Gotik Romantizm’de yankılar: Jane Eyre ve Rebecca arasındaki biçimsel benzerlikler

Gotik Romantizm’de yankılar: Jane Eyre ve Rebecca arasındaki biçimsel benzerlikler

Daphne DuMaurier’in ünlü gotik aşk romanı Rebecca, 1938’de piyasaya çıktığında o zamanın kadın okurları tarafından eleştirilmiştir. Nihayetinde, DuMaurier’in en ünlü romanına yönelik bu eleştiriler, yaklaşık 100 yıl önce yazılmış başka bir gotik aşk romanı Charlotte Brontë’nin Jane Eyre’sine olan yadsınamaz benzerliğine dikkat çekmiştir. Kasıtlı olsun ya da olmasın DuMarier, romanların benzerlikleri hakkında hiçbir zaman yorum yapmamıştır; ancak kanıtlar, olay örgüsü ve kadın kahramanlarının çok daha ötesine uzanarak bu benzerliği ön plana çıkarmaktadır. Günümüzde bu iki klasik, hala modern edebiyat sınıflarında okuyuculara birçok paralellik sunularak okutuluyor ve tartışılıyor. DuMaurier’in ve Brontë’nin klasik eserleri, kendi türlerinin özünü taşırken, gotik romantizm romanının birçok ortak unsurunun, retorik ve kişiselleştirme sanatının en önemli örneklerini sunuyor.

1) Gotik Romantizm: Kökeni ve unsurları

Jane Eyre ve Rebecca arasındaki benzerlikleri incelemeden önce gotik romantizmin edebi türünü hangi unsurların oluşturduğunu kavramak gerekir. Gotik tür ilk olarak on sekizinci yüzyılın ortalarında Horace Walpole tarafından The Castle of Otranto’nun yayımlanmasından sonra popülerlik kazandı. Gotik dönemle hiçbir bağı olmamasına rağmen gotik kurgu türü, gotik mimarinin gelişmesine de ayna tutmuştur. The Castle of Otranto romanı gotik bir dönemde geçmesine ve bu türe adını vermiş olmasına rağmen, birçok kişi bu gerçeğin sadece “gotik kurgu” adına katkıda bulunduğunu ileri sürmektedir.

Düzyazı ve kurgunun harmanlanmış bir biçimi olarak tanımlanan gotik; yazının dramatik, lirik ve anlatım biçimlerini, karanlık temaların, bazen doğaüstü unsurların ve toplumsal baskının ön planda olduğu hikayelerde birleştirmeyi amaçlamaktadır. Gotik romanların ortak unsurları mekan olarak kale ve konak, doğaüstü ve açıklanamayan olaylar, gergin duygular, zor durumda olan bir veya daha fazla kadın ve kasvet ile korku metonimisidir (Harris). Zaman zaman kabus edebiyatı olarak da adlandırılan gotik kurgu, rüya kesitlerini, hayal gücünün figürlerini ve tüm insanlığın ortak korkularını, gerilim ve drama ile dolu güçlü anlatıma sahip olan bir hikayede buluşturur. (MacAndrew)

‘Gerçek’ gotik roman, popülerliğini on dokuzuncu yüzyılın başlarına kadar sürdürdü. “Romantik fanteziyi gizemle birleştiren bu formun küçük ama devamlılık gösteren rağbeti ve doğaüstü korkunun gözle görülür yükselişi yirminci yüzyıla kadar devam etti.” (Radway). Gotik romantizm olarak bilinen bu yeni kavram zaman geçtikçe gelişti. Bu tarz nitelikteki tipik bir çalışmada, okuyucular gotik unsurları romantizmin özellikleriyle iç içe geçmiş bulurlar, özellikle de kadın ve erkek kahraman arasında gelişen ilişkiye odaklanırlar. (Russell). Ek olarak, gotik romantizmde bulunan birincil unsur, saf gotik kurgu ile ilişkili bir dehşet hissinden çok bir korku hissidir. Bu korku fiziksel, psikolojik veya metafiziksel olabilir ve vücudu, zihni veya ruhu kapsayabilir, ancak gotik romantizm, belirsizlik ve korkuyu gizemle harmanlayan bir atmosfer yaratmalıdır (Thompson). Son olarak, iki tür arasındaki diğer bir ayrım ise romanların sonlarıdır: Gotik bir kahraman olay örgüsünün sonunda kendi kötülükleri tarafından zarar görürken, gotik bir aşk kahramanı bir tür zafer elde etmek için geçmişteki kötülükleri ve kendi zihninin karanlığı üzerinden belli bir sonuca varır.

Gotik romantizmin en popüler eserlerinden biri olan Jane Eyre, gotik romanın on dokuzuncu yüzyılın ortalarındaki ikinci popülerlik dalgasının başlangıcında yazılmıştır. Viktorya Dönemi gotik dönem olarak bilinmesine rağmen o zamanlarda hüküm süren hükümdar nedeniyle, Jane Eyre ve Brontë’nin diğer eserleri “sosyal eleştirilerin odağında bir kadın kahraman arketipi” içerdiği için masallar dünyasında kaybolmuştur. (Hogle, 146). Buna ek olarak, yeni bir atmosfere, boyutsal bir boşluğa ve yeni bir politik veya sosyal iklime geçiş yaptığı için bu kadın kahraman, kendini geçmişten kurtarmalıdır (Hogle). Jane Eyre romanında Brontë, “Kadın Gotikler” figürünü içeren bu eserden eksiksiz bir Gotik yapı oluşturmak için birçok gotik unsuru ön plana çıkarır.

Gotik romantizm türü gelişmeye ve yirminci yüzyıla evrilmeye devam ederken, Du Maurier gibi yazarlar bu sorumluluğun üstesinden geldiler. Gotik’in romantik etkileri 1920’lerde ve 1930’larda yeniden ortaya çıktı, kaleler ve yeni toplumsal mücadeleler yerine konaklar benzeri yeni mekanlar getirdi ve aynı zamanda bu türün özüne bağlı kaldı. Du Maurier’in romanlarında, özellikle de en ünlü eseri Rebecca’da, Brontë’nin romanlarında bulunan dramı ve endişeyi birebir tekrarlarken, aynı zamanda kendi yorumunu da ekliyor: “Du Maurier’in yirminci yüzyılın Charlotte Brontë’i olduğunu Rebecca’nın da yirminci yüzyılın Jane Eyre’i olduğunu söylemek abartı olmaz” (Yardley). Bu romanların her ikisi de Gotik romantizm türünün ortak unsurlarını içermekte olup bugün kendi başlarına klasikleşmiştir.

2) Pratikte Kadın Gotik

Bu çalışmaları tartışırken, her iki eserin de, ilk olarak Brontë’nin kız kardeşlerinin ve çağdaşlarının eserlerini tanımlamak için ortaya atılan bir terim olduğunu ve “Kadın Gotik” olarak alt kategorize edildiği göz önüne alınmalıdır. On sekizinci yüzyılın sonlarına ait Gotik eserlerden esinlenen Charlotte Brontë, Gotik romanın ilk dalgasının zirvesinde popüler yazarlardan birçok özelliği benimsedi. Karakterleri, genellikle bu dönemdeki figürleri, kısıtlanmış ve tehdit altındaki kadınları, kararsız, antidinamik-kahramanları, zayıf ve etkisiz kahramanları kapsıyordu. Eserleri bu karakter arketipleri etrafında olsa da Brontë’nin kurgusu basit bir yenilikten çok daha fazlasıydı (Spooner & McEvoy, 30), ancak; Brontë’nin bu türe katkıları, erkekler ve kadınlar arasındaki ilişkilere odaklanan klostrofobik ve psikolojik dramalar yaratarak Gotik aşk romanlarının gerilimini artırmaya yardımcı oldu. Karakterleri her zaman “kendilerine düşman kesilmiş bir dünyada kendilerine yer arayan modern kadınlar” ve yüksek drama ve sosyal mücadelelere yol açan kişilerdi. (Spooner & McEvoy, 31),  Sonuç olarak, Gotik tanımı Brontë’nin katkıları sayesinde gelişti ve on dokuzuncu yüzyılın ortalarından sonlarına doğru yeni bir gotik akımı doğdu.

Brontë gibi, Daphne Du Maurier de bu tarz karakter türlerinin ve dramatik unsurların birçoğunu, 1930’larda gotik roman ikinci kez canlandığında, tekrardan gotik romantizme kazandırdığını duyurmak için çalışmalar yapmıştır. Du Maurier, modern dünyanın postmodernist akımına dayanarak, eserlerindeki karakterlerin kaygılarını okuyucu için bir eğlence biçimine dönüştürerek kendi gotik romantizm akımını yarattı. (Spooner & McEvoy). Rebecca’da bulunan belirsizliğin nedeni genellikle psikolojiktir ve kahramanın içsel duygu ve düşüncelerine odaklanır. Bu teknik, o zamanlar bu tarz bir hikayeyi anlatmanın devrimci bir yoludur.

Brontë ve Du Maurier kendi yöntemleriyle, kadın Gotik olarak bilinen kavramı ilerletti ve şekillendirdi. Dramanın merkezinde sadece kadın yazarlar tarafından yazılan ve yaygın korku unsurlarına sahip karanlık romantik romanların alt kategorileri olan, açıklanmış doğaüstü, anlatı algısının önemi ve kahramanın doğal çevreyle ilişkisini kapsayan ve “Kadın Gotik”te bulunan en yaygın unsurları The Routledge Companion to the Gothic kitabındaeditör olarak görevlendirilmiş Spooner ve McEvoy anlatmıştır.

Açıklanan doğaüstü unsurlar

Jane Eyre ve Rebecca’da yazarlar, hikayenin gerilimini artırmak için doğaüstü unsurları kullanmaktadır. Bununla birlikte, Kadın Gotik’te yaygın olduğu gibi, bu “doğaüstü” güçlerin her zaman bir doğal açıklaması olduğu görülmüştür (Spooner & McEvoy). Açıklanan bu doğaüstü unsurlar, okuyucudan gotik eserlerde görüldüğü gibi olasılığı olmayan olayları ve paranormal unsurları kabul ettirme amacı gütmeden sadece edebi bir unsur olarak amaçlarına hizmet etmektedir.

Jane Eyre’de, karanlık bir atmosfer yaratan birkaç doğaüstü olay meydana gelir. Jane’in düğününden önceki gece yatak odasında garip bir silüet belirir ve peçesini yok eder. Ertesi sabah, Rochester’a hikayesini anlatır:

…Uzun boylu ve iri, sırtından sarkan kalın ve koyu saçlı bir kadın… Visage’ın yansımasını koyu dikdörtgen camda oldukça belirgin bir şekilde gördüm… Bana ürkütücü ve korkunç geldi –  Aman tanrım, hiç böyle bir yüz görmedim! Renksiz bir yüzdü – vahşi bir yüzdü – keşke kırmızı gözlerinin bakışlarını ve yüzündeki çizgilerin korkuyla karardığını unutabilsem!… Dudaklar şişmiş ve koyuydu; kaşları çatıktı; siyah kaşlarını adeta kanla boyanmış gözlerin üzerine anlamlı bir şekilde kaldırmıştı. (Brontë, 285-6).

Jane, silüetin ona “Kötü Alman Hayaleti Vampiri’ni”, kocasının aptalca ve gülünç bulduğu bir olayı hatırlattığını açıklamaya devam eder. Belki de Jane’in tüm romandaki en korkunç yüzleşmesi olan bu olayla birlikte hikaye boyunca tekrarlanan diğer doğaüstü olaylar, Thornfield Hall’daki tavan arasına hapsedilmiş deli bir kadın olan Rochester’ın ilk karısı Bertha Mason’ın açıkladığı şekilde açıklanmaktadır. (Brontë, 286)

Rebecca’da, Du Maurier de mekan içinde korku unsuru oluşturmak için “Açıklanan Doğaüstü” kavramına güvenir. Kabus kadar belirgin olmasa da, Rebecca’daki doğaüstü unsurlar genellikle anlatıcının Manderley’deki yeni evini keşfederken yaşadığı karanlık duygular veya önsezilerdir. Rebecca’nın kıyıdaki evine ilk ziyaretinde, romanın isimsiz kahramanı (edebiyat uzmanları ve eleştirmenler tarafından basitçe ben olarak bilinir) gizemli bir kapıyı açarken açıklanamayan korku duygularla mücadele ediyor: “Ona doğru yürüdüm ve kapıyı açtım, şimdi biraz tedirgin, biraz korkmuş hissediyordum, çünkü farkında olmadan bir şeye rastlayabileceğime dair içimde garip bir his vardı, görmek istemiyordum. Bana zarar verebilecek, korkunç olabilecek bir şey…” (Du Maurier, 113). Bu bölüm Rebecca’nın hayaletinin doğaüstü varlığının benkarakterine ne kadar ağır ve terk edilemez geldiğini gösteriyor. Ancak, karakterin yüzleşebileceği tek şey Rebecca’nın ölümünün sırrıdır, hayaletinin değil; ama asıl gerçek ise anlatıcının hikayenin bu noktasında gerçeği sezemediğidir. Yukarıdaki örneklerin her ikisi de, açıklanan doğaüstünün tipik bir Kadın Gotik romanındaki gerginliği ve belirsizliği artırmak için nasıl kullanıldığını göstermektedir. Jane Eyre ve Rebecca’nın ortak bir başka unsuru ise özellikle her iki olay da kahramanın geçmişleriyle bağlantılıdır bu da Jane Eyre ve Rebecca’nın ortak bir başka unsurudur.

Anlatı algısının önemi

Tabii ki, Brontë ve Du Maurier’in sözde doğaüstü olaylarla okuyucunun kaygısını artırabilmeleri, Kadın Gotik romanında anlatı algısına verilen önemle yakından ilişkilidir. Jane ve ben kendi hikayelerini birinci tekil kişinin ağzından anlatır, bu anlatıcı ise endişeli ve aynı zamanda içsel duygularını ortaya çıkaran bir anlatıcıdır. Bu yüzden okuyucu, karakterlerin o anki düşüncelerinin ve duygularının tasviriyle birlikte, anlatıcıların başına gelen olayları yaşar.

Her iki romanda da birinci tekil şahıs anlatım biçimi kullanılmasaydı, her iki yazar da okuyucudan bir olayın doğaüstü olduğuna inanmasını isteyemezdi çünkü bunu doğal bir olay olarak açıklayamazdı. Okuyucular sadece anlatıcının o zaman bildiklerini bilir, bu yüzden yazar, okuyucuları bu kadınların yanında bir yolculuğa çıkararak, daha karmaşık olayların içine sürükler. Kadın Gotik’teki algının doğasını vurgulayan Brontë ve Du Maurier, kahramanın düşünce evrelerine ulaşmalarını sağlayan ve aynı zamanda olaylara bu benzersiz bakış açısını kazandıran özgür ve dolaylı anlatımın gücünden yararlanır (Spooner & McEvoy). Bu istisnai durum, herhangi bir gotik romanın ana maddesi olan gizem ve gerilim havasını yaratmak için çok önemlidir.

Doğadaki Kadın Kahraman

Kadın Gotik eserlerinde ortak olan son unsur, kahramanın doğal dünya ile tepkimesinin ön planda olduğu bir tema kullanılmasıdır. Kadın Gotik’in yazarları genellikle bu iki olgunun ilişkisine dikkat çeker ve okuyucuya kahramanın gözünden bir dizi olay  sunar. (Spooner & McEvoy). Okuyucuların bu olaylara tepkisi, Kadın Gotik tarzındaki olayların tanımlarını belirleyen şeydir; yani, kahramanın dünya üzerindeki iç gözlemi olmasaydı, olaylar sadece dağlar, etkileyici manzaralar ve zarif konaklar olurdu. Jane Eyre ve Rebecca’da, kadın kahramanların yeni evlerine verdikleri tepkiler, yazarların doğayla olan ilişkilerine dikkat çekmektedir.

Rebecca’nın anlatıcısı, bir zamanlar bir kartpostalın üzerinde hayranlıkla baktığı büyük bir konak olan Manderley’i ilk kez gördüğünde verdiği tepkiler onun içsel korku ve isteksizlik duygularını açığa çıkarır:

Kapılar arkamızdan kapanmıştı, tozlu yüksek yol gözden uzaktı… Bu yolculuk adeta kıvrılan bir yılana dönmüştü, bu patikadan daha geniş yerlerde, seyrek ve başımızın üstünde dallarının başını sallayan, birbiriyle kesişen ve bir kilisenin çatısı gibi bizim için bir köprü görevi gören büyük bir ağaç kolonisi vardı. Gün ortası güneşi bile bu yeşil yaprakların aralarına sızmazdı, çok kalın bir şekilde biri diğeriyle iç içe geçmişti ve sadece küçük birer sıcak ışık lekeleri, yolculuğu altın rengine bürümek için benekler halinde gelirdi. Çok sessizdi, çok hareketsizdi… Aracın motoru bile yeni bir ruh haline bürünmüştü, eskisinden daha az, daha sessiz mırıldanıyordu. (Du Maurier, 64).

Yukarıdaki paragrafta birçok kelime, yazar tarafından özel bir duyu veya ilişkiyi ifade etmek için zekice kullanılmıştır. Yazarın çağrışım sanatı veya belirli bir duyguyu iletmek için bir kelime kullanması, anlatıcının Manderley hakkındaki ilk izlenimleri anlatırken hem görme hem de duyma algısını etkilemiştir (Kolln & Gray). Kapılar çöküyor yılan benzeri yolculuk ve kilisenin çatısıgüneş ışığı tarafından bile geçilemez: tüm bu betimlemeler, korku, tuzağa düşme ya da çevrenin etrafında gizlenen kötü bir şey olabileceği hissini uyandırıyor. Motorun gümbürtüleri anlatıcıya alışık olmadığı bir şekilde geldiğinde bile, duyguları umut doluyken birden korku durumuna kayıyor. Ancak bu duyguların yanı sıra, asıl dikkat çeken şey bir kilisenin tepesine serpiştirilen dallar ve bir köprüye serpiştirilen dalların karşılaştırılmasıdır. Anlatıcının bu gözlemi ortamın hem kutsal hem de dünyevi bir yer olduğunu gösteriyor. (Belki de Manderley’e gelmek ona bir çeşit kutsallık gibi geliyordur.) Manderley, anlatıcıya ve okuyucuya, köklü bir tarihe ve doğaüstü gizeme sahip bir kilise gibi çağrışımlarla örtülü kutsal bir yer gibi gösteriliyor. Du Maurier, manzaraya benzeyen bir sahnenin ne olabileceğine ilişkin benzetmeler yaparak, kahramanının doğal çevresine olan ilişkisini ustaca inceliyor.

Jane Eyre, Thornfield Hall’a ilk vardığında, yeni çevresine karşı buna benzer birçok duygu besler. Gecenin karanlığında gelir, malikane kapıları arkasından kapanır ve gideceği yol ona yolunu şaşırtır. Thornfield’a yaptığı yolculuğu tarif etmesi, yeni yerleşim yeri ve mesleği hakkındaki endişelerini gözler önüne sermektedir. Gece olduğu için, Jane Thornfield Hall’un dışını hemen göremediğinden dolayı bunun yerine mekanın iç kısmıyla ilgili ilk izlenimlerini anlatmaktadır. Jane, Thornfield’da ne olacağını ya da Thornfield’ın neye benzeyeceğini tam olarak anlamadan doğrudan hayata atılır. Brontë, Jane’in çevresinin bu özelliklerini, kahramanının hikayenin belirli noktalarındaki sınırlı bakış açısının bir metaforu olarak kullanır, bu da bu özelliğin en iyi örneklerinden biridir.

Ben ve Jane’i çevreleyen manzaraların çoğu, bahsedilen romanlarda ön plana çıkmış ve hikayeler ilerledikçe kahramanın duygularını anlamamıza yardımcı olmuştur. Du Maurier ve Brontë, okuyucunun kadın kahraman anlayışını derinleştirmek için imgeler, çağrışımlar ve metaforlar kullanarak, kahramanı kendisini çevreleyen doğal dünyayla farklı açılardan bağdaştırmıştır.

Yazar: Stephanie S. Haddad

Kaynak: Inquiries Journal

Çeviren: Metehan Bozkurt

Düzenleyen: Zeynep Sena Pekşen

Leave a comment