Gerçekten ses getiren kitapların sevilen sonlarını düşünün: Levin’i ve Anna Karenina’nın sonunda, iyiliği ortaya çıkarışını. Ulysses’de Molly Bloom’un kocası için genç kız tutkusuna dönüşünü– “evet dedim, evet yapacağım, evet” sözünü. Newland Archer’in Masumiyet Çağı’nda (The Age of Innocence) onu da şaşırtan vazgeçiş ve kabullenişini. Gatsby’nin anlamsız, önlenebilir ölümünü. Kapsamlı ya da olay örgüsüne dayalı olmayan bu sonlar temel insani soruları gün yüzüne çıkartıyor. Şu fâni dünyada iyilik, aşk, pişmanlık ve belirsizlik çoğu zaman tam olarak anlaşılamaz ya da fark edilmez; oysa hakikat budur. Bizi kendi doğrularımıza biraz daha yaklaştırabilen şanslı birkaç yazar tarafından enine boyuna düşünülmüştür. Onlar bunu yaparken, biz de kendimizi bulmak için onlara dönüp bakmaya devam ederiz.

Genelde yazarlar da yapar aynısını. Edith Wharton’ın 1925 yılında yayımladığı Masumiyet Çağı; 50 yıl evvelde,1870’lerin New York’unda geçmekte. Aynı yıl F. Scott Fitzgerald, modern romanı Muhteşem Gatsby’i (The Great Gatsby) yayımladı. Bugün, sanatçılar hala içlerinde çağdaş duyarlılıklarımıza hitap eden bir şeyler bularak bu hikayeleri yeniden ele almak ve uyarlamak istiyor. Wharton ve Fitzgerald yaşadıkları zamanda, iki çok farklı kuşağın üyeleriydi. Wharton kesinlikle Bricktop’s civarlarında Zelda ve Paris’teki mürettebatla takılmıyordu. Wharton 63, Fitzgerald 28 yaşındaydı. Her ikisi de aynı bölge, yani New York hakkında yazsa da kitaplar yüzeysel olarak birbirinden farklı dünyalar hakkındaydı. Fakat geçen doksan yıl, yüzeysel farklılıkların diğerlerine nazaran eskimeyecek olduğunu kanıtlayan, modern ruhumuzu ateşleyen bu romanların varlığını hiçbir şekilde unutturamayacağının bir kanıtıdır. Bu romanlar zamanda asılı kalmayı başarmıştır.

Wharton ve Fitzgerald aslında 1925’te bir kez görüştüler. (Bu görüşmenin bir kurgusu Chicago tiyatrosu tarafından Tea with Edie and Fitz’de canlandırıldı.) Daveti gönderen kişi Wharton idi ve bu buluşma Wharton’un Paris’in dışındaki malikânesinde gerçekleşti. Wharton tüm hayatını zengin bir kadın olarak geçirdi. Onun kadın olması – yüzyıl dönümünde en küçük bir engel dahi teşkil etmiyordu-başarısını daha da heybetli hale getiriyordu. Fitzgerald ise rahat fakat I. Dünya Savaşı’nın gölgesinde büyüdü ve hala iyi bir yazar olarak potansiyeli hakkında güvensizdi. Muhteşem Gatsby, ölümüne kadar Fitzgerald için büyük bir başarı sağlayamayacaktı. Wharton davetinde Scotta’a “Sizin jenerasyonunuz için edebi karşılığımı, püsküllü mobilya ve gaz lambaları temsil ediyor olmalı.” diye yazdı. Belki de kendisiyle dalga geçmesi, iddia edilene göre, bir gün Wharton’un yayımcısının Paris’teki ofisine kazara dalan ve diz çöküp kendisine tapan Fitzgerald’ın içini rahatlatma girişimiydi. Belki de Fitzgerald’ın gözünü korkutmuştu. Fitzgerald’ın oraya gelmeden önce yolda, arkadaşı Teddy Chanler ile çok fazla içtiğini, manasız bir hikâye anlatırken Wharton’un zarif misafir odasında sendeleyip sallandığını biliyoruz. Günlüğünde Wharton bu buluşmayı tek bir kelimeyle “berbat” olarak tanımlamıştı. Tabii ki de Fitzgerald’ın işine saygısı sonsuzdu fakat bugün onunla kıyaslanmaktan memnun olup olmayacağı sorgulanır.

“Zamansız” kelimesi zamana ve zamanın akışına dayanmalıdır. Bir roman ancak zamanın meşakkatli sınavına dayanabilirse “zamansız” olarak tanımlanabilir ve yazarlar asla sınavı geçip geçmediklerini göremezler. Wharton da Fitzgerald da bunu biliyor ve muhtemelen ölümsüz olmayı umuyorlardı. 1925’teki göz alıcı eserleriyle her yaştan okuyucuda yankı uyandıracak birçok duyguya dokundular. Masumiyet Çağı’nda tüm enerjisini Olenska’nın tutamadığı ellerine vererek bir anlığına Kontes Olenska’nın onunla kalacağını hayal etmeye çalışan, yoğun şehvet ve çaresizliğiyle Newland Archer’i bir düşünün:

Archer ne pahasına olursa olsun ona göz kulak olması ve onu, akşamının geri kalanını kendisine ayırmaya ikna etmesi gerektiğini hissetti. Sorusunu görmezden gelerek, pencerenin kenarına yaslanmaya devam etti; Archer’ın gözleri sanki yelpazeyi ve eldiveni kızın elinden düşürmesini sağlayacak bir güce sahip olup olmadığını görmek için izliyormuşçasına, Olenska’nın eldivenlerini ve yelpazesini tutan eline dikiliydi.

Hepimiz, bizi büyülü düşün aptallığına çeken mantıksız aşk ve şehvet cazibesini ve hepimizi hareketsiz kılan ama bizi bir hamle yapmaya çılgınca teşvik eden panik duygusunu hissetmedik mi? Aramasını, mesaj atmasını sağlamak… Belki falanca şeyi yaparsam beni arar. Aklımızın ve vücudumuzun olağan dışı bir noktaya odaklanmasına izin veririz; belki de nedeni, duygularımızı bir mantığa oturtmaya dayanamamamızdır. Âşık olduğumuzda, dünyamız gerçeklikten tamamen kopar. Bu durumu Wharton mükemmel bir şekilde şöyle ifade ediyor:

Kendi içinde, tüm gizli düşünce ve arzuları arasında taht kuracağı bir çeşit sığınak inşa etmişti. Yavaş yavaş bu sığınak gerçek hayatının, tek mantıklı icraatlarının merkezi hâline geldi; oraya okuduğu kitapları, onu besleyen fikir ve duyguları, ön yargı ve ön sezilerini getirdi. Buranın dışında fiili hayatında, dalgın bir adam kendi odasındaki mobilyalara çarpmaya devam ettiği için tanıdık ön yargılar ve geleneksel bakış açısına karşı pot kırarak, artan hakikatsizlik ve yetersizlik hissiyle hareket etti.

Bu, on dokuzuncu yüzyılda denge ve dizginlemenin sembolü olan misafir karşılama odasında gerçekleşiyor. Fakat 1960’lardaki kanepe tepesinde telefon gelmesini uman genç kızdan ya da 2013 yılında kısa mesaj almayı bekleyen delikanlıdan hiçbir farkı yok. Fitzgerald’ın Muhteşem Gatsby’sinde benzer kusursuz ifadeler buluyoruz.

Örneğin, Gatsby’nin bir dizi çaba sonucu nihayet Daisy’i şatafatlı malikanesine getirmeyi başardığında; Nick Carraway bir anda kendinden emin olmayarak aşka tutulmuş milyoneri şöyle tasvir eder:

Gatsby bir an bile gözünü Daisy’den alamıyordu, sanırım evindeki bütün eşyaları, Daisy’nin bakışlarından çıkarttığı anlama göre yeniden değerlendiriyordu. Bazen de eşyalarına, Daisy’nin muhteşem ve tartışılmaz varoluşu onları gerçek olmaktan çıkarmış gibi hayretler içerisinde bakıyordu.

Bize çok güncel gelen satırları ve paragrafları belirleyebilsek bile, soru hala yanıt bulmayı beklemekte: Neden bu kadar önemli? Neden kendi duygu ve düşüncelerimizi açıkça görmek isteriz? Belki de nedeni bize dayanak olmasıdır. Bir kişinin kendisini başka birinin zamansız sözlerinde bulduğunda, insan olmanın bir şekilde anlam ifade etmesi gibi.

Farklı bir çağa ait kostümler, değişik konuşma şekilleri, yani tüm bu yüzeysel farklılıklar genelde kurgunun bizi kendine çeken keyifli tarafıdır. Fakat bu karakterler bizlerden önce yaşadılar, sevdiler, acı çektiler ve üstesinden geldiler. Kurgu dahi olsa bunu elli hatta yüz belki daha da uzun süredir yapan biriyle ilişki kurduğumuzda kendi hayatımızdaki tüm belirsizliklere rağmen rahatızdır; çünkü şunu biliriz ki onların yaptığı gibi biz de yaşamaya devam edeceğiz. Zaman onları değiştirmediyse bizi de değiştirmeyecektir; yani orada emniyet vardır.

Yazar: Caitlin O’Hara

Kaynak: Literary Traveler

Çeviren: Elif Rana Yılmazlar

Düzenleyen: Lusena Yılmaz