George Orwell’den neden bıktım?

George Orwell’den neden bıktım?

Karmaşıklıkla dürüstçe mücadele eden ciddi insanlara ihtiyaç duyduğumuz bu çağda, Orwell berbat bir rol modeldir. 

Zaman kavramı neden hep Orwell ile bağdaştırılır? Neden iktidara karşı ufak memnuniyetsizler bile hemen Orwellci (Orwellian)[1] sayılır?  Neden bütün basmakalıp propagandalar açıkça 1984’te hayat buluyor?  Neden her şey Orwell ödülü[2] kadar öngörülebilir, yeni Churchill ve Orwell[3] biyografi kitabı kadar harika bir biçimde tahmin edilebilir? Neden gerçek boyutlu bronz Orwell heykeli[4] BBC binasının önünde?

Orwell’in düzyazısı sade, duru ve akıcıdır. Fakat bunun dışında İngiliz yazarın mükemmelliğine dair nihai olarak kutsallaştırılması dışında başka bir gerçekten söz edemeyiz.

Bu durum bana hâlâ çok şaşırtıcı gelmekte çünkü Orwell’in eserlerinde çok fazla yanlış bulunmaktadır. Paris ve Londra’da Beş Parasız (Down And Out In Paris and London) kitabında Yahudileri berbat şekilde karikatürize etmesi gerçekten 1933’te ezilenleri mi savunur nitelikte miydi? Wigan İskelesi Yolu’ndaki (The Road To Wigan Pier) sınıflandırmaları (vejeteryanlar gibi ötekileştirilmiş gruplara karşı) tutarlı mıydı? Bir Fili Vurmak (Shooting an Elephant) kitabında; bir Avrupalıyı zorlayan, bağırarak konuşan histerik sarı ırk, 1936’daki sömürgecilik için yerinde bir metafor muydu gerçekten? 1984’teki incecik çekici Julia, gerçekten bir karakter miydi? 

Daha tuhaf olan da George Orwell’in kahin olduğu sanrısıdır. Bu problem sadece birkaç yanlış sıfatlandırmadan ibaret de değildir. Orwell tümüyle bir sosyalist kehanet bağımlısıydı. Gerçek adının Eric Blair olduğu bilinen yazar 1937’de kategorik olarak “üst-orta sınıfın açıkça bittiğini” söyledi. Sadece 1941’de; İngiliz İmparatorluğunun “sosyalist devletler federasyonuna” dönüştürüleceğini, Londra Borsasının yakında “yerle bir olacağını”, Britanya’daki kır evlerinin sosyalist “çocuk kamplarına” dönüştürüleceğini, Eton ve Harrow okullarının savaş sonrası hemen kapatmayla karşı karşıya kalacağını öngördü. Bunlar o dönem için bile çocukça iddialardı.  Geleceği bildirmeye yönelik olan bu bağımlılık, en çok alıntılanan ve sıklıkla taklit edilen 1941’de yazdığı “İngiltere, Senin İngilteren (England, Your England)” makalesinin bile gerçekçi şeylerden ziyade İngiliz sosyalist totaliterlerin kendi paralel evreninden gelen garip bir vaaz gibi okunmasının nedenidir.

Fakat 1984’ün kutsallaştırılması politik tartışmalarımız için net bir olumsuzluk olmasaydı Orwell’in aptalca öngörülerinin hiçbiri gerçekten rahatsız edici olmazdı. Bu, romanın sahici bir Stalinizm çağrışımı yapmadığı anlamına gelmez, yapar. İngilizcenin evrensel olarak okunan tek distopyası olarak kalması, bugün demokrasiyi gerçekten tehdit eden şeyin farkındalığına ket vurmaktadır.  Orwell, gözetim ve “yeni söylem (newspeak)” kelimelerinin anlamını yitirmesinden endişelendiği için 1984’ün anlamını yitirdiğini kolayca söylemek bana çok dikkat çekici geliyor. Orwell’in güncel uyarıları –homojenleştirme, enformasyonun yıkımı, servetsiz bir dünya, devletin tek sınırsız gücü-  şimdilerde çok uzaklarda. Bilakis demokrasiye yönelen tehditler “Orwellciliğin” tam tersidir. 

Bu, her şeyi sürekli Orwell ile bağdaştırma problemidir. Orwell, sosyal parçalanma (social fragmentation), finanslaşma, etnik bölünme, mesuliyetsiz şirketler (unaccountable corporation), deniz aşırı hırsızlar (offshore kleptocrat) veya yankı odaları (echo chamber) hakkında hiçbir şey söylememektedir, sadece birkaçından bahsetmiştir. Oysa onun politik şuuru, serbest, sınırsız, engelsiz devlet gücünün totaliter yel değirmeninin sonsuza kadar peşinden gider, tıpkı Don Kişot gibi. Gözleri önünde; kurumsal algoritmalara ayak uydurmaya çalışan, vaatlerini yerine getiremeyen veya süper zenginleri vergilendiremeyen anemik bir devlet halini gerçekte yok saymaktadırlar. 

Ekonomi konusunda Orwell ileri görüşlü değildi. 1984 romanındaki Yüzen Kaleleri (Floating Fortress) hatırlayın! Nüfusun artı değer üretimini yiyip bitirmek için tasarlanmıştı tamamen. Tüketim toplumunu tasarlamak şöyle dursun; kapitalizmin dinamiklerini anlamlı bir biçimde yansıtamaması (ahlâki kınamanın ötesinde), savaş sonrası dönemin buzulda donmuş büyüleyici bir yünlü mamut gibidir. Avrupalı entelektüellere savaşın hemen ardından sildikleri pazar ekonomisini ve 1950’lerdeki yaşam standartlarında tüketiciliğin sıçrayışı karşısında yaşadıkları şoku hatırlatır.  

Orwell kültünün çoğu insana sadece rahatsızlık vermesine karşın haklı olarak sinirlendirecek tek bir şey vardır: Eric Blair’in İngiliz ahlâkının bir örneği olması fikri. 1984’ün yazarı, yetkili makamlara kamuya mâl olmuş kişileri ve tanınmış yazarları Komünizm sempatizanı olarak suçlayan bir ölüm döşeği listesi yazmamıştı sadece.  Yaşamının son on yılı boyunca içinde 135 isim bulunan paranoyak bir defter tutmuştu titizlikle. “Kriptolar”, “sempatizanlar (F.T.s)”[5], Stalinist sempatizan, şüpheli ajan veya Birleşik Krallık Komünist Partisi’nin açık üyesi gibi çeşitli yaftalamalarda bulunmuştu. Orwell’in listesinde İşçi Partisi’nin gelecekteki lideri Michael Foot, radyo ve televizyon yayıncısı ve yazar J.B. Priestly ve tarihçi E.H. Carr gibi önemli kişiler vardı. Listesindeki iddialarının bazısı doğruysa da çoğunluğu saçmalıktı.  

Orwell’in defterindeki; 1940 Londra’sının tanınmış eşcinsel (gay), Yahudi ve sömürgecilik karşıtı kamuya mâl olmuş kişiler ile “kripto” olarak suçladıkları arasındaki dikkate değer ve belirgin bir örtüşme vardır. Yahudiler açıkça yaftalandı (“Polonyalı Yahudi”, “İngiliz Yahudi”, “Yahudi Kadın”) bazıları da yanlış yaftalandı (“Charlie Chaplin-Yahudi?). Afro-Amerikan bas şarkıcı ve gelecekteki sivil haklar aktivisti Paul Robeson kendini Orwell’in listesinde “aşırı beyaz karşıtı” notu ile buldu. Yarı Yahudi şair Stephen Spender de “duygusal sempatizan … eşcinselliğe yönelimli” olarak lanetlendi. McCharty’den çok kısa bir süre önce Orwell İngiliz McCarthycilik’ini[6] yaptı. 1950’deki ölümü, Orwell’in ününü kendi paranoyasından kurtardı. 

Yine de onu savunan pek çok kişi -bu gerçeklerle (nadiren) yüzleştiğinde- sanki Orwell, T.S. Eliot’muş gibi mesajları ile romanlarını ayırma çağrısında bulunmakta. Ancak arada küçük bir fark var. Fazlasıyla antisemitik (Yahudi Karşıtı) T.S. Eliot’un Çorak Ülke (The Waste Land) şiiri için selamlandığı şekilde selamlanmaz Orwell. Eserleri; politik bakışından ve önyargılarından ayrı tutulmadan kanonize edilir. Bugün İngiltere’de her şeyden önce ahlâki bir dev olarak ün sahibidir.  

Bununla birlikte, gazeteci Malcolm Muggeridge gibi arkadaşları tarafından “son derece antisemitik” olarak bilenen birini bulmak için çok uzağa bakmak zorunda değilsiniz. Bir neden olmaksızın çağdaşlarının Yahudiliklerine vurgu yapan ve sorgulanmalarına yol açan ve Observer’da birlikte çalıştığı Yahudilerin baskınlığına dikkat çeken birisi olarak hatırlarlar. Orwell, Yahudilerin medyayı kontrol ettiğine dair suçlamalarıyla dolu günlüğünün yanı sıra Blitz[7] sırasında Londra metrosunda saklananlar arasında Yahudilerin ağırlıkta olduğu söylentileri çıkarıldığında asılsız suçlamaları doğrulamakta (“Teyit etmeli”) acele ettiğini ancak daha sonra Yahudilerin özellikle dikkat çekmek istedikleri gerçeğinin üzerinde durduğunu söylemektedirler. 

Orwell’in kitapları da çokça antisemitizm ile lekelenmiştir. 1933’de Paris ve Londra’da Beş Parasız (Down And Out In Paris and London) romanındaki  (5. Bölgedeki Parisli bir halayı düzenli olarak ziyaret edeceği)  izlenimler ve imgeler, sürekli vahşi Yahudi karikatürleri içeriyordu. Örneğin; “Yahudi burnu yamultmak ne zevkli olurdu” demektedir. Orwell’de Romenlerin, bulaşıkçıların ve serserilerin isimleri ve kimlikleri var iken Yahudiler sadece Yahudilerdi. Romanda geçen; “kızıl saçlı Yahudi, son derece huysuz bir adamdı” cümlesi yahut Yahudi’ye Paris’te veya Londra’ya döndüğünde yumruk atmayı hayal etmesi veya “suçlu biçimde tabağına başını gömmüş domuz eti pastırmasını aç kurt gibi yiyen bir Yahudi” demesi gibi. George Orwell’in eserlerinde söylemekten çekindiği duygular değildir bunlar. Antisemitizmin ideoloji olarak mantıksızlığına dair 1945’teki düşüncelerini şunu soracak raddeye vardırır: “Antisemitizm niçin bana neden hitap ediyor?” 

Bugün BBC binasının önünde bronz ahlâki otorite olarak, Orwell’in ününü sorgulamaya gelindiğinde bu düşüncelerde zamanın damgası önemlidir. Bu sorgulama Shakespeare’in Shylock’unun antisemitik bir karikatür olup olmadığı hakkında yapılan yargılamalardan oldukça farklıdır. Çünkü Venedik Taciri (The Merchant of Venice) yazıldığı zaman Yahudilik Elizabeth dönemi yazarları için çevresel bir sorundu. Oysa Orwell’in eseri ilk olarak Hitler iktidara geldiği yıl yayımlandı. 

Kuşkusuz, halka duyurulan bu gerçekler, Orwell efsanesini yıkmalıydı ya da en azından Winston Churchill’in sömürgecilik geçmişinin ona yaptığı gibi tartışmasız ahlâki ihtişamını yüce Olimpos Dağı’ndan incelemeliydi. Ama hayır. İnanıyorum ki Orwell’in popülaritesinin sırrı hayatındaki gerçeklerden, gazeteciliğinden (gerçi bizim habercilik olarak adlandırdığımız kavramla Orwell’in hiç alakası yoktur) ve kehanetinden kaynaklanmamaktadır. Orwell’in çekiciliğinin sırrı retoriğinde yatar: her şey basittir, her şey doğru veya yanlıştır ve her şey -eğer onu dinlediyseniz- sonunda çözülebilir. George Orwell’in gerçekte politik bir düşünür gibi değil de pazar sabahı köy papazını dinler gibi okunmasının sebebi şundan başka bir şey değildir: Son derece İngiliz, sessizce demagoji ve adaletin yerini bulmasına olan susamışlık. 

Orwell’i daha az okumak Britanya ve Amerika’nın faydasına olacaktır. Hiç şüphesiz bu, günümüz ile 1930’ları karşılaştırmaktan vazgeçmemizi gerektiren nedenlerle aynı değildir. Çünkü bugün daha fazla politik tarafsız yazarlara ve karmaşıklıkla dürüstçe mücadele eden daha fazla ciddi insanlara ihtiyacımız var. 

Çevirmenin notu

[1] Orwellci (Orwellian); İnsanların hayatını her alanda gözetleyen ve kontrol eden sistem

[2] Orwell ödülü; Londra Üniversite Akademisinin politik yazın alanında verdiği ödüldür. 

[3] Churchill ve Orwell : The Fight for Freedom; Thomas E. Ricks tarafından İngiltere Başbakanı Winston Churchill ve yazar George Orwell hakkında yazılı biyografi bir kitaptır. 

[4] George Orwell heykeli; heykeltraş Martin Jennings’in yaptığı ve 2017 yılında açılan BBC Broadcasting House binasının önündedir. 

[5] F.T.; Fellow travel kelimesinin kısaltması 

[6] McCartycilik; Amerika Birleşik Devletleri Senatörü Joseph McCarthy’nin 1950’lerde komünist olan veya olduğundan şüphelenilen kişilere yönelik sürdürdüğü cadı avı politikası 

[7] The Blitz (Yıldırım)- 7 Eyül 1940 ve 16 Mayıs 1941 tarihlerinde Nazilerin Londra, Liverpool gibi Birleşik Krallık şehirlerini aralıksız bombaladığı döneme verilen ad

Yazar: Ben Judah 

Kaynak: The American Interest

Çeviren: Nuray Turan

Düzenleyen: Zehra Yalaza

Leave a comment