Victoria dönemi roman yazarı Margaret Oliphant, karşılaştırma yapılması durumunda ikinci sınıf olarak görüldüğünün farkındaydı; “Kimse adımı George Eliot ile aynı cümlede anmaz bile ve bu gayet adildir.” Ama, diye ekler, “Nasıl hali vakti yerinde bir insan olduğunu düşünmek bana küçük bir teselli veriyor; görüldüğü kadarıyla hayatında hiç sorun yok.” Bayan Oliphant 30 yaşında 3 çocukla ve 1000 sterlin borçla dul kalmıştı ve geçimini kitap yazarak zar zor kazanıyordu. Kendisine kıyasla George Eliot’ın “bir zihin serasında” örfi hukukla evli bohem kocası “bakıcısı ve ibadetçisi” George Henry Lewes’in korumasında lüks bir hayat sürdürdüğünü düşünüyordu.Yaşam mücadelesi vermesine gerek yoktu; 1856’da yazar olduktan sonraki ikinci hayatında sadece dehanın kazanılmamış ödülleriyle yazarlık yapabilirdi.

Bu sadece kısmen doğruydu. George Eliot olan Marian Evans’ın büyük bir trajedi yaşamamış olduğu doğruydu. Ama orantısızca muzdarip olduğu şey iyi yaşamayı başaramamaktı; fazla zeki ve fazla duygusal olan bu kadın kendini çirkin ve egosuna bağlı görüyordu, yetişkin aşkı bulmaktaki başarısızlığı gururunu incitiyordu, büyüdüğü aile yapısı gibi bir aile kurmayı ya da dindar geçmişinin yerine eşit derecede güvenli seküler bir yaşam kurmayı başaramıyordu. 1849’da babası öldüğünde “Babam olmadan bana ne olacak?” diye yazdı; bütün tartışmalarına rağmen “Ahlaki doğamın bir parçasını yitirmişim gibi olacak. Dün gece kabusumda kendimi dünya zevklerine kapılmış ve şeytani bir halde gördüm…” Yaşlı öğretmenler, evli erkekler, arifler ve kadınlarla bir dizi umutsuz derecede acemi gönül ilişkisi kurmuştu. Yıllarca akıl ve duygu, yaşam ve iş, psikoloji ve ahlak, cinsel aşkın ve vicdanın gereksinimleri arasındaki çatışma gibi arzu ettiği ikilileri bir araya getirmekten aciz gibi göründü. Bayan Oliphant haklıydı; George Eliot olan kadın normal bir kadın gibi yaşayamazdı ama Oliphant aynı zamanda yanlıştı; George Eliot, “hayatın deneyleri” dediği bu şeyler için yaşamayı becerememiş olmasını romanlarında kullandı. Maggie Tulliver karakteri üzerinden kendisi hakkında şunları yazmıştı; “Arzu ve ödev arasındaki değişken ilişki sorunu, onu kavrayabilecek hiç kimse için bariz değildir… Bütün kasalara uyacak bir ana anahtarımız yok.”

“Geniş ve güçlü bir algıya sahip herkesin özdeyişlerdeki insanlara karşı içgüdüsel bir antipatisi vardır, çünkü bu insanlar yaşamımızın gizemli karmaşıklığının vecizelerle kapsanamayacağını ve kendimizi bu tür formüllerle sarmamızın artan bir içgörü ve sempatiden doğan ilahi telkin ve ilhamları bastırmak anlamına geleceğini erken yaşta fark eder. Ayrıca özdeyişlerdeki insanlar ahlaki muhakemeleri yalnızca genel kuralların güdümünde olan zihinlerin temsilcileridir; bu kuralların sabretmeye, ayrım gözetmeye, tarafsızlığa tenezzül etmeksizin, uğraşarak edinilmiş bir cazibe öngörüsünden ya da insani olan her şeyle geniş dostane duygular yaratacak kadar canlı ve çarpıcı bir hayattan gelen içgörüye sahip olup olmadıklarından emin olmaya çalışmaksızın kendilerini hazır ve bilindik bir yöntemle adil olana ulaştıracaklarını düşünürler.” (Kıyıdaki Değirmen kitabından alıntıdır.)

İlk hayatında çözemediği meseleler realist bir roman yazarı olduğu ikinci hayatına sirayet etti. Bu hayatında realist roman, hazır kurallar, sistemler ve formüller olmaksızın her şeyin genel ve özelin ilişkisinin yoğun bir bireysel muhasebesine bağlı olduğunu bilen insanların insani ikilemleri için tutucu bir zemin haline geldi. George Eliot’ın birleşme çabası içindeki, iki ya da daha fazla birbirine rakip ve çatışma içinde düşünceyi tek bir akli sözdizimsel ilişki içinde bir arada tutmaya çalışan uzun, ciddi cümlelerinin arkasında yatan sebep budur. Psikolojik romancılığın engin işlevi de hala budur ki bu türü yeniden kuran da George Eliot’ın kendisidir; bu türü özellikle başından beri nasıl yaşanacağını bilmeyenler için, William James’in bir zamanlar insan hissiyatının tarihinde dinin anlamı olarak tanımladığı şeye ihtiyaç duranlar için yeniden kurdu: “Yardım! Yardım! İnsan erdeminin ilk şartı sevecek bir şeyi olmasıdır.” (Janet’s Repentance kitabından alıntıdır.)

Tasvir ettiği geç 19. yüzyıl geride bıraktığımız bir tarih döneminden ibaret değil. Çeşitli anlamlarda kayıp bireyler için psikolojik olarak anlamı dindar bir hayattan seküler bir hayata geçiş alanıdır; pek çok insanın hala tümüyle üstesinden gelemediği, gelemeyeceği ya da gelmeyeceği arada kalmış bir ciddiyet alemidir. Victoria dönemi eleştirmeni John Morley, George Eliot okumanın kazara günah çıkarma kabinine girmek gibi olduğunu söylemişti. Eliot orada, karakterlerinin arasında ve onlarla ilişki içinde gizli düşünce ve ihtiyaçlarınızı, aptallığınızı ve çırpınan ehemmiyetinizi görebilirdi. Kitaplarında insanlardan beklentisini, neredeyse dayanılmaz bir hiper gerçeklik olan sıradan hayatın içinde neredeyse “çimlerin uzamasını ve sincabın nabzını duymak kadar” yüksek tutuyordu. Karakterleri gibi okuyucuları da ahlakın terörü olarak adlandırdığı şeyi ve bunun her şeye rağmen gerekli olduğunu, yargılanma korkusunu ama buna rağmen anlaşılma gereksinimini tanır. “George Eliot” vecizeler kadını olarak değil, sanat üzerindeki radikal deneyleri sayesinde kurgu ve hayatın arasında çalışmanın, kendilerinin içindeyken bile kendilerini aşıp dışarı uzanan kitaplar yazmanın somutlaştığı insan olmuştur.

 

Yazar: Philip Davis

Çevirmen: Umut Devrim Çelik

Kaynak: OUPblog