Futbol ve sosyalizm: İki devrelik bir oyun

Futbol ve sosyalizm: İki devrelik bir oyun

Spor ve özellikle de futbol eksenindeki tartışmalarda ortak tema siyaset ve sporun birbirinden ayrı tutulmasının gerekliliğidir. Futbol sohbetlerinde, ekseriyetle sosyal medyada, İngiliz bir futbol kulübünün taraftarlarının, siyasi görüşlerini ve inançlarını ifade etmek ve kitlelere ses olmak için kendi platformlarını kullanması bu fikrin zuhur etmesi gibi görünüyor.

Ayrıca futbol ve siyasetin birbirinden ayrı tutulması ve futbolun siyasallaştırılmaması fikri hem oyunun kökleriyle hem de taraftarların yaşam biçimleri ve sosyoekonomik koşullarıyla bir tezatlık oluşturur. Çünkü işçi sınıfı taraftarların çoğunluğunu teşkil eder.

Kuşkusuz futbol ve siyasetin birbirinden ayrılması gerektiği iddiasının temeli, siyasetin yalnızca seçkinlerin katıldığı, işçi sınıfının ise kenarda tutulduğu bir oyun olduğu fikri gibi doğası gereği hatalı bir önermeye hizmet eder.

İşçi sınıfının oyunu

İngiliz futbolu, işçi sınıfı kültürüne dayanır ve bu sınıf aracılığıyla tüm ülkeye yayılmıştır. Futbol ligi ise 19. yüzyılın sonlarında, ağırlıklı nüfuslarının arttığı gözlenen kuzeybatı kasabalarındaki fabrikalarda iş bulmaya çalışan erkeklerin bir araya gelmelerinin sonucunda doğmuştur.

Preston, Blackburn, Accrington ve Bolton gibi kasabalarda yaşayan işçiler, en nihayetinde tüm ülkeyi saran ve bugün hâlâ sönmemiş güçlü bir yangına dönüşen futbol ateşini yakmıştır.

Özellikle Avrupa’nın “beş büyük” liginin ticarileşmesiyle ve üst kademe futbolun günümüzdeki sermayeleşmesine rağmen, futbolun temellerinin işçi sınıfı toplulukları tarafından atıldığı görülmektedir.

Futbol, taraftar kitlesi işçi sınıfından oluşan bir işçi sınıfı sporudur fakat bunun önemi nedir? Geçmişte ya da günümüzde siyasetle uğraşan herhangi biri, siyasi karar alma mekanizmalarından en çok etkilenenlerin (örneğin 2008 ekonomik krizinin ardından getirilen kemer sıkma politikaları) işçi sınıfı olduğunu fark edecektir.

Futbol taraftarlığı kültürünün işçi sınıfına verdiği en önemli şey, kolektif sınıf dayanışması fırsatıdır.

Taraftar kitlesinin içkin doğası, onları hem dayanışmaya hem de örgütlenmeye teşvik eder ve bu nedenle de taraftarlık, işçi sınıfının, siyasi görüşlerini dile getirmek için kolektif gücünü kullanabileceği bir kanaldır.

Görüldüğü üzere, bu durum İngiliz futboluna özgü olmasa da Leon Troçki (sol kesimde bölücü bir isim olarak anılmasına karşın) 1925’te kaleme aldığı “Britanya Nereye Gidiyor?” başlıklı yazısında “devrim, futbol gibi yapay kanallarla İngiliz işçi sınıfında kaçınılmaz olarak doğacaktır,” diye belirtmiştir.

İşçi sınıfı için futbol sadece bir oyun değil, toplumsal değişim için bir araç ve katalizördür; bundan dolayı futbol ve sosyalizm arasında bir ilişki filizlenmiştir.

Liverpool, Celtic ve sosyalizm

Newton’un her eylemin bir etkisi ve bir de tepkisi olduğunu belirten üçüncü hareket yasası, fizik alanının yanı sıra sosyal ve siyasi meselelere de uygulanmış olsaydı, tarihi açıdan Merseyside’da sosyalist düşünceyi savunan bir şehir bulmak şaşılacak bir şey olmazdı. Bu durum, muhafazakâr hükümetlerin şehri tarihi ve kasti şekilde ihmal etmesinin bir sonucudur.

80’li yıllarda Liverpool şehrinin politik dünyası, Thatcher’in muhafazakâr hükümetine karşı gösterdikleri şiddetli muhalefet ve 96 Liverpool taraftarının hayatını kaybettiği 1989 Hillsborough felaketi üzerinden karakterize edilir.

Thatcher hükümeti 1981 Toxteth isyanlarının ardından, şehrin yatırım yapmaya değmediği için “yönetilen bir düşüşe bırakılmasını” önerdi. Devamında Thatcher’ın Hillsborough faciasında polisleri koruyan tavrı ve suçun Liverpool taraftarlarının üzerine yıkılmasıyla, Liverpool’da, şehir olarak yaşamak için savaşmanın gerekliliğinin bir sonucu olarak sol siyasetin güç kazandığı görüldü.

Liverpool şehri bu anlamda her zaman aktivizmin merkezi olmuştur ve bunun en büyük örneklerinden biri Liverpool’un forveti Robie Fowler’in 1997’de 500 liman işçisinin, işten atıldıkları için greve destek olmasıdır. Fowler, bu hareketiyle futbol sahalarında siyasi eylemlere karşı çıkan UEFA yönetmeliklerine muhalefet ettiği için 900 poundluk para cezasına çarptırıldı. Bunun üzerine Fowler Sk Brann’ı 3-0 yendikleri maçta attığı ikinci golünden sonra Calvin Klein logosunu kendi sloganıyla birleştiren bir tişörtle greve destek oldu. Tişörtte “Support the 500 sacked dockers” yani “işten atılan 500 liman işçisini destekleyin.” yazıyordu.

Gelelim bugüne. Liverpool taraftarlarının ezici çoğunluğu, kulübe verilen hakiki desteğin şehri ve halkı da kapsaması gerektiği temeline dayanarak, sağ siyasi görüşü açıkça ve içkin şekilde bu görüşe karşı çelişkili buluyor.

Sonuç olarak, Liverpool, İşçi Partisi’nin, muhafazakârlara karşı kaybetme ihtimalinin en az olduğu bölgedir. Liverpool kale arkasında bulunan The Kop tribününün 2017 yılında Anfield Road’da oynanan Southampton maçında Jeremy Corbyn’in resmi ve kendi sosyalist değerlerini yansıtan pankartı da bu desteği gözler önüne sermektedir.

Liverpool teknik direktörü Jurgen Klopp’un “hayatımda asla yapmayacağım bir şey varsa o da sağcılara oy vermektir,” ya da Bill Shankly’nin “sosyalizm bir siyasi görüş değil, bir yaşam tarzıdır, insanlıktır,” sözleri, sosyalist değerlerin ve inançların hâlâ şehrin ve kulübün büyük bir parçası olduğunun göstergesidir.

200 mil kuzeyde, Celtic’in Ağustos 2016’da İsrail takımı Hapoel Be’er Sheva ile oynadığı UEFA Avrupa Ligi maçında 100 Celtic taraftarı Filistin bayrakları sallamıştı. Bu eylem Batı Şeria’da İsrail ablukasındaki Filistin halkına gönderilen bir dayanışma mesajıydı.

Bu dayanışma mesajı bize, futbolun, olması gerektiği gibi taraftarların inandıkları davalara destek ve dayanışmalarını ifade etmek için kullanabilecekleri bir platform olduğu gerçeğini bir kez daha göstermiştir.

Bu eylemlerin ardından İskoçya Futbol Federasyon’u Celtic’e para cezası verdi. Celtic taraftarları bu parayı aralarında topladı. Hem cezayı ödedi hem de 200 bin poundluk meblağın (Asıl bağış hedefi 80 bin pound civarındaydı) kalanını Filistinli mültecilere bağışladı.

Bu inancın gücünün bir göstergesi olarak Celtic taraftarları, Nisan 2018’de eylemi tekrarladılar. 1940’ların sonunda İsrail Devleti’nin kurulmasından sonra yurtlarından edilen Filistinli mültecilerin yurtlarına geri dönme hakkını talep eden eylemde, Kara Günü protestolarında katledilen 16 Gazzeli’ye bir selam olarak 16 büyük Filistin bayrağı dalgalandırıldı.

Elbette hem Liverpool hem de Celtic taraftarları sosyalist görüşlerini aktivist topluluklar vasıtasıyla dile getiriyor. Şu anda bu durum, en yoksul kesimleri en sert şekilde vuran Korona virüs salgınıyla daha da artmıştır.

Geçtiğimiz aylarda, Celtic Futbol Kulübü Vakfı içinde bulunduğumuz zor zamanlarda kendilerini ve ailelerini besleyemeyecek durumda olanlara yardım etmek amacıyla bir yiyecek paketi kampanyasına 10 bin sterlinlik bir bağışta bulunmuştur.

Liverpool kulübü ve taraftarları da Everton ile iç saha maçlarından önce ve sonra gıda bankasına başvuruda bulunup “#AçlığınRengiYoktur” temasıyla bir kampanya düzenlemiştir.

Son zamanlarda, Trussell Trust ve kulübün taraftarlara yaptığı “kırsal bölgelerde salgından etkilenen insanlara yardımcı olun” çağrısıyla birtakım yeni önlemler alındı.

İster uluslararası ister ülke bazındaki sorunlarda olsun, her iki taraftar grubu da futbol sevgilerini ve siyasi görüşlerini birleştirerek, kendi platformlarını inandıkları amaçlar uğruna savaşmak için sık sık kullandılar.

Taraftarların güçlendirdiği Alman futbolu

Alman futbolunun meşhur yüzde 50+1 sahiplik modeli, herhangi bir futbol kulübünün mülkiyet hakkının, sermaye peşinde koşan, taraftarları göz ardı edebilecek dış yatırımcılar tarafından satın alınmaması için uygulanmaktadır.

1998 yılında uygulanmaya başlanan kural, kulüp satın almak isteyen herhangi bir yatırımcının, bir kulübün çoğunluk hissesine sahip olmak istemesi durumunda, en az 20 yıl kulüple ilişiği olması gerektiğini belirtmektedir. Bu sahiplik modeli, ligin küresel cazibesine ve bazı kulüplerin elde edebileceği muazzam gelirlere rağmen, Almanya’da maç biletlerinin çok ucuz olmasının temel nedenidir.

Modern futbolda ve futbolun endüstrileştiği bir dünyada, Alman kulüpleri, taraftarlarına hâlâ büyük bir saygı duyar ve yöneticileri seçme hakkı taraftarlara aittir. Dolayısıyla Alman futbolseverlerin kulüplerine ve taraftar topluluklarına bu kadar bağlı olmaları şaşırtıcı değildir.

Belki de bunun en güzel örneği Union Berlin taraftarlarıdır. Union Berlin taraftarları, kelimenin tam anlamıyla kulüpleri için kanları pahasına mücadele ettiler. 2004 yılında kulüp, 2.ligdeyken hem iflas hem de ligden ihraç edilme tehlikesi ile karşı karşıya kaldı.

Kulübün mali güçlükleri atlatmasına yardımcı olmak için taraftarlar toplu kan bağışı kampanyası başlattı. Bunun karşılığında aldıkları parayı kendi başlattıkları Bluten Für Uninon (Union için kan ver) kampanyasına bağışladılar. Bu sayede Union Berlin’in kalbi, taraftarlarının kanıyla atmaya devam etti.

Neredeyse taraftarlarının tamamı işçi sınıfından gelen Union Berlin, 2008 yılında kulübün geleceğini tehdit eden bir başka krizle karşı karşıya kaldı. Bu kez kulübün iç saha maçlarını oynadığı Stadion An der Alten Forsterei Stadı’nın çökmekte olan tribünleri, Union Berlin’ikulüp lisansını kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya bıraktı. Yine aynı kahramanlar sahneye çıktı. Birçoğunun inşaat konusunda tecrübesi olmamasına rağmen 2500 taraftar kulübün geleceğini kurtarmak için 140 bin saatlik çalışma sonucunda stadyumu futbol oynamaya elverişli hale getirdi.

Bu çaba, Union Berlin kulübü tarafından stadyumun önüne inşa edilen kırmızı baret heykeli ile ölümsüzleştirildi. Ayrıca kulüp, stadyumun inşasına yardım eden taraftarlar için bir birahane açarak sadık taraftarlarını ödüllendirdi.

Sosyalist ultraları ve işçi sınıfından gelen kökleriyle Union Berlin taraftarlarının, sevdikleri kulüp için yaptıkları fedakârlık, günümüz futbolunda sosyalist değerlerin harika bir örneğidir.

Sosyalizme sadık St.Pauli

Bugüne dek sosyalizmin futbol sevgisi konusundaki tüm örnekleri, taraftarların savunduğu görüşler ve bu görüşlerin dile getirildiği çeşitli vasıtalar etrafında değerlendirilmiştir. Ancak Hamburg’un St.Pauli semtinde, sosyalizmi kendi değerlerinin tam kalbine yerleştirmiş bir kulüp var.

Hem St.Pauli hem de taraftarları hakkında çok şey yazılıp çizildi ancak bu yazılanların kulüp açısından gerçeklerin hakkını vermesi olanak dışı gözükmektedir.

St.Pauli 2009’da kulübün nasıl yönetilmesi gerektiğini anlatan bir dizi ilke açıkladı. Bu ilkelerden biri de şuydu: St.Pauli FC, bir şehrin bir semtinin kulübüdür ve kimliğini buna borçludur. Bu, ona bölgeyle ve bölgede yaşayan insanlarla ilgili sosyal, siyasi sorumluluklar verir.

Buradan da anlaşılacağı üzere, St.Pauli’yi desteklemek sadece bir futbol meselesi değil, bunun çok ötesinde bir şeydir.

Kulübün temelinde ırkçılık, faşizm, homofobi ve cinsiyetçilik karşıtı görüşler yatmaktadır. Bu görüşler 80’lerin başında çok sayıda St.Pauli ultrası önderliğinde gerçekleşen protestolarda netlik kazanmıştır. Bu da o zamanlar St.Pauli ultralarının neo-nazi gruplarla çatışmasına yol açmıştır.

Kulübün ilerici, cinsiyetçilik karşıtı görüşleri, 2011 yılında Millernton stadındaki dükkânlardan birinin bir striptiz kulübüne satılması üzerine yaptıkları protestolar ile öne çıkar. Kulüp kendisini, taraftarlarına ve üzerine kurulduğu işçi sınıfına adamıştır.

St.Pauli’de hatırı sayılır bir gecekondulaşma var. Bu gecekondulaşmanın sonucunda, St.Pauli taraftarları 80’lerde St.Pauli-Hafenstraße’de gecekondulaşma ve iskan sorunları hakkında sık sık gösteriler yaptı.

80’ler ve 90’lar boyunca, sağcı faşist holiganlar futbol dünyasını kasıp kavurdu. Bazı ülkeler bu konuya daha alışık olsalar da Avrupa futbolunu bütün olarak etkileyen bir sorundu. Ancak St.Pauli taraftarları, her türlü sağcı faşist ve milliyetçi gösteriyi kendi topraklarında yasakladı. Bu faşist gösterilere bir tepki olarak tribünlerinde her zaman Arjantinli Marksist devrimci Che Guevara’nın resmi yer alan bayrakları dalgalandırdılar. St.Pauli ve taraftarlarının faşizme karşı tek cephede birleşen tutumu onların siyasi duruşlarının temelini oluşturdu.

Çoğu taraftar için hafta sonu maça gitmek, günlük hayatta vuku bulan sorunları ortadan kaldırmak için iyi bir araçtır. Birçok taraftar için futbol, iş hayatındaki stresten uzaklaşmak için yapılan bir ibadettir. Yine bu taraftarlar için futbol, maruz kaldıkları zorluklar karşısında bir dayanışma örneğidir.

Öyleyse sosyalizm ve futbolun heybetli ortaklığı, işçi sınıfının adalet ve özgürlük arayışı ve bu arayışın dili olarak futbolun kullanılması kimseyi şaşırtmamalıdır. İster uluslararası ister yerel bir dayanışma olsun ister taraftarlar faşizmle ister hükümetlerin ihmalkarlığıyla savaşıyor olsun, sosyalizm hiçbir şekilde futbol taraftarı kültüründe yeni bir olgu değil, onun doğal bir ürünüdür.

Yazar: Jack Beville

Çeviren: Alperen Kağan Şenel

Düzenleyen: Edip Oktay

Kaynak: WorldFootballIndex

Leave a comment