Virginia Woolf’un ölümünden sonra geride bıraktığı günlüğü, bir yazarın hayatının aslında tam anlamıyla neye benzediğini açıklayan en gerçekçi belgelerdendir.

Bloomsbury topluluğu, 1910’lu yıllarda kurulmuş, en verimli çalışmalarını 1920’li yıllarda gerçekleştirmiş ve Virginia Woolf’un ölümüyle son bulmuş sosyokültürel niteliğe sahip bir gruptur. Fakat ne yazık ki böylesine bir grup hakkında günümüzde araştırmalar yapıp, tam tarihi üzerine çalışmalarda bulunarak bilgilendirici bir yazı ortaya çıkarmak artık çok geç. Maynard Keynes’in, ölümünden sonra elimize geçen bir denemesinden söz konusu topluluğun zihinsel etkilerin üst düzey bir tanımı niteliğinde olduğunu anlıyoruz. Günümüzde İngiltere’de yayınlanmakta olan David Garnett’in anılarından ve Virginia Woolf’un “Bir Yazarın Günlüğü” (Harcourt, Brace Yayınevi) isimli eserinden topluluğun sonraki tarihine ulaşmak mümkün.

Bloomsbury, edebi anlamda bir “okul” niteliği taşımamasının yanı sıra ortak bir üslubu benimseyen ya da ortak bir konuya odaklanan bir topluluk değildi. Bununla beraber Bloomsbury Topluluğu, 19. yüzyıla damgasını vurmuş ve birçok üyesinin aynı zamanda Garsington Grubuna da üye olduğu Holland House Grubu gibi bir toplantı aracılığıyla herhangi bir kültürel konuya odaklanan topluluklara benzemezdi. Bloomsbury Topluluğunda roman yazarları, eleştirmenler, ressamlar, üniversite hocaları bulunurdu fakat ne gariptir ki toplulukta saygın şairlere (Virginia Woolf’u roman yazarı kategorisine dâhil edersek) veya bestekârlara rastlamak mümkün değildi. Topluluk üyelerinin neredeyse tamamı eğitim için bir süreliğine Cambridge’de bulunmuş ve seçkin üst-orta sınıf ailelere mensuplardı. Başka bir şekilde anlatmak gerekirse; aristokrat veya toprak sahibi olmadıkları halde hizmetçilere, en iyi yiyeceklere, gümüş çatal bıçaklara, kaliteli eşyalar kullanmaya ve hafta sonları kır evlerinde toplanmaya alışkındılar. Viktorya Dönemi ebeveynlerinin retorik ve geleneksel müdahalelerine karşı bir başkaldırı olarak dogmadan, ritüellerden, sahte duyguların samimiyetten uzak dışavurumundan nefret etmelerine rağmen söz konusu dönemden bohem yaşamın düzensizliğini imkânsız kılan bir öz-disiplin ve titizliği miras edinmişlerdi. Virginia Woolf “Ben” diyor –muhtemelen topluluğun diğer tüm üyelerinde de bulunan bir özelliği de gözler önüne sererek- “İçsel, otomatik bir değerler ölçeğine sahibim ve bu bana zamanımı daha iyi nasıl değerlendirebileceğim konusunda yardımcı olan bir faktördür.” Bu durumu belirlerken “Bu yarım saat Rusçaya ayrılmalı.”, “Bu Wordsworth’e verilmeli.” veya “Şimdi kahverengi çoraplarımı örsem iyi olabilir.” tarzında cümleler kullanmasının yanı sıra eleştiri yazılarında ifade etmek istediği durumu somutlaştırmak için ince eleyip sık dokuyarak kullandığı kelimeler de kendisinin kişisel özelliklerini dışa vurmaya yardımcı olurdu. Buna “Ulysses”i eleştirirken kullandığı “yetersiz yetiştirilmiş” sözcük grubu örnek olarak verilebilir.

Gruptaki tüm bireyler, siyasi olarak ortanın biraz solunda olmalarının yanı sıra şahsi ilişkilerin büyük önemine tutkuyla bağlanarak partilere ve devlete karşı derin bir güvensizliği paylaşıyorlardı. E. M. Forster bu durumu “Eğer bir gün ülkeme ihanet etmekle arkadaşıma ihanet etmek arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsam, umarım ülkeme ihanet etme cesaretini kendimde bulurum.” cümlesiyle ifade etmiştir. 1940 baharında düşman işgalinin kaçınılmaz olduğu dönemde Virginia Woolf, Roger Fry’ın biyografisini yazmaktan kendini alıkoymaya çalışmış, bu durum konusunda “Bunu yazmamı mümkün kılacak şey ya büyüklük ya da küçüklüktür. Roger’a karşı çok yoğun duygular besliyorum; fakat içinde bulunduğumuz ortam (savaş), duygularımın etrafında bir çember oluşturuyor gibi görünüyor. Fakat ne yazık ki yoğun bir şekilde hissetmemin aynı zamanda bu hislerimin bir önemi olmadığını bilmenin tuhaf tutarsızlığını anlayamıyorum. Yoksa bazen düşündüğüm gibi, bu duygularım her zamankinden daha mı önemli?” şeklinde yorumda bulunmuştur.

Virginia Woolf’un günlüğünden seçkilerin yapılmasının yazarın düşüncelerini dışavurumunun, kariyeri üzerindeki etkisini anlamak adına çok yerinde bir karar olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar Henry James; anı defterlerinde, mektuplarında ve ön sözlerinde yazın tekniği konusunda daha ilgi çekici noktalara değinmiş olsa da günlük dışında, bir yazarın hayatının nasıl olduğunu, ne tür endişelere sahip olduğunu, hayatı boyunca ödediği bedelleri ve gün be gün devam eden yaşamını daha dürüst bir şekilde anlatan bir kitabı henüz okumuş değilim. Anlaşıldığı kadarıyla okuyucular, Virginia Woolf’un eleştiriler konusunda ne kadar endişeli ve hassas olduğunu aynı zamanda başkalarının övgüsünün kendisini ne denli kıskandırabileceğini görünce şaşkınlığa uğruyorlar. Fakat birçok yazar, eğer dürüst bir şekilde yorumda bulunurlarsa, Virginia Woolf’un da yaptığı gibi kendilerini şu sözlerle tanımlayacaklardır: “Yaratıcı olan hiçbir yazar çağdaşını yok edemez. Eğer aynı şeyi kendiniz de yapıyorsanız yaşayan bir işin kabul görmesinin çok kaba ve taraflı bir olgu olduğunu biliyorsunuzdur. Desmond, ‘East Coker’ı övdüğü zaman ve içimde o kıskançlığı hissettiğim zaman tüm duygularımı ezip geçerek ben, benim dedim.” Woolf, babasının ölümü hakkındaki düşüncelerini bile şu şekilde ifade etmiştir: “Babam… 96 yaşına kadar yaşayabilirdi ve çevremizde gördüğümüz çoğu kişinin de tanıdığı insanlar gibi 96 yaşında da olabilirdi fakat neyse ki o kadar yaşamadı. Eğer yaşasaydı her günüm ölümden daha beter olabilirdi.”

Bazılarımız eleştirilere karşı kayıtsız kalabiliyor, bazılarımız ise hakkımızdaki eleştirileri okumayı dahi reddederek sıkıntıdan kaçınabiliyor fakat nihayetinde hepimiz iyi sebepleri göz önünde bulundurarak söz konusu eleştirileri önemsiyoruz. Özgün olan her yazar, eserinin değeri konusunda genellikle tedirgin davranır. Saygı duyduğu bir eleştirmen tarafından övülmek yazar için değerli bir güvence niteliğindedir, sessizlik veya kınama en kötü ihtimallerin tasdik edilmesi gibidir. Woolf, başarısız bulduğu bir eseri hakkında şu cümleleri kurmuştur: “Bunun sonucunda anladığım şey kitabın baştan aşağı bir saçmalıktan ibaret olduğuydu-aptalca bir başarısızlık örneği.” O zamanlar kıskançlıktan dolayı ya da birçok kişinin de adet edindiği üzere eserleri okumadan bir karara varan eleştirmenler ve bu eleştirmenleri takip eden bir okur kitlesi vardı. Bu okur kitlesi genellikle rakip çağdaşlardan ya da hırslı gençlerden oluşuyordu. Öyle ki Woolf’un çalışmalarının kötü olduğunu duyunca sevinecek düzeydeki bireylerdi bu okur kitlesi. Woolf bu durum hakkında fikrini şu şekilde belirtiyor: “A, B veya C kişisinin Virginia Woolf’un yıkılmasından duyacağı memnuniyete karşı gülüp geçmekten başka bir şey yapamamaktan nefret ediyorum.” Virginia Woolf’un durumu diğer yazarlardan farklıydı ve kariyeri daha da zorlu bir süreçten oluşuyordu çünkü o bir kadındı. Bir yazar olarak toplum tarafından benimsenmek için hâlâ savaşması gereken bir nesle aitti. Bundan dolayı, onun için yazılan olumlu eleştiriler ve kitaplarının faal satışları bir bakıma mali bağımsızlık ve yazınsal eşitlik açısından cinsiyetinin maskülen kabulü anlamına geliyordu. “Bu yaz yazdıklarımdan kazanacağım 300£ ile Rodmell’deki evime bir banyo ve sıcak su sobası yaptıracağım.” diyerek bir eş olarak aile bütçesine büyük oranda bulunacağı katkının memnuniyetini düşünüyor olsa gerek.

Eleştirilere karşı hassas olmasına rağmen en ön yargılı yorumlarda dahi bir nebze doğruluk payı olduğunu inkâr etmeyecek bir kişiliğe sahipti: “Gerçi üzerine pek düşünmesem de yapılması gerekilen, söylenenlerin özünü not etmek- içimizdeki enerjinin yardımıyla ufak bir vuruş vasıtasıyla düşüncelerden arınmak, bireyin kendisini daha güçlü hissetmesini sağlar. Problemi çok titiz davranmadan ve endişeye mahal vermeden tarafsız bir şekilde çözmek gerekir. Her ne sebeple olursa olsun misillemede bulunmaktan ve aşırıya kaçmaktan -bir şeylerin üstüne çok düşünmekten- kaçınılmalıdır.”

Virginia Woolf’un günlüğünün başlangıç tarihi, I. Dünya Savaşı’nın son yılına tekabül ediyordu. Savaşın son yılı olmasına rağmen İngiltere’nin 1914 yılından önceki hâlinden pek bir farkı yoktu.  II. Dünya Savaşı’nın en karanlık günleri, İngiltere’deki evinin bombalarla yıkılmasından sonra ve İngiltere’nin sorunlu geleceğini düşünmesinden dolayı hayatının da en karanlık günleri sayılırdı. Virginia Woolf, bu konudaki duygularını şu cümleleriyle ifade etmiştir: “Guguk kuşlarının ve diğer kuşların ardından gelen bir homurtu sesi. Gökyüzünün arkasında yanan bir fırın gibi. Tuhaf bir duyguya kapıldım, ‘Ben’ yeryüzünden siliniyorum. Artık ne bir okur ne bir aksiseda… Bir geleceğimiz olmadan yaşıyoruz. İşin kötüsü de bu ya: yüzümüze kapatılan kapılara bakarak yaşıyoruz.”

Kariyerinin ilk zamanları, edebi saygınlığı yeni yeni şekilleniyordu. Bunu şu cümlesinden anlamak gayet mümkün: “Hatırı sayılır yaşlı beyefendiler tarafından büyük ciddiyet ve saygıyla muamele görüyorum.” Woolf, 20’li yıllarda dünyaca takdir ediliyordu daha sonra 30’lu yıllarda ise eleştiriler baş gösterdi –Virginia, burjuvadan geliyordu, aşırı alıngan bir kişiliğe sahipti, çağın gereksinimlerini karşılamayan bir yazardı tarzındaki birçok eleştiri silsilesi- ve sonra ise herkesin büyük bir saygı göstererek sakin ve sessizce ardından söz edilen kutsal bir yazar olduğunu ve böyle anılacağını göremeden (belki de bu hayatının en acı yazgısıydı) hayatına son verdi. Bana göre ise en can alıcı nokta Virginia Woolf’un “Perde Arası” gibi bir başyapıtı bitiremeden bu dünyadan ayrılmış olmasıdır.

Romanlarındaki en iyi sayfalardan biri kadar muhteşem olan Güneş tutulmasının tasviri ve genellikle tanıdığı kişiler hakkındaki olumsuz birkaç eleştirisi dışında seçmelerin alındığı eser yazarın düşüncelerine adanmış bir eser niteliği taşıyordu. Her yazar gibi o da nasıl bir yazar olduğuna, edebiyata ne tür ve nasıl katkılarda bulunabileceğine dair endişelere sahipti. Bunu şu şekilde ifade ediyordu: “Artık bir yazar olarak ilgilendiğim tek şeyin güçte veya tutkuda ya da herhangi bir şaşırtıcı olgudan ziyade tuhaf bir bireysellikte yattığını anlamaya başladım. Peacock mesela, Borrow, Donne… Fitzgerald’ın Mektupları.” Güç ve tutku kavramları; roman yazarlarından bahsedilirken kastedilen geleneksel anlamı ile şekillenirse bunun tam olarak mantığa uygun olacağı söylenebilir. Yoğun bir tutkuyla hissettiği ve ifade ettiği şey mistik ve dini bir yaşam görüşüydü. “Gerçeklik olarak adlandırdığım olgu ‘ben’den önce var olan soyut bir kavram ama yeryüzünde veya gökyüzünde bu kavram hep yok muydu zaten? Gerisi hep teferruat; ben gerçekliğin içinde hep var olacağım ve var olmaya da devam edeceğim… Bazı şeyleri ‘gerçeğe dönüştürememek’ ne kadar da zor hâlbuki bunu yapabilmemiz gerekirdi. Belki de bu bana Tanrı tarafından verilmiş bir yetenektir, belki de beni diğer insanlardan ayıran şey tam anlamıyla budur: Bu tür bir şeyin bu kadar zor olması ender rastlanan bir durum olabilir- kim bilebilir ki?” Düşünsel gücümün noksanlığını küçümsemek; “Wells’i okumadan toplumu anlamak… kıyafetler satın almak, Rodmell’in berbat bir yer olması ve aslında İngiltere’nin tamamının berbat bir yer olması” sebepsiz yere durmaksızın dönen eski bir çark hissiyatında kaybolmak gibi bir şeydi. Üstelik Woolf, birçok mistik için doğru olan “gerçeklik” tüm kötülüğünü gösterdiği zaman “Karanlık Gece”yi tecrübe etmişti. Geceleri dehşet verici olan şeyler genelde evrende yanlış olarak algılanıyordu.

Çalışmalarında benzersiz olan şey, bu söz konusu mistik görüşünün en sıradan üslupla bile muayyenliği sağlamak için en bariz anlamla bütünleşmesidir: “Sadece insan ruhuna odaklanmak zorunda değiliz” diyor, “Doğrudan ruh hakkında yazmak gerek. Bakıldığı zaman kayboluyor; ama boz ayılara, yürüyenlerin bakışlarına maruz kalan ve ruhu içine alan Hayvanat Bahçesi’ndeki adi yaratıklara bakın.” Canlıların ruhuna odaklanma konusundaki dengeyi koruma çabasında cinsiyeti büyük bir paya sahip. Varlığın temeliyle ilgilenen kişiler Lowes Dickinson’a benzemeye başlarlar.- “Daima bir bütün içerisinde kalarak tek bir hayatı yaşamak: Shelley ve Goethe gibi Dickinson da sıkıntılı durumlardan dolayı cesaretini kaybeder ve evrenin akışı dışında ne bir yüzü ne bir kediyi, köpeği ya da bir çiçeği asla fark etmez.” Bir evi çekip çevirmek zorunda olan hiçbir kadın, maddeyle olan bağlantısını asla bu denli kaybetmez. Virginia Woolf’un günlüğündeki son yazısı sembolik bir yazı niteliğindedir: “Ve şimdi müthiş bir hazla saatin yedi olduğunu görüyorum ve tabii ki akşam yemeğini pişirmem gerekiyor. Sosis ve mezgit balığı. O zaman bu yemeklerin ismini bir yere not ederek bu yemekleri elde etmiş olabilirim.”

İstisnasız bir şekilde tüm kitaplarını yazma evresinde üst düzey acılar çekmesine rağmen, yazma konusunda doğuştan bir yetiye sahip olan ve her zaman yeni fikirleri olan bir yazardı Virginia: Bunu bir kitabını henüz tamamlamamışken yeni bir kitaba dair fikirlere sahip olmasından anlayabiliriz. Öyle ki bu üretkenliği bazen toplumun ihtiyacının üstünde olabiliyordu ve daha fazla çeşitlilik gösterebiliyordu. Her bir kitabı kendine has bir problem oluşturarak yazarda belirli psikosomatik rahatsızlıkları tetikledi. “Flush: Bir Biyografi” eserini kaleme alma konusunda kendimi zorlarken eski baş ağrım bu sonbaharda ilk kez nüksetti. Neden ama? Neden Partiger Ailesi [Yıllar Romanından] bende kalp çarpıntısına sebebiyet veriyor; neden “Flush” ı yazarken boynum kaskatı kesiliyor?”

Virginia Woolf günlüğünde, kocasının da desteğini alarak yazılarını şekillendirdiğini belirtiyor ve buna ben de en iyi üç kitabı olan “Deniz Feneri”, “Dalgalar” ve “Perde Arası” romanlarındaki izlenimlerim doğrultusunda katıldığımı belirtmek istiyorum. Virginia Woolf’u tanıyan okur kitlesi her ikisinin de yazdıklarını ayrı ayrı takip edebilme potansiyeline sahiptirler. Örneğin “Dalgalar” adlı romanının geçmişine aşağıdaki ifadelerle ulaşabiliriz:

1926 [“Deniz Feneri”ni bitiriyor]

30 EYLÜL. Kendisi değildi, belki evrende birlikte kaldığı bir şeydi. Derin bir hüzün, bunalım, can sıkıntısı tarafından kuşatılmış haldeyim ve zaten korkutucu ve heyecan verici olan da bu değil mi? Uzaklardan geçen bir balığın yüzgeci görünüyor. Ne demek istediğimi anlatmak için hangi resme ulaşmalıyım acaba?

1927 [“Orlando” yılı]

21 ŞUBAT.  Neden yeni bir oyun türü icat etmiyorsunuz; mesela: Kadın düşünür. Erkek yapar. Arkadan gelen bir piyano sesi. Kadın yazar. İnsanlar konuşur: Kadın şarkı söyler. Gece konuşur. Bu insanlar anı kaçırır.          

18 HAZİRAN. Bir kadın ve bir adam bir masada oturup konuşacaklar. Yoksa sessiz mi kalsalar acaba? Bir aşk hikâyesi doğacak ve kadın nihayetinde son büyük pervanenin içeri girmesine izin verecek.

1928

28 KASIM. Hemen hemen her şeyi basitleştirerek başarılı olan şairler dışlanıyor. Yazılarımda her şeye değinmek istiyorum: yazılarımı doygunluğa ulaştırmak için… Saçmalık, gerçeklik, iğrençlik bütün bunlar yazılarımda olmalı ama bunlar yazıyı aynı zamanda anlaşılır kılan şeyler değil midir zaten?

1929

23 HAZİRAN. Sanırım şöyle başlayacak: şafak vakti, bir sahildeki deniz kabukları: Belki- horoz ve bülbüllerin sesleri ve sonra ise uzun bir masanın etrafında bütün çocuklar- dersler… İnsan dalgaları baştan sona tüm güzelliğiyle duymaz mı?

 [10 Eylül’de yazmaya başlar]

25 EYLÜL. Dün sabah “Pervaneler” adlı esere yeniden başladım ama ismi tabii ki “Pervaneler” olmayacak… Kim böyle düşünüyor ki? Yoksa ben de bir düşünür değil miyim, kitabı düşünenlerin dışında mı kalıyorum acaba?

26 ARALIK. Keşke daha çok keyif alabilseydim bu kavrama aklımda rastlamak nedense “Deniz Feneri” ve “Orlando” gibi pek güç.

1930

12 OCAK. Artık eskisi gibi değilim, neredeyse hiç durmaksızın “Dalgalar”ı yazabilirim… Esas olan durmadan ve ruhsal durumunu bozmadan hızlı yazmaktır.

17 MART. Bir kitabın (yazarı olarak) analizini yapmak gayet doğal bir şekilde söylemek istediklerinizi aktarabileceğiniz bir alan yaratıp yaratmaması ile ilgilidir. Mesela ben bu sabah Rhoda’nın ne dediğini söyleyebilirim.

9 NİSAN. Çok kusurlu olacağı kesin. Ama ben şimdiden gökyüzüne karşı heykellerimi diktim bile.

29 NİSAN. Bildiğim en büyük şey zihin… Yapısında bazı yanlışlıkların olduğu konusunda şüphelerim var. Neyse, çok da takmamak lazım.

[“Dalgalar” romanının ikinci bölümüne başlıyor]

20 AĞUSTOS. “Dalgalar” romanım bence kendisini bir çeşit etkileyici tahlile uğratıyor.

22 ARALIK. …ara paragrafların hepsini Bernard’ın son konuşmasıyla birleştirip ve ah o güzelim yalnızlık sözcüğüyle bitirmek gerek.

1931

[20 Ocak’ta banyosunda “Üç Gine”yi yazma fikri aklına geldi]

7 ŞUBAT. Ah Ölüm, sözcüklerini on beş dakika önce yazdım, son on sayfasını yazarken öylesine yoğun ve esrime dolu anlar yaşadım ki, kendi sesimin ardından düşe kalka ilerliyor gibiydim… İyi ya da kötü, bitti işte ve ben bir zafer haliyle, dinginlikle ve gözyaşlarıyla on beş dakika boyunca oturdum durdum… Zafer ve ferahlama duygusu nasıl da fiziksel olarak gösteriyor kendisini!… Rodmell’deki penceremden gözüme ilişen balıkçıla bakarken bataklıkların üstünde beliren su israfına ağladım.

Virginia Woolf’un genç edebi nesil tarafından nasıl düşünüldüğünü bilmiyorum ama kendimce söyleyebileceğim tek şey Virginia Woolf’un, toplumsal bilincin en yüksek seviyede olduğu dönemlerde de sandığından çok daha fazla takdir edildiği ve sevildiği yönündedir.

Virginia’nın roman türünün zaman içerisindeki gelişimi üzerinde bir etkide bulunup bulunmayacağını bilemiyorum -tarzının ve vizyonunun o kadar benzersiz olduğunu düşünüyorum ki bu söz konusu etkinin salt bir taklitten ileri gidemeyeceği kanaatine varıyorum. Fakat elbette ki zaman kasvetli bir yapıya sahip, insan neyin nasıl olacağını bilemiyor. Ama ben yazarın eğitimi, sanatı, gayreti, hayata bakışı, ciddiyeti ve her şeyden önemlisi tutkulu aşkı ile yazılarını yoğurmasının yanı sıra hayattaki sadece değerli anılara değil aynı zamanda hayatın tekdüzeliğine de kitabının sonlarında karşılaştığımız “sosis ve mezgit balığı” detaylarıyla değinmesinin gelecekte bir ilham kaynağı ve bir yargı örneği olarak kalacağını tasavvur edemiyorum. Eğer Virginia Woolf için bir başyapıttan kesit seçmem gerekseydi, yaratıcı sürecin bildiğim en iyi açıklaması olan “Dalgalar” dan bir paragraf seçerdim:

Bir kare var: bir de dikdörtgen var. Oyuncular kareyi alır ve dikdörtgenin üzerine yerleştirir. Seçilen yer gayet uygun, mükemmel bir mesken oluşturuyorlar. Dışarıda çok az şey kaldı. Oluşturulan yapı artık gözle görülebilir düzeyde; peki burada tam olarak gelişmemiş olan neyi anlatmaya çalışıyoruz? Aslında çok da farklı ve kötü değiliz biz, sadece belirli şekilleri üst üste koyarak bir şeyler oluşturmaya çalıştık. Bu bizim zaferimiz, bu bizim tesellimizdir.

6 Mart 1954 sayısının süreli yayınında yayımlanmıştır.

Yazar: W. H. Auden

Kaynak: The New Yorker

Çeviren: Tuğba Kardaş

Düzenleyen: Aslı Gülenç