Son zamanlarda, 2013’ün hayatımın en dürüst yılı olduğunu yazdım. 2014 ise geekery dünyasına sonraki adımları atmakla ilgili. Bu nedenle, H.A. Conrad ile Super Fantastic Nerd Hour podcastini başlattım ve burada Brain Knows Better’da yeni bir projeye başlıyorum.

Bugünden itibaren 20. yüzyılın en büyük bilimkurgu filmlerinin arkasındaki psikolojiyi keşfedeceğim. Çıktıkça yeni filmler hakkında yazmaya devam edeceğim, ancak bu türü bu kadar harika kılan temel hikayeleri yeniden gözden geçirmenin eğlenceli olacağını düşündüm.

Kronolojik sıra ile gidecek ve şimdiye kadar yapılmış ilk bilim kurgu filmi ile başlayacağım. Sinemanın işleyişini aydınlatan ve her başarılı bilim kurgu filminin temel elementlerini ortaya çıkaran bir film olan George Méliès’in 1902 yapımı Le Voyage dans la Lune (Ay’a Seyahat)’i ile…

Film psikolojisi

20. yüzyılın başlarında sinema hala emekleme dönemindeydi. Filmlerin çoğu, bir şehirdeki kalabalıklar, vodvil (toplumsal sorunları mizahi bir yaklaşımla hicveden tiyatro türü) performansları ya da şanslıysanız, uzak bir diyara ya da lokomotif gibi yeni teknolojilere dair bakışlar ile günlük hayatın kısa, düzenlenmemiş sahneleriydi.

Méliès, Paris’teki hayatı belgeleyerek aynı şekilde çekim yapmaya başladı. Ancak bozulan bir kamera sayesinde yanlışlıkla, farklı sahneleri birbirleri ile birleştirirse gözlerimizin aradaki bu boşluğu dolduracağını ve filmi devamlı, tek bir hikâye olarak tecrübe edebileceğimizi öğrendi. Méliès bu buluşunu sihirbazlık konusundaki bilgileri ile birleştirdi ve ilk nesil sinematik özel efektleri ortaya çıkardı.

Méliès’in “hileli filmleri” işe yaradı çünkü insanlar olarak görme sistemimiz, görsel süreklilik ve phi fenomeni adı verilen ve hareket algılamaya yarayan yerleşik kısa yollardan oluşur. Peki ya bu kısa yollar niçin var? Bütün duyularımız değişimi algılamak ve aynı kalan şeyleri görmezden gelmek için bağlantılıdır. Zira tehlikeli hayvanlardan kendini sakınırken yahut karnını doyurmak için avlanırken hızlı hareket eden şeyleri görmek gerçek manada işe yarar.

Ancak gözlerinizi hareketleri algılaması için “kandırmak”, ortaya iyi bir film çıkarmak için yeterli değildir. Méliès, sadece gerçeği belgelemek yerine görsel hikayeler anlatmak amacıyla film düzenlemesine öncülük etti. Bunu ilk yapan o değildi (bkz: Alfred Clark’ın İskoçya Kraliçesi Mary’nin İdamı filmi) ancak onun filmleri, sinemayı şimdiye kadar başka hiçbir film yapımcısının muvaffak olamadığı bir şekilde popülerleştirdi çünkü Méliès, yalnızca filmlerde anlatılabilecek hikayeler yarattı.

Nörobilim sayesinde, Méliès’inki gibi kurgulanmış filmlerin izleyiciler arasında beyin aktivitesinde benzer değişikliklere yol açtığını biliyoruz. Montajlı filmler beynin; görme, ses, dil, duygu, yüz tanıma ve bilinçli düşünceden sorumlu bölgelerindeki aktiviteleri arttırıyor. Hatta, montajlı bir film izleyen bir grup insanın göz hareketleri dahi birbiri ile uyuşur hale geliyor. Günlük hayatın düzenlenmemiş sahneleri bu etkiye sahip değildir- herkesin beyni farklı tepki verir. Yani, filminizi ne kadar iyi montajlarsanız birinin zihni üzerindeki etkiniz de o kadar fazla olacaktır. 20. yüzyıl boyunca film montajlamanın gittikçe daha çabuk ve hızlı yapılabilir hale gelmesinin sebebi de muhtemelen budur.

Çarpıcı görsel efektlerle birlikte sıkı bir şekilde düzenlenmiş bir anlatım, Ay’a Seyahat’in ilk uluslararası sinema filmi olmasına yardımcı oldu.

Popüler bir bilim kurgu filmi yaratmak

Filmin senaryosu aslında oldukça basit- bir grup profesör kendilerini aya fırlatmak için devasa bir top kullanıyor ve daha sonra ay yüzeyinde uyuyor; birkaç uzaylı öldürüyor, okyanusa çakılmak suretiyle dünyaya dönüyor ve bir geçit töreni ile yolculuklarını kutluyorlar.

Senaryo, bugün için basit görünebilir, ancak dönemin izleyicileri bu hikâyeye bayılmıştı. Filmin erken gösterimi hakkında pek bir şey bilmiyoruz (ilk seyircilerin filmi izledikten sonra saatlerce alkışladıkları rivayet edilir) ama filmin çok talep gördüğü aşikâr. O kadar ki, filmin negatifleri çalınmış ve dünya çapında korsan gösterimler yapılmıştı. Amerika’da gösterime giren kopyaların tümü Thomas Edison tarafından yasadışı yollarla çoğaltılmış ve Méliès’e dair her şey filmden çıkarılmıştı. Rakip stüdyolar Güneş ve Jüpiter gezileri hakkında benzer filmler çekmişlerdi. Ve bir de “An Excursion to the Moon” vardı ki bu film Méliès’in eserinin tam bir kopyası idi. Ne yazık ki Méliès, filminin yasadışı kopyalarından elde ettiği kârı hiç görmedi.

Peki Ay’a Seyahat’i bu denli popüler bir film haline getiren neydi? Yenilikçi bir psikoloji çalışması bizlere bu konuda birkaç ipucu verebilir gibi görünüyor. Stephan Schwan ve Sermin Ildirar, birisi bir videoyu ilk kez izlediğinde neler yaşandığını anlamaya çalıştılar. İkili, Türkiye’nin uzak bölgelerinde daha önce hiç video izlememiş bir grup yetişkine ulaştı. Bu insanların montajlı filmler izlediklerinde verdikleri tepkilerin üzerinde çalışan araştırmacılar daha sonra bu sonuçları videolar ile nispeten daha içli dışlı olanların sonuçları ile karşılaştırdılar. İlk defa film izleyenler ekranda temel olarak neler olduğunu anlamışlar ancak yapılan montajların bazıları dolayısıyla şaşırmış ve hikâyenin bazı kısımlarını yanlış anlamışlardı. Bununla beraber videonun içerdiği fikirlere aşina olanlar (yemek pişirmek, çay demlemek ya da odun taşımak gibi şeyler) hikâyeyi anlamış ve düzenlemelerden şaşırmamışlardı. Önceden video görüntülerine daha fazla maruz kalmış olanlar ise videodaki fikirlere aşina olmasalar dahi her şeyi anlamışlardı.

Özetlemek gerekirse görsel bir hikâyeyi tamamı ile anlamanın yolu ya fazlasıyla dizi ve film izlemekten ya da hikayedeki fikirlere aşina olmaktan geçer. Ay’a Seyahat için izleyicilerin çoğunun film izleme deneyimi pek yoktu, ancak bu filmdeki fikirlere ÇOK aşinaydılar. Nitekim Jules Verne’in filmden 37 sene önce yayımlanan Ay’a Yolculuk isimli kitabı, uzay seyahati fikrini oldukça popüler hale getirmişti. H. G. Wells’in Ay’da İlk İnsanlar adlı eseri, “Selenites” adlı böcek benzeri ay uzaylılarından oluşan bir ırk getirerek Verne’in çalışmasını genişletti. Yapısı New York’ta gerçekleşen 1901 Pan-Amerikan Fuarı’ndan bir gösteriye benzeyen Méliès’in filminin tonu ise; Verne’in romanlarının operamsı bir parodisi olan ve Jacques Offenbach tarafından yönetilen Ay’a Seyahat oyununun bir tefekkürüdür.

Ay’a Seyahat başarılı olmuştu çünkü halihazırda dönemin kültürü içinde popüler olan fikirleri özetlemiş ve bunları son derece çarpıcı ve yeni bir yol ile insanlara sunmuştu. Maymunlar Gezegeni, Yıldız Savaşları, Geleceğe Dönüş gibi filmler popüler olurken 2001: Bir Uzay Macerası ve Donnie Darko gibi filmlerin çokça bilimkurgu izleyen kişiler tarafından ilgi görmesinin sebebi de budur.

İnsanlar kahramanın kazandığı filmleri izlemeyi sever, bizleri düşündüren filmlerden zevk alır ve büyük sorular sormamızı sağlayan filmlerle ruhunun zenginleştiğini hisseder. Bilim kurgu filmi türünü bu kadar şaşırtıcı kılan şey, tüm bu hedeflere tek bir hikâyede ulaşabilmesidir. Ay’a Seyahat, yalnızca hoş bir tecrübe değildi; izleyicilerin uzay yolculuğunun mümkünâtı üzerine kafa yormalarını ve uzaylı bir yaşam formu ile karşılaşırsak neler olabileceğini hayal etmelerini sağlamıştı. Bu film ile Apollo 11’in aya inişi arasındaki noktaları birleştirebilirsiniz.

Filmler evrim geçirdikçe Méliès, yeni sinematografi tekniklerine uyum sağlayamadı ve nihayetinde ortadan kayboldu. Martin Scorsese “Hugo” filminde, daha sonra Méliès’e neler olduğunu anlatarak harika bir iş çıkarmıştır. Şimdilerde ise popüler kültür ögelerinin yaptığı atıflarla (Smashing Pumpkins’in Tonight, Tonight klibinin güzeller güzeli açılışı gibi) yahut filmcilik dersleri ile maruz kalıyoruz Méliès’in eserlerine. Ancak bütün bilimkurgu filmlerinin temel elementleri olan bilinmeyenin keşfi, fütüristik teknolojiler, yeni yaşam formları, sosyal yorumlar ve son derece gelişmiş görsel efektler tarihte ilk defa Ay’a Seyahat filminde hayata geçirildi. Bu film, gelecekteki tüm o bilimkurgu filmlerinin yapılmasını mümkün kılan en temel sanat eseridir.

Kaynak: Brain Knows Better

Yazar: Dr. Ali Mattu

Çeviren: Can Güzel

Düzenleyen: Serap Demirtaş