George Eliot ve Virginia Woolf’un eserlerinde kadınların görünürlüğü

George Eliot ve Virginia Woolf’un eserlerinde kadınların görünürlüğü

Hem George Eliot’ın hem de Virginia Woolf’un eserlerini incelerken, birçok eleştirmen karakterlerin güvenilirliğini ve kalitesini, hayali dünyalarında karşılaştıkları dış deneyimlere nasıl tepki verdiklerine göre hızlıca değerlendiriyor. Fakat böyle bir düşünce her iki yazar için de adil değil. Okurlar, bu hayali dünyalarda dışarıda olup bitenlerde gerçeği bulmak ve karakterlerin algılarını göreceli yakınlıklarına göre değerlendirmektense, Eliot ve Woolf’un çalışmalarının öznel deneyimin gerçekliği belirlediğini gösterdiğini anlamalıdır. Bu yazarlar gerçekliğin öznel doğasını vurgulamak için benzer edebi stratejiler benimsiyor, fakat yine de bu iki yazarın stratejileri arasında önemli farklılıklar var.

Eliot’a göre otobiyografik bakış açısı, onun karakterlerinin özünü yansıtmaktır. Woolf’da bu stratejiyi kullanıyor fakat karakterlerin bizzat kendilerini bir tür bedeni terk etmiş, ruhani algılar “akışı’’ olarak sunarak, Aristotelesçi olay örgüsünü yaşanmış veya algısal deneyimi yakından yansıtan anlatım stratejilerinin lehine olacak şekilde terk ederek karmaşık hale getiriyor. Her iki yazar da ataerkil tarih yazarları tarafından sıklıkla reddedilen kişisel deneyimin (özellikle kadın deneyiminin) hakimiyetini ortaya koymaktadır. Böylelikle, yazarların ilgili eserleri kadınlara görünürlük sağlayan tarihi eserler olarak hareket etmek için tür ve cinsiyet hakkında disipline özgü yorumların ötesine geçmektedir.

Her iki yazar da ataerkil toplum tarafından önemsiz ve sıradan addedilen kadınların günlük eylemlerinin siyasi önemini ortaya çıkararak kadın deneyimlerinin temsil edilmesi gereken önemli bir gerçek olduğunu iddia ediyor.

Eliot ve Woolf gerçekliği şekillendirmek için kişisel deneyimi kullandıklarında, özellikle feminist gündemin iletilmesinde her ikisinin de etkisi politiktir. Alison Booth’un Greatness Engendered adlı eserinde belirttiği gibi her iki yazar da siyasi eylemin verimliliği konusunda ikna olmamıştı. Bunun yerine, kadınlar için eşitliği sağlamanın bir yolu olarak kişisel deneyimin etkisini halkın katılımına tercih ettiler. Booth, Eliot ve Woolf’un feminist akımında nasıl önemli bir örnek ortaya koyduklarını göstererek, bu ideolojiyi modern bir bağlama taşıyor:

“Günümüzde pek çok feminist, kanunların şahsi ilişkilerde erkeklerin hakimiyetini asla yıkamayacağı konusunda ikna olmuş durumda… Aslında, ‘kişisel olan politiktir’ sloganı 19. yüzyıl romanlarında siyasi reformun yetersiz olduğu gösterisinin yirminci yüzyılın sonundaki eşdeğeri olarak görülmelidir: ev hayatının güç oyunları devletin temelidir (24).”

Eliot ve Woolf, her ikisi de ataerkil sistemin tarih boyunca üstünü kapattığı kişisel deneyimlerin derinliğini ortaya çıkararak, romanlarıyla “ev hayatının güç oyunları” konusunda derinlemesine çalışmalar yaptı. Hem böyle hem de diğer ilgili stratejilerle birlikte, bu iki yazar bir bakıma, kendi eserlerinin romanın geleneksel rolünü aşmasına ve romanın bizzat kendisinin tarihsel bir eser olmasına neden olacak şekilde, kadınların yaşadıklarının önemini ve gücünü ortaya çıkararak kadınların deneyimine ışık tutmuştur.

Eliot ve Woolf’un, gerçekliği öznel bakış açısıyla şekillendirmesinin, basitçe bir edebiyat okuması olmaktan çok daha büyük çıkarımları vardır.  Her iki yazar da ataerkil toplum tarafından önemsiz ve sıradan addedilen kadınların günlük eylemlerinin siyasi önemini ortaya çıkararak, kadın deneyimlerinin temsil edilmesi gereken önemli bir gerçek olduğunu iddia ediyor. Eliot, Woolf ve pek çok modern feminist için değişim tepeden aşağı olmayacak, çünkü o tepedekiler, doğuştan bozuk erkek merkezli gerçeklik fikirlerini savunmaya devam ediyorlar. Nihayetinde, Eliot ve Woolf, çalışmalarını sosyal eşitsizliğe dikkat çekmek ve değişimi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bu durum sıklıkla tarihçiler tarafından ele alınmıştır fakat Booth, bu durumun neden tartışmaya açık olduğunu açıklıyor. Booth, tarihçilerin entelektüel olarak tarafsız olmaları beklenirken, bunun imkânsız olduğunu savunuyor.

Ancak “Ön yargıyla mücadele etmek zordur, örneğin geleneksel tarihin kadınların yaşamlarının ayrıntılarına karşı ön yargısı, nesnel gerçeğe daha yakın bir yaklaşım dışındadır.” diyor (85). Tarihsel çalışma, ataerkil ideallerine o kadar yerleşmiştir ki kadınların özgün deneyimlerine karşı ön yargılıdır. Tarih üzerine bir feminist bakış açısı tarafsız olduğu için değil, “onlarınkinden daha az çarpıtılmış olduğu için geçerlidir; feminist tarih daha fazlasını içerir – en azından çoğu feminist bilim için söylenmemiş neden budur” (85). Woolf ve Eliot’ın ilgili romanları feminist tarihin kapsayıcılığını kanıtlar çünkü ortak yaşama odaklanırlar. Bundan dolayı onların eserleri, özü itibariyle siyasi açıdan ataerkil tarihlerden daha güçlüdür çünkü bize kadınların büyük ölçüde görünmez yaşamları hakkında daha fazla bilgi verir.

Hem Eliot hem de Woolf’un çalışmaları ataerkil tarih yazımı sırasında silinmiş olan ne varsa ortaya çıkarmak için gündelik olayların ve içsel öznelliğin önemine dikkat çekiyor.

Eliot ve Woolf’un eserlerinin tarihsel bir ağırlığı olmadığı ileri sürülebilir çünkü kurgu ve tarih ayrı türlerdir. Fakat, romanın neden bu hiyerarşiye meydan okuyan tarihi bir eser olarak hizmet edebildiğini ve hizmet etmesi gerektiğini anlamak için tarihsel yazının arkasındaki ataerkil iktidar yapısı dikkate alınmalıdır. Tarih, büyük ölçüde, geleneksel olarak kadınların tarih yazmasına izin vermediğinden kadınların hikayelerini kapsamaz. Kadınlar da kendi deneyimlerinin önemine dikkat çekmek için başka yollar aramak zorunda kaldılar.

Kendine Ait Bir Oda adlı kitabında Woolf, kültürel olarak uygulanan sınırlamalara rağmen kadınların deneyimlerinin derinliğini ifade etmenin yollarını bulmaları gerektiği gerçeğini (ve bulmuş olduklarını) vurguluyor: “Kadınlar yıllarca kapalı kapılar ardında yaşadı ve bunca geçen zamanda, kadınların yaratıcı gücü duvarların içine işledi ve bu da aslında, tuğla ve harç kapasitesini öyle fazla doldurdu ki, kadınlar kendilerini kalemlere, fırçalara ve politikaya adamak zorunda hissetti.” Roman türü, (ve bu bile, George Eliot’ın erkek takma adıyla kanıtlandığı üzere, kadınların kazanması için zorlu bir savaş olmuştur) geleneksel olarak kadınlar için “kurgu dışı” yazı türlerinden daha kabul edilebilir olmuştur. Sonuç olarak, gündelik olayların ve içsel öznelliğin önemine dikkat çeken Eliot ve Woolf’un eserleri, ataerkil tarih yazımı sırasında silinen ne varsa ortaya çıkarıyor. 

Elbette, Woolf ve Eliot’ın çalışmaları kadınların kişisel yaşamlarının politik gücünü ortaya çıkarmaya hizmet ettiğinden, kadın karakterleri etik motivasyonlu kahramanlar olarak okunuyor. Konuyla ilgili analizinde James Sloan Allen, Clarissa’yı Eliot’ın Middlemarch’taki Dorothea Brooke’una benzetiyor ve Eliot’ın romandaki son sözlerinden alıntı yapıyor ve bunun iki karaktere de uyduğunu söylüyor: “Dünyanın büyüyen iyiliği kısmen tarihi olmayan eylemlere bağlıdır; sizin ve benim için çok kötü olmayan şeylerin yarısı, sadık bir şekilde gizli bir hayat yaşayan ve ziyaret edilmemiş mezarlarda dinlenen sayımızın yarısıdır” (589). Burada Allen, Booth’un hem Woolf hem de Eliot’ın kadınların gizli yaşamının – tarih tarafından görmezden gelinen – önemini ortaya koyduğu argümanını tekrarlıyor. Ancak Allen’ın argümanı, kadınların “önemsiz” kaygılarına verilen değeri kökten sorgulamakla birlikte, nihayetinde daha dar bir odağa sahiptir. Clarissa’nın önemli sosyal rolünün kanıtı olarak partilere odaklanmasını (“tarih dışı bir eylem”) savunuyor. Allen, Clarissaénın romandaki erkek meslektaşları gibi, Clarissa’daki bu davranışı eleştirmenlerin kınadığını söylüyor. Romanın etrafında döndüğü aralıksız parti planlaması konusunda Bay Dalloway, “Clarissa’nın partilerini bu kadar önemsemesi çok tuhaf bir şeydi.” (119) diyor. Clarissa’nın eski sevgilisi Peter Walsh’da alay ediyor: “Ah! Bu partiler,” diye düşündü. “Clarissa’nın partileri. Neden bu partileri veriyor? Nasıl da boşa harcıyor zamanı.” diye devam etti. “Öğle yemeği, akşam yemeği ve asla bitmeyen partiler” (48). Ataerkil iktidar yapıları burada çok belirgindir. Richard Dalloway ve Peter Walsh, nispeten yüksek sosyal statüye sahip güçlü insanlardır ve bu nedenle tarih yazmaktan sorumlu partinin üyeleridirler. Dolayısıyla, Clarissa’nın parti planlamasını anlamsız ve önemsiz bulmaları mantıklı geliyor.

Iraj Montashery, “Virginia Woolf’un Bayan Dalloway’inde Öznelliğin İnşası İçin Multidisipliner Bir Yaklaşım” (A Multidisciplinary Approach for the Construction of Subjectivity in Virginia Woolf’s Mrs. Dalloway) adlı çalışmasında, Clarissa’nın parti düzenleyerek kazandığı siyasi güce odaklanıyor. Clarissa’nın partilerinin, onu çevreleyen gerçek hayattaki siyasi yapının bir küçük evreni olduğunu savunuyor:

“Onun partisindeki her elementin altında yatan bir siyasi okuma ve siyasi önem var. Aksi halde, başbakanın partiye katılması tuhaf olurdu. … Diğer karakterler de bu görüşü destekliyor: Richard Dalloway başarılı bir siyasetçi. Peter Walsh, (Hintli) sömürgeci bir yönetici. … Sir William Bradshaw, sadece mesleğinin ona verdiği, insanları manipüle etme gücüne, başkalarının hayatına girme ve müdahale etme gücüne sahip olan, hırslı ve bencil bir psikiyatristtir” (294).

Clarissa’nın partilere ev sahipliği yapma kaygısına yöneltilen eleştirilere rağmen, partilerinin insancıl motivasyona sahip ve siyasi olarak önemli olduğu açıktır. Allen, Clarissa’nın meyilli olduğu kırılganlığa ve trajedi duygularına dikkat çekerek bize onun “bir gün bile yaşamasını çok çok tehlikeli” bulan bir kişi olduğunu hatırlatır (592). Buna rağmen, Clarissa günlük deneyiminden zevk alıyor: “İstediği şey basit bir hayattı. Yüksek sesle, hayata karşı konuşarak ‘Bu benim yaptığım şey’ dedi” (592). Booth ve Sloan’ın argümanlarına dayanarak Clarissa’nın sahip olduğu motivasyonun sadece kendine hizmet eden ve anlamsız olmadığı sonucunu çıkarabiliriz. Clarissa’nın hayatından aldığı keyfi, partilerine yansıtması hem etik hem de politik olarak daha önemli bir şeye işaret ediyor. Allen, romandan şu alıntıyı aktararak Clarissa’nın insanları bir araya getirme arzusuna odaklanıyor: “İşte Güney Kensington’daki falanca, Bayswater’dan biri ve Mayfair’den başka biri diyelim. Ve sürekli olarak onların varoluşunu hissetti ve ne kadar boş olduğunu hissetti; … Keşke bir araya getirilebilseler diye düşündü ve onları bir araya getirdi.” (592). Clarissa, insanlığın dağılmış halde olduğu ve bir araya getirilmenin fayda sağlayabileceği hissine sahip, bu yüzden bunu partileriyle yapmayı başarıyor. Ataerkilliğin üyeleri (hem romanda hem de gerçek dünyada), parti planlamanın ataerkil üyeler tarafından anlamsız bir kadın etkinliği olarak düşünülebilmesine rağmen, Clarissa’nın güdüleri bunun aslında insani bir çaba olduğunu kanıtlıyor.

Bir kadın olarak Clarissa’nın ataerkil toplumdaki yeri tipik olarak siyasi açıdan güçlü görülmedi. Fakat Clarissa partileriyle birlikte bu eksikliği tamamlıyor. Yalnızca “dağılmış insan topluluğunu” bir araya getirerek durumu dikkatli bir şekilde düzenlemekle değil, aynı zamanda siyasi açıdan önemli kişilerin bir araya gelmesini düzenlemekle de önemli bir figürdür. Montashery’nin yazdığı gibi: “Clarissa, partideki güç ilişkilerini çok iyi gösteriyor. Güç her zaman erkek ve erkekliğe sıkı sıkıya bağlı olsa da burada dengeyi bu siyasi partideki en güçlü figür olarak kendi lehine çeviren Clarissa’dır” (294). Ataerkilliğin kadınlığı anlamsız olarak gördüğü bir eylemde, Clarissa aslında kendi siyasi gücünü kuruyor. Bu eylem, bir bütün olarak kadın deneyimlerinin gücü için bir argüman ileri sürüyor.

Woolf’un kendi öznel deneyimleri de işinin özgünlüğünü şekillendirmeye hizmet etti. 1923 günlüğünde yazdığı gibi, “Bir dereceye kadar isteyerek gerçekliği ve onun avamlığını onaylamıyorum. Fakat daha ileriye gitmek için asıl gerçekliği aktarma gücüne sahip miyim? Yoksa kendim hakkında denemeler mi yazıyorum?” (Cox, 106). Woolf, dış gerçekliği reddedişinin “asıl bir gerçekliğe” ulaşmasına izin vermediğinden, onun yerine kendi öznelliğini enjekte etmesine neden olduğundan endişelenir. Ancak, daha sonra tartışılacağı gibi, Eliot’ı yaptığı için övdüğü şey tam olarak buydu. Woolf kendi deneyimlerini karakterlerine yansıtırsa, Eliot’ın yaptığı gibi benzer bir etkiye sahip olur, otobiyografik yazının ötesine geçer ve karmaşık karakterler yaratarak kendi öznelliğini genişletmesine izin verir. Woolf sadece kendisi hakkında yazmaz. Kendi deneyimlerini, onları özgün kılacak şekilde karakterlerinin deneyimlerine dönüştürüyor.

Woolf ve Clarissa Dalloway arasındaki benzerlikler, Woolf’un kendi deneyimlerini kullanmasının otobiyografik yazıyı nasıl aştığını göstermektedir. Woolf hem annesinin hem de kız kardeşinin ölümünü gördü. Hayatının büyük bir bölümünde depresyonla ve ruh hali değişimleriyle mücadele etmeye devam etti. Birkaç kez tedavi gördü ve yetişkinlik hayatının çoğunda çalışmaya devam etti, ancak sonunda bu savaşı kaybetti ve intihar etti. Clarissa, kendi kız kardeşinin ölümüne şahit oldu ve trajik olay hakkında şu yorumu yaptı:

“Bu zalimler, Tanrılar, bildiğini okuyamazlar – onun görüşü, insan hayatını incitme, engelleme ve bozma fırsatını asla kaçırmayan Tanrıların, yine de bir hanımefendi gibi davrandıysanız, ciddiye alınacağı yönündeydi. Bu aşama, doğrudan Sylvia’nın ölümünden sonra geldi – o korkunç olay. Kendi kız kardeşinin düşen bir ağaç tarafından öldürüldüğünü görmek … gözlerinin önünde… birini üzmek için yeterliydi. Daha sonra o kadar pozitif değildi; belki de hiçbir tanrı olmadığını, suçlayacak kimsenin olmadığını düşündü ve böylece iyilik uğruna iyilik yapma dini olan ateistliği geliştirdi.” (62).

Clarissa’nın kız kardeşinin ölümüne tepkisi, Woolf’un kendi travma deneyimini yansıtıyor. Olaydan dolayı dünyadan nefret eder ama yine de amaca yönelik bir hayat yaşamayı seçer. Woolf, aşılmaz travma ve hastalıktan mustaripti, ancak yine de hayatının büyük bir bölümünde etik açıdan amaca yönelik literatür yaratmaya çalıştı. Hikayeleri farklı bitsede, ikisi de sıkıntılarla, kendilerine bir amaç yaratmaya çalışarak yüzleşti. 

Clarissa ve Woolf arasındaki farklar, Woolf’un görünür kılınması gereken kadın deneyimlerinin çok yönlülüğünü nasıl tartıştığını daha iyi anlamak için temel bir bileşendir. Clarissa’nın özellikle entelektüel uğraşlarla ilgilenmediğini biliyoruz: “Hiçbir şey bilmiyordu; dil bilmiyordu, tarih bilmiyordu; yataktaki kitap okumaları dışında neredeyse hiç kitap okumuyor…” (8) Ve tartışıldığı gibi, Clarissa etik olarak motive edilmiş bir karakter olmasına rağmen, etik eylemlerinin çıkış noktası sosyalliktir. Öte yandan Woolf, böylesi bir sosyetik yaşam tarzını; yazı, feminizm ve son derece entelektüel Bloomsbury Group üyeliği gibi uğraşlar lehine reddetti. Woolf, bizden tipik olarak önemsiz bir varoluş olarak kabul edilecek bir şeye öncülük eden ve karakterin etik ve feminist motivasyonlarını vurgulayan Clarissa’ya sempati duymamızı isteyerek derin bir açıklama yapar. Etik eylemin çok çeşitli bağlamlarda gerçekleşebileceğini savunuyor; sadece kendisi için seçtiği hiper-entelektüel kaynaklar aracılığıyla değil. Bu, Woolf’un kadınların yaşadığı deneyimler yelpazesinin tümünün önemli olduğunu ve görünür kılınması gerektiğini açıkça ortaya koyduğu başka bir yoldur.

Woolf ayrıca, “Karakterler yalnızca görüntülerden ibarettir; ne pahasına olursa olsun kişilikten kaçınılmalıdır.” (107) şeklinde yazıyor. Cox, Bayan Dalloway’i yazarken Woolf’un önce Clarissa’nın partisi (romanın son sahnesi) için diyaloğu hazırladığını ve ardından hangi karakterlerin hangi satırları söyleyeceğini belirlediğini açıklayarak bununla ilgili daha fazla kanıt sağlar. Bu yüzden, karakterlerini Eliot gibi insanların yaptığı gibi dikkatlice işlemek yerine, Woolf onları “zihnin doğası ve gerçeklikle ilişkisi hakkındaki görüşler” olarak kullanır (Cox, 107). Bu şekilde Woolf’un karakterleri, dışarıdan gerçeklik olarak sunulan şeye (Aristotelesçi olay örgüsü yapısı gibi etkilenimler dahil) karşı geri çekilir ve daha öznel gerçeklik tarzlarını savunur.

Karakterlerini kişilikler yerine görüşler olarak yazan Woolf, romanda kendi öznelliğini aşılamak için cinsiyet sınırlarını aşma özgürlüğüne sahiptir. Bu, özellikle savaş sırasında yaşadığı keder ve travmanın bir sonucu olarak romanı boyunca kendi zihinsel ve duygusal istikrarıyla mücadele eden, şok geçiren bir savaş gazisi olan Septimus Smith karakterinde belirgindir. Sonunda intihar eder. Shalom Rachman, Septimus’un anlatıdaki rolü hakkında şu bilgileri veriyor:

Virginia Woolf’un kendisi tarafından yapılan bir açıklamadan Bayan Dalloway için orijinal planda Septimus’a yer olmadığını ve Clarissa’nın sonunda intihar etmeyi planladığını biliyoruz. Daha sonra Septimus’un hikayesi tanıtıldı ve Clarissa’nın ikizi olarak intihar eden odur. Açıkçası Virginia Woolf, Septimus’u Clarissa’nın davasını güçlendirmek, kendi hayatının derinliklerine gömülü bir şeyi yüzeye çıkarmak için onun davasını açıklama adına çok fazla bir şey tanıtmadı (5).

Açıktır ki Septimus’un Clarissa’nın ikizi gibi davranması, Woolf’un öznel deneyimi ile Clarissa’nın deneyimi arasındaki boşlukları doldurur. Woolf’un Clarissa’da görmediğimiz önemli kısımlarını Septimus’ta görüyoruz. Ama Woolf bu rol için neden Septimus’u seçiyor? Clarissa’nın hikayesinin Woolf’un kendi hayatını tam olarak yansıtmasına ve intiharla sonuçlanmasına neden izin vermeyelim? Nedeni, muhtemelen Woolf’un roman aracılığıyla toplumsal cinsiyet hakkında yaptığı tartışmalarla ilgilidir. Clarissa, bir evcimenlik aleminde faaliyet gösteren bir sosyetiktir. Eylemleri politik olarak güçlü olabilir, ancak yüzey seviyesinde sosyal olarak kabul edilebilir görünen bir rol içinde hareket ettiği için sessiz bir şekilde güçlüdür. Sonuç olarak, Clarissa’nın duygusal olarak savunmasız olması en azından biraz kabul edilebilir. Diğer bir yandan, Septimus ise maskülinite dünyasında görev yapan eski bir askerdir. Savaşta tarifsiz bir trajedi gördü, ancak bu tür kederi idare etme beklentileri, Clarissa’ya atananlardan oldukça farklı. Susan Bennett Smith, cinsiyete dayalı bu farklılıkları şu şekilde dile getirir:

Doppelganger temasını yorumlamanın yollarından biri, Septimus ve Clarissa’yı yas tutanlar olarak görmektir… Bu açıdan Clarissa, aklı başında bir yas tutmayı temsil ederken, Septimus’un yası patolojiktir… Septimus, Büyük Savaş’ta aşırı metaneti içselleştirdiği için, kederini kendi içinde yaşadı. Erkekler, özellikle askerler ağlamaz…. Septimus’un kendi çıkış yolu intihardır.

O halde Septimus’un karakteri, Woolf’un kendi cinsiyet çokluğunun bir sonucu olarak öznel deneyimlerine erişmemizi sağlar. Gazinin talep ettiği metanet, bir kadın yazar olarak Woolf’a dayatılan kurallar kadar kendi açısından sınırlayıcıdır. Daha önce de tartışıldığı gibi, Woolf zamanının çoğunu entelektüel arayışlara harcadı, bu da kendi zamanında daha çok erkeksi bir ilgi olarak sonrasında ise kadınsı bir ilgi olarak ilişkilendirildi. Sonuç olarak, Woolf’un deneyimleri muhtemelen Septimus’unkileri yansıttı. Entelektüel topluluğun bir katılımcısı olarak, duygusal zayıflıklarının güvenilirliğini baltaladığını düşünmüş olabilir. Septimus gibi, onun çıkış yolu intihardı. Bu, herhangi bir faktörün Woolf’un intihar etmesine neden olduğu varsayımı değildir. Bunun yerine, Woolf’un kendi öznelliğinin ve cinsiyetlendirilmiş deneyimlerinin nüanslarını karakterlerinin ilgili öznellikleri aracılığıyla nasıl ifade ettiğini anlamanın bir yoludur.

Woolf gibi Eliot’ta yarattığı anlatıları iletmek için kendi öznelliğini kullanır. Woolf, Eliot’ın çalışmasıyla ilgili olarak şunları yazar: “Adam Bede’de Dinah’da [Eliot’ın] bir ipucu vardır. Kıyıdaki Değirmen kendini Maggie’de çok daha açık ve eksiksiz gösteriyor… Kişisel bakış açısıyla gittikçe daha çok şey yazdı, ama bunu gençlerin tereddütsüz terk edilmesine rağmen yaptı”(4). Başka bir deyişle, Eliot karakterlerine kendini aşıladığında, bu kişisel yazıdan daha fazlasıdır. Eliot, bir günlüğün veya anının etkisini yaratmaktan ziyade, karakterleri ve anlatıları işlerken dikkatli davranır. Etki şu şekildedir: “İnsan doğasının ana unsurlarının büyük bir kısmını kavrayarak, onları hoşgörülü ve sağlıklı bir anlayışla gevşek bir şekilde gruplandırır… Figürlerini sadece taze ve özgür tutmakla kalmayıp, onlara kahkahalarımız ve gözyaşlarımız üzerinde beklenmedik bir sahiplik vermiştir.” (Woolf, 3). Dolayısıyla Eliot’ın karakterlerinin öznel deneyimleri yalnızca kendi gerçekliklerini şekillendirmekle kalmaz, aynı zamanda Eliot’ın öznel deneyimlerinden oluşan yaşanmış bir gerçekliği de yansıtır.

Bu gözlem önemlidir çünkü okuyuculara kurgunun sadece kurgusal olmadığını göstermektedir. Eliot’ın karakterleri çok iyi hazırlanmıştır ve okuyucunun sempatisini anımsatır çünkü büyük ölçüde onlara kendi öznelliğini enjekte etmiştir; bu da onların sadece hikayeler olarak değil, insan deneyiminin eserleri olarak işledikleri anlamına gelir. Eliot’ın metinlerinin bu şekilde okunmasının daha geniş toplumsal sonuçları daha sonra tartışılacaktır. Burada dikkat edilmesi gereken şey, Eliot’ın karakterlerine kendisini yansıtmasının otobiyografinin ötesine geçtiği ve bize gerçeğin ancak Eliot’ın kendi hayatından ve karakterlerine kopyaladığı gibi özel deneyimler yoluyla yaratılabileceğini bildirmesidir.

Dahası, Eliot’ın yaşamı hakkında bildiklerimiz, bilgi olarak şekillendiren malzeme olarak deneyime nasıl ve neden inandığına dair bize önemli bir fikir veriyor. Örneğin Eliot’yu böyle düşünmeye iten şey Hristiyan inancını terk etmesiydi. Eliot, anlam ya da hakikati bulacak bir tanrının olmadığı sonucuna varınca, ortak yaşama yapılan bir vurgu, boşluğu doldurmuş gibi görünüyordu: “[Karakterleri] arasında daha yüksek davranış biçimi arayışı alakasız görünüyor; hayattan haz almaları başlı başına bir çözümdür” (Cox, 16). Eliot’ın günlük varoluşa yaptığı vurgu, bireyin kendi deneyimlerinden daha büyük bir şey olmadığı ideolojisini ortaya koymaktadır. Bize gerçek hakikati veya yanıtları veren hiçbir dış güç yoktur, bu yüzden ahlaki ve etik anlayış geliştirmek için kendi deneyimlerimizi anlamlandırmalıyız. Cox ayrıca Eliot’ın kendi çalışmasında görünür olan, din ile kişisel mücadelesinin dilbilimsel kanıtına da dikkat çekiyor: “İnsan deneyimlerini anlatmak için dini terimleri kullanıyor ve böylece onlara ebedi kahramanlık nitelikleri verir. Buna iyi bir örnek olarak Esther’in [Felix Holt’ta] Felix ile evlenmeyi seçmesi gösterilebilir:

“Yaşama birliği veren ve anıyı, tüm kutsal emanetler ve tüm adakların, ibadet ve minnettarlık sevincinin, tek bir din tarafından kutsal kılınan kesintisiz bir tarih olduğu bir tapınak haline getiren seçim, ancak zamanımızın tazeliğinde mümkündür.” (273-4).

George Eliot, insan eylemine saygınlık kazandırmak için bu tür dini dili defalarca kullanıyor” (23). Dini dili kullanması, tanrıların yerini öznel deneyimlerle değiştirir. Bazıları, öznellikten daha büyük bir şey yoksa, dini dile hiç gerek olmadığını iddia edebilir, ancak Eliot’ın dili, gerçeği şekillendiren dış güçlerin paradigmasını kırmanın bir yolu olarak hareket eder ve yerine öznelliği koyar. Eliot’ın dili yalnızca insan eyleminin haysiyetini vurgulamakla kalmaz, aynı zamanda Eliot’ı hakikat arayışında başarısızlığa uğratan dinin yerini alacak insan deneyimini kurar. Eliot, “seçim… hayata birliği verir” dediğinde, deneyimlerimizin bizi insan olarak bir arada tutan şey olduğunu söylüyor. Bunu yapan hiçbir dış güç yoktur ve bu nedenle Eliot’ın bizi kutsallaştırdığını iddia ettiği “tek din” basitçe insan deneyimi, yani öznel bilinçlerin kolektifidir. Eliot’ın bu tür teolojik dil kullanması yalnızca kendi Hıristiyan geçmişini açığa çıkarmakla kalmaz, aynı zamanda bu inancı terk ettikten sonra kendisi için hem ruhen önemli hem de kritik olarak önemli hale gelen şeyi ortaya çıkarır. Eliot, tanrıya olan inancını insan deneyimine sadık bir inançla değiştirmiş gibi görünüyor. Öznelliğe olan bu dini bağlılık, yazısında sadece dilsel anlamda değil, karakterleri için kendi algılarında bulabileceklerinden başka bir gerçek olmadığı da açıktır. 

Eliot’ın öznel olanın gerçeği şekillendiren doğasını ortaya çıkarmak için kullandığı yöntemlerden bazıları alışılmadık ve hatta olağan dışıdır. Eleştirmenler bununla mücadele etmişlerdir ve sonuç olarak bazı karakterlerini “güvenilmez” veya inanılmaz olarak etiketlemişlerdir. Örneğin, Eliot’ın Düşürülen Maske romanında ana karakter Latimer, bir tür “çifte bilinç” yaşar. Algıladığı ve görselleştirdiği şey ile çevresindeki somut fiziksel dünya arasında bir eşitsizlik vardır. Pek çok eleştirmen, Eliot’ın diğer eserlerinde bulunan, müşterek gerçekleri bulma arzusu ve doğaüstü temaları nedeniyle romanla mücadele etti. Bununla birlikte, burada Latimer’ın hâlâ öznelliğinin gerçeği şekillendiren bir karakter olduğunu iddia ediyorum. Bu Eliot’ın en sansasyonel ve gerçekçi olmayan çalışması olmasına rağmen, yine de özel hayatın önemini vurguluyor. Aslında Latimer’ın çifte bilinci, özel hayatın karmaşık bir şekilde de olsa ilerici bir şekilde nasıl işlediğini gösteriyor. Herbert Spencer, bu zihin durumunun “sosyal evrim için gerekli bir ‘anlayış’ olduğunu, ancak kısıtlayıcı bir irade tarafından düzenlenmediği her yerde histerinin ruhsal, kendinden geçmiş veya vizyoner tutku karakteristiğine çok kolay bir şekilde kayabileceğini söyledi” (Wood, 165). Latimer, çifte bilinç yaşarken kendi zihinsel sağlığı hakkında endişelenir, ancak okuyucular için bu ruh halinin hakikatle ilgili çok daha önemli çıkarımları olduğu açıktır. Okuyucular bunu Latimer’ın Bertha’ya ilişkin iki algısında görebilir: Biri somut deneyimlerle kazanılır, diğeri ise içsel ve durugörü ile gelişir.

“Sözlerini ve bakışlarını izlediğim, dokunuşu mutluluk veren narin kız Bertha’nın arkasında sürekli olarak Bertha’nın daha dolgun vücudu, daha keskin gözleri, daha sert ağzı – kısır bencil ruhu çıplak bırakılmış olarak duruyordu; artık büyüleyici bir sır değil, ölçülü bir gerçek, kendini sürekli olarak isteksiz görüşüme çağırıyor. Bana sevgini veremiyor musun – bunu okuyan sen? İçimde işleyen bu çifte bilincin, sularının asla karışmadığı ve ortak bir renk tonuna harmanlanmayan iki paralel akarsu gibi aktığını hayal edemiyor musunuz?” (21).

Latimer, Bertha’nın somut algısı ile zihninde somutlaşanın arasındaki eşitsizlik yüzünden acı çekse de bu çifte bilinç, öznelliğinin gerçeği şekillendirmedeki rolünü açığa çıkarır. Latimer’ın önünde duran Bertha ince ve çekici, ancak Latimer’ın bilinci onun gerçek bencil ve katı formunu ortaya koyuyor – hem yüreğinde çirkin olması hem de sonunda bunu yansıtan fiziksel bir forma dönüşmesi anlamında. Latimer bu iki algıyı uzlaştırmakta güçlük çekiyor, ancak çift bilincinin öznelliğini gerçek olarak ortaya çıkardığını biliyoruz. Sonuç olarak, Bertha’nın dış görünüşü ile Latimer’ın ona ilişkin daha doğru içsel algısı arasındaki eşitsizlik, dış deneyimin güvenilmezliğini göstermektedir.

Düşürülen Maske’de eleştirmenlerin Latimer’ın öznelliğini ve Eliot’ın romanının doğruluğunu sorguladıkları bir başka yer de doğaüstü ve tuhaf kan nakli sahnesidir. Terry Eagleton, bu sahneyi şu yorumla karşı karşıya getiriyor: “Kan nakli olayı, alaycı bir melodram parçası, grotesk ve inatçı bir kusur, bir kurgu… İnanamıyoruz ama yine de inanmak zorundayız, çünkü bu ‘gerçekçi’ bir masal ve Latimer bir gözlemci olarak söylediği neyse odur.” (Flint, 462). Kate Flint, Eagleton’ın buradaki düşüncelerindeki az gelişmişliğe dikkat çekiyor:

“Eagleton, burada üzerinde düşünecek gerçekçi kurgunun teorik sorunundan daha azına sahip olmadığımızı öne sürerek bu sorundan sıyrılıyor: Latimer’ın yazdıklarının ‘gerçek’ olduğunu nereden biliyoruz… durum, tüm anlatı kurgularının bir anlatı işlevi görmesi için bir dereceye kadar “bilmiyormuş gibi davranması gerektiği gerçeğine yönelik bir paradigma mı?” (462).

Ayrıca Eagleton, kan naklinin bir dış deneyim olarak güvenilirliği ile ilgilenmektedir; aksi takdirde melodramatik ve hayali doğasına işaret etmezdi. Eliot’ın gerçeği neyin yarattığına ilişkin argümanını kaçırıyor gibi görünüyor. Eliot’ın hakikat arayışı iç deneyime bağlı olduğundan, okuyucudan dış deneyime bir tepki olarak öznel olanın doğruluğuna odaklanmasını istediği açıktır. Bu nedenle, kan nakli sahnesinin fantastik niteliklerine odaklanmak sonuçsuzdur. Okuyucular bunun yerine sahnenin Latimer’ın iç karışıklıkları üzerindeki etkisini incelemelidir – Bertha’nın ölümcül niyetinin açığa çıkması Latimer’ın çifte bilincinin kendisi hakkında şüphelere yol açtığını doğruluyor. Bu, Latimer’ın düşüncesinde, dış deneyimlerine karşı doğruluğunu kanıtlayan bir inanılırlığa işaret ediyor.

Bazıları, Eliot’ın bir erkek anlatıcı kullanmasının, kadın tarihlerinin açığa çıkarılmasına ve romanı tarihi eser olarak yazılmasına yardımcı olup olmadığını sorgulayabilir. Latimer bir erkek olmasına rağmen, erkeklik kalıbına uymasını engelleyen ve daha sonra kadınların tarihsel olarak maruz kaldığı aynı dışlanma ile yüzleşmesine neden olan özelliklere sahiptir. Romanın başlarında Latimer, özellikle çocukluk döneminde her zaman hassas ve utangaç olduğunu ortaya koyar. Gençken vefat eden annesiyle her zaman yakından özdeşleştiğini söylüyor. “Kadınsı” özellikleri, babası ve erkek kardeşiyle keskin bir tezat oluşturuyordu:

[Babam] kararlı, boyun eğmeyen, son derece düzenli bir adamdı… her zaman kendileri gibi olan, havadan etkilenmeyen ne melankoli ne de ruhları bilen insanlardan biriydi. Ona büyük bir hayranlıkla baktım ve onun huzurunda diğer zamanlara göre daha çekingen ve duyarlı göründüm; belki de bu, Eton’da uzun boylu bir genç olan ağabeyim için razı olduğu kuralcı plandan farklı bir planla beni eğitme niyetinde onu doğrulamasına yardımcı olan bir durumdu (4).

Latimer’ın hassasiyeti yalnızca ailenin meşhur kara koyunu olmasına neden olmakla kalmaz, aynı zamanda zihinsel istikrarı hakkında şüphe uyandırır. Aslında, babası, Latimer’ın “eksikliklerini” bulmak için bir frenolojist (Bay Letherall) tutar ve Latimer’ı hüsrana uğratan Bay Letherall, eksiklikleri bulur.

O halde Latimer’ın güvenilirliği ve istikrarı, o çifte bilinç yaşamadan önce sorgulanır. Bu, sahip olduğu “kadınsı” özelliklerin bir sonucu olarak gerçekleşir. Latimer’ın cinsiyeti biyolojik cinsiyeti aracılığıyla değil, etkileşimleri ve duygusal özellikleri aracılığıyla gerçekleştirilir. Bu Kathy Mezei’nin Ambiguous Discourse: Feminist Narratology and British Women Writers adlı çalışmasındaki argümanlarını yansıtıyor. Judith Butler’ın cinsiyetin biyolojik cinsiyetten tamamen ayrı olduğu argümanlarından yola çıkan Mezei, “Bir anlatıcı cinsiyet işaretli söylem özellikleri sergileyebilse de karakterler ve odaklayıcılardan farklı olarak anlatıcılarda cinsiyet nadiren somutlaşır ve söyleme dayalı kalır” (71).

Latimer’ın anlatıcı rolü bize, yalnızca gerçeğin yaratıcıları olarak hareket etmekle kalmayıp aynı zamanda cinsiyet kimliğine dair iç görü sağlayan öznel deneyimlere doğrudan erişim sağlar. Duyarlılığı, etrafındakilerin (paradigmaları ataerkil ideallere sıkı sıkıya bağlı olan) onda “yanlış” bir şeyler olduğuna inanmalarına neden olur. Sonuç olarak okuyucu, Latimer’ın bir erkek karakter olmasına rağmen, yine de kadınlığı ve toplumun kınamasını temsil ettiği sonucuna varabilir. Kısaca Latimer, ataerkilliğin antitezidir. Eliot nihayetinde Latimer’ın öznelliğini romanda gerçeğin tek yaratıcısı olarak yazdığından, Booth’un dikkat çektiği şeyi açığa çıkarıyor: Ataerkil ideallere uymayanların deneyimlerinin aslında büyük bir önem ve özgünlük taşıdığı. Bu, tarihi eserler olarak roman yazarak iletilen feminist siyasi gündemin, kadınların deneyimlerini aştığı ve ön yargılı ataerkil tarih yazarları tarafından dışlanmış olan herkesi kapsadığı anlamına gelir.

Woolf, gerçeğin yaratıcısı olarak bireysel deneyimi kullanır ve romanları, sadece kurgu olmaktan çok insan deneyiminin eserleri olarak okunmalıdır.

Virginia Woolf, daha az dine bağlı bir şekilde de olsa günlük, özel deneyimin de şampiyonudur. Cox, Woolf’un Deniz Feneri eserinde  Bayan Ramsay karakteriyle içsel bir deneyim örneğini aktarır: “Burada, kaşığını indirdiğinde, her şeyin kalbinde yatan hareketsiz yer buradaydı” (105). Cox, Woolf’un burada öznel olanı kullanmasını eleştiriyor ve “Kaşığa yapılan atıf, okuyucunun Bayan Ramsay’den kopuk kalmasına, deneyiminin önemini nitelikli bir deneyimden başka bir şeyle desteklemesi gerekmediğini hissetmesine olanak tanıyor.” (105). Ancak Cox bu sahneyi yanlış değerlendirir. Böylesine sıradan bir deneyime atıfta bulunmanın, o anda Bayan Ramsay’ın düşüncelerinin derinliğine zarar verdiğine inanıyor. Ancak bunun tersi doğrudur. Woolf, sıradan bir dışsal oluşum gibi görünen şeyi derin bir içsel oluşumla yan yana koyuyor ve bu ikisini ayrılmaz kılıyor. Bayan Ramsay seri bir hareketle kaşığı yere koyar ve bunu yaparken de huzur ve anlam bulduğuna karar verir. Bu, Woolf’un gerçeğin yaratıcısı olarak bireysel deneyimi kullandığının ve romanlarının sadece kurgudan ziyade insan deneyiminin eserleri olarak okunması gerektiğinin doğrudan kanıtıdır. Woolf, Eliot gibi sakin bir öznellik örneğine tapınarak bakmayabilir, ancak yine de böylesine sessiz, özel ve duygusal bir deneyimin gerçekliği ve anlamı yaratma şeklini açığa çıkarma konusunda uzman olduğu açıktır.

Woolf’un anlatı yapısını ele alış biçimi aynı zamanda yaşanılmış deneyimi gerçekliği şekillendirmenin püf noktası olarak yerleştirir. Cox bundan, Woolf’un çalışmalarında Aristotelesçi komplo yapısının eksikliğini eleştiren M.C. Bradbrook’tan alıntı yaparken bahseder. Woolf’un romanları bir başlangıç, orta (krizin gelişimi) ve son (çözüm) içermez çünkü Bradbrook’un iddia ettiği gibi:

“İnsanların mutluluğa ya da sefalete doğru ilerlediğine dair kesin bir inancı yok, çünkü bunların nerede bulunacağından emin değil. Bu dramatik gelişim eksikliğinden dolayı, karakterleri tıpkı boşluktaki hisler gibi kişiliksizleşir. Yeni deneyimlerle temasa geçtiklerinde onların değiştiğini ve geliştiğini görmüyoruz. Karakterin kesin tanımı yerine, sadece ruh halimiz ve hayal gücümüz var” (105-106).

Bradbrook böylesine belirsiz bir anlatı stratejisini eleştirirken, Woolf’un yazılarının kaotik doğası, onu gerçek hayattaki bireysel deneyimin parlak bir yansıması yapan şeydir. Her insan bazen mutluluğa doğru ilerler, bazen sefalete doğru ilerler bazen de o yelpazenin ortasına düşer veya kendisini aynı anda birden fazla duygusal yerde bulur. Aristotelesçi olay örgüsü yapısının doğrusal yolunu takip etmektense, yaşanan deneyimin seyri aslında oldukça çalkantılıdır. Aristotelesçi olay örgüsü yapısının kullanılması, gerçekliğin duygu ve anlatı eyleminin doğrusal ilerlemesine göre dışarıdan tanımlandığını gösterir. Woolf’un böyle bir doğrusallıktan kaçınması, onun için anlamın, yaşanılmış deneyimin kaosu tarafından şekillendirildiğinin kanıtıdır. Bu şekilde, kadınların deneyimlerini daha gerçekçi bir şekilde yakalamasına ve böylelikle tarihi eser işlevi görebilecek edebiyatı yaratmasına olanak tanıyan daha özgün bir yazı biçimi için baskı yapıyor.

Clarissa Dalloway’in karakter gelişimi; Bradbrook’un, Woolf’un karakterlerinin kaotik anlatım biçiminin bir sonucu olarak düz olduğu yönündeki iddiasının da önemli bir reddidir. Roman böyle bir bilinç akışı modelini izlediği için, Clarissa’nın sürekli değişen düşünce ve duygularını ve ardından karakterinin derinliğini görüyoruz. Romanın başında Clarissa hakkında şunu öğreniyoruz: “Kendini çok genç hissediyordu; aynı zamanda ağza alınmayacak kadar yaşlı. Her şeyi bıçak gibi dilimledi; aynı zamanda dışarıdaydı, bakıyordu.” (8) Clarissa’daki bu çokluk anlayışına ancak gün boyunca onun düşüncelerini ve etkileşimlerini takip ederek ulaşırız. Varoluşu, geçmiş ve şimdiki öznel deneyimleri üzerine bir dizi yansıma ve gözlem gibi görünüyor. Bu bakış açılarına bu kadar çok erişebildiğimiz için, Clarissa’nın tüm hayatı romanın geçtiği tek gün boyunca bizim için planlanmış gibi. Clarissa’yı bu kadar gerçekçi bir karakter yapan da budur. Dolayısıyla, Aristotelesçi olmayan bir olay örgüsü yapısının Woolf’un karakterlerinin kişiliksizleşmesine neden olduğunu savunan Bradbrook, Woolf’un karakterlerinde insan çokluğunu ortaya çıkarmasına izin verme şeklini büyük ölçüde gözden kaçırıyor.

Eliot ve Woolf’un romanı tarihi eser olarak ele alması okuyuculara önemli bir ders veriyor. Feminizmin ikinci dalgasından önce, kadınların deneyimleri tarihçiler tarafından neredeyse tamamen göz ardı ediliyordu ve diğer sosyal ve politik alanlarda nadiren tartışılıyordu. Kadınların özel sınıfa düşmesinin onları ikinci sınıf vatandaş olarak kabul edilmelerine ya da hiç önemsenmemelerine neden olduğunu söyleyebiliriz. İkinci dalga feminizm 1960’lara kadar gerçekleşmemiş olsa da Eliot ve Woolf gibi yazarların eserlerinin, kendilerininkini takip eden yüzyılda elde edilecek başarılara bir emsal teşkil ettiğini kabul etmek önemlidir. İkinci dalgaya giden feminist edebiyat, feminist hareketin ilerlemesi için gerekli toplumsal ivmeyi sağlayan kadınlara görünürlük sağladı. Okurlar, bu literatürü kadınların özel hayatlarının önemini ortaya çıkaran tarihi eserler olarak okuyarak ilerlemenin nasıl sağlandığı ve feminist hareket adına sürekli başarı elde etmek için genişletilmesi gereken paradigmalar hakkında fikir edinebilirler.

Yazar: Emily Caliendo

Kaynak: Inquiries Journal

Çeviren: Rabia Asel Atmaca

Düzenleyen: Ebru Çakır 

Leave a comment