öyle ki Şanghay’ı kuşatan Japonların Çinlilere ve Çinlilerin birbirlerine uyguladıkları korkunç vahşetlere çok ama çok yakındı ama bu konuda hiçbir şey yapamıyordu. Bu kişi olaya doğrudan dahil değildi. Bir bu bakıma kitabı yazmak geriye dönüp içine duygu katma çabası olabilir.”

Çinli ölülerin değil Yangtze Nehri’nde ölen İngiliz denizcilerin cesetlerini süsleyen kâğıt çiçeklerin görüntüsü, ölmüş havacının yüzündeki sinek maskesi, Jim’in ateşliyken gözünün ucuyla gördüğü Amerikan bombardıman uçaklarının gümüşi şekilleri; ölümün habercileridir.

Romanın sonunda ailesine kavuşan Jim on altı yaşındadır ve artık bir çocuk değildir. Şangay’ı şimdi ve her zaman hatırlayacağı şekil ise “korkunç bir yer” olacaktır. Bu tanım “korkunç” sıfatına tüm orijinal etkisini yeniden kazandıran romanın son sözleridir. Romanın son görüntüsü ise cenaze törenini bile karşılayamayacak kadar fakir düşen Çinlilerin denize attıkları tabutları süsleyen kâğıt çiçeklerin cesetlerle birlikte şehre geri gelmesini gözler önüne seriyor.

Güneş İmparatorluğu, naif ressamların hayallerindeki gibi tuhaf metalik bir etkiye sahip, görüntüyü aydınlatan soğuk çelik resimler gibi tipik bir Ballardian nesrinde yazılmış bir romandır.

Roman Ballard için önemli bir yön değişimi olarak göründüğünden tüm hayatı boyunca üzerinde çalıştığı bu kitabı bir kariyerin mantıksal doruk noktası olarak düşünmek kaçınılmazdır. Bu “korkunç şehrin” muhteşem bir hayal gücüyle yeniden canlandırılması, kalabalık ölü nüfusun tekrar ortaya çıkarılması yazarın çalışmalarına her zaman yol gösteren dönüşüm kavramlarıyla ilgilidir. Natüralizmin özellikleri ise yüzeysel olarak karşımıza çıkmaktadır.

Peki Ballard bundan sonra ne yapacak? Bunu kestirmek pek de kolay değil!

Bu arada, yazar çok takdir ettiği bu saplantının meyvesini “uzun yaşamlarında bazı saplantılarına tam anlamıyla sadık kalmış, senelerce gözetimde tutulan akıl hastalarının otuz küsur yıl boyunca ormanda saklanan Japon askerleri tarafından gösterilen özverinin bir türü…” olarak ifade ediyor.

Kendi imgeleminin kökenine yönelik saplantılı arayışı bize bu sürükleyici, kasvetli ve evet komik (bu sefer kara mizahtan da öte) insancıl romanı getirdi. Bu, bizim yazmaya enerjimizin olmadığını düşündüğümüz fakat Ballard’ın sürekli kaleme aldığı türden bir romandır.

Yazar: Angela Carter

Çeviren: Betül Akyüz

Düzenleyen: İrem Nur Arslan

Kaynak: Bl.uk

Leave a comment