Son on yıldır, dünyanın büyük bir kısmında pragmatik (faydacı) değerler ile “göçmen kontrolü” arasında eşi benzeri görülmemiş bir savaşa tanık oluyoruz. Göç kurumları, bir yandan devletin yararını ve politik değerlerini gözetirken diğer yandan bunları ahlaki değerler ile dengede tutmaya çalışıyorlar. Devlet, kendi çıkarları doğrultusunda ilerlerken toplumun istikrarını ve kültürel değerlerini de gözetiyor. İnsancıllık ve şefkat anlayışı; tarihe, geleneklere, siyasete ve dini temellere dayalı olduğu için birçok ülkenin desteklediği bir fikir ortaya çıktı: liberal demokrasi.

Devletin çıkarları ve insan hakları arasında böylesine şaşırtıcı bir ayırım daha önce hiç var olmamıştı. Son yıllarda ülkelerinden ayrılmak zorunda kalan insan sayısının gün geçtikçe artması, halkın tepkisine yol açtı. Onlara göre göç kontrolünde iyimser bir tutum uygulanması devleti meşruiyetini ve imajını tehlikeye atabilecek duruma getirdi. Bu durumda bir insan olarak kendi vicdan muhasebemizi yapmalı ve hangi tarafta olduğumuzu, hangi değerleri taşımak istediğimizi seçmeliyiz.

Son yıllarda ulusal çıkarlar, göçmen ve sığınmacı politikalarını olumsuz etkilemiştir. Uluslararası korunmaya ihtiyaç duyan pek çok kişi komşu ülkeler tarafından ülkeye kabul edilseler de genellikle danışmanlık hizmetinden mahrum bırakılıyorlar. Bununla beraber ırkçılığa uğrayabiliyorlar ve hatta terörist ya da suçlu olarak yaftalanabiliyorlar. Yabancı uyruklu kişilerin ülkeye kabul edilmesinin; zorbalığın yaygınlaşmasına, devletin kaynaklarının tükenmesine, yasaların sıkılaştırılmasına ve hatta sınırların kapanmasına dahi neden olabileceği inancı yaygın.

Peki bütün bunlar insani sorumluluklarımızın geçersiz olduğunu mu gösteriyor? Göçmenlere insancıl yaklaşılmasının önünde yasal ve politik bağlamda nasıl bir engel var?  Ahlaki bir norm olarak kabul edilen hümanizmin göç politikalarına zarar verdiği doğru mu? Hümanizm fikri, sadece kamusal söylemi manipüle etmek için oraya atılmış bir ajitasyon fikrinden başka bir şey değil mi?

Birçok ülkenin ulusal mevzuatında, sözde insani değerlerin göz ardı edilmediğinin bir ifadesi olarak oturma izni için ek bir zemin vardır. Pek çok devlet, uluslararası hukukun ortaya koyduğu yükümlülükleri yerine getirmenin yanı sıra temel insan hakları zemininde yabancı uyruklulara oturma izni verebileceklerini iddia etmektedir. Tabi bu insani ihtiyaçların hangi statüye göre ve hangi yöntemle karşılanacağı ülkeden ülkeye değişebilir. Son yıllarda “insanlık” kavramının ne derece tehdit altında olduğunu görmüş olduk. Devletler, fazla nüfus artışından korkarak göçmen uygulamalarını askıya alıyor ya da göçmen alımında kısıtlamaya gidiyor.

“İnsani koruma” içeriği ve uygulama şekli bakımından diğer koruma türlerinden çok mu farklı? Uluslararası hukukta ya da Avrupa hukukunda göçmenlere dayalı bir yasa neden yok? Bu konuyu devletlerin inisiyatifine bırakmak yerine ulusal hukukun “insani koruma” alt başlığı değiştirilerek oturma izni vermek zorunlu tutulamaz mı? Belki de “üçüncül vatandaşlık” gündeme gelmelidir!

İnsani ve ahlaki gerekçelere dayandırılarak verilen oturma izinleri “hümanist yönetim”in bir sembolü haline geldi. Ancak bildiğimiz gibi “hümanizm”, doğası gereği vicdani ve dogmatik bir ifadedir. Yani devletlerin yürürlüğe sokabileceği bir şey veya bireylerin talep edebileceği bir hak değildir. Hümanizm, bir hayırseverlik işidir. Bu bağlamda hukuki açıdan bakıldığında, yasalardan çok cömertliğe dayalı göç politikalarının adil olup olmadığı sorgulanabilir. Peki, bu durumda merhamet anlayışımızı yeniden değerlendirmemiz gerekir mi?

Yazar: Liv Feijen

Kaynak: Fifteen Eightyfour (Academic Perspectives from Cambridge University Press)

Çeviren: Tuğba Aksu

Düzenleyen: Zeynep Sena Sökmen