Fransız Toplumsal Sözleşmesi efsane mi gerçek mi?

Fransız Toplumsal Sözleşmesi efsane mi gerçek mi?

“Küresel güvenlik” ve “ayrılıkçılık” yasalarının hazırlanmasına ilişkin hararetli tartışmalar yeterince vurgulanmasa da “toplumsal sözleşme” sorununu ön plana çıkarıyor.

Le Monde’un “Fransız olmak nedir” sorusuyla altını çizdiği gibi, özellikle Cumhurbaşkanı, Fransız kimliği konusundaki tartışmayı yeniden başlattığından beri bu daha da böyledir. Sorbonne’da fahri profesör olan Pascal Ory’nin hatırlattığı gibi, bu ulus fikrinin geri döndüğünün farkına vardığımız bir zamandır.

Çeşitli topluluklara ait olabilecek farklı bireyler, vatandaşı oldukları aynı ülkede birleşirler. Onlarla ülkenin yeniden bağlanmasının doğası ve bunu güçlü yapan nedir? Toplumsal sözleşme felsefeleri özellikle aydınlatıcı olduğu için bu soruya eğilim göstermek acil bir durumdur.

“Ülke” olmak

“Kişi anlaşmada her zaman ilk önce uzlaşan olmalı”

-Rousseau, Sosyal Sözleşme, Kitap 1, Bölüm 5

Temel soru basitçe formüle edilebilir. Bireylerin “ülke” olmasına izin verecek şekilde birleştiren nedir? Ayrılıkçılığı reddetmek ya da herkes için güvenlik istemek sadece herkes aynı gruba aitse mantıklıdır. Varoluşları özgürce yaşamalarına izin veren şarttır.

Baruch Spinoza ve Jean-Jacques Rousseau gibi filozoflar için bizi birleştiren bağın bir ismi vardır: “toplumsal sözleşme”.

Onlara göre, “doğa durumundan” “toplum durumuna” geçişe izin veren ilk ve belirleyici bir “toplumsal sözleşme” olmadan, herkese özgür yaşam sağlayan bir toplum olamaz.  (Spinoza, “Etik”, IV, 37, Scolie 2).

Bireylerin arzusu ve gücü ile tanımlanan “doğa kanunu” bireysel hakkı garanti edemez, çünkü her biri her zaman ondan daha güçlü bir hâle düşebilir. Bu nedenle hukukun “hepimizin gücü ve iradesi ile” tanımladığı bir alana erişmek gereklidir.

Bunun içinde bir devletin kurduğu bir “anlaşma” ile (Spinoza, Teolojik-Siyasal Antlaşma, bölüm XV1), aynı “eylemde” “tek vücutta birleşmek gerekli ve yeterlidir.” (Ortaklık Eylemi). Yani “Bir insanın bir insan olması”. (Rousseau, CS, I, VII, ve V). Hem devleti hem halkı aynı hareket içinde kuran bu “anlaşma” “toplumun gerçek temelidir.” (Rousseau, CS, I, V).

Rousseau (CS, I, VI) bunu basit terimlerle ifade eder. “Her birimiz kişiliğini ve tüm gücünü genel iradenin üstün yönetimi altında yaygın bir noktaya koyarız ve hâlâ her üyeyi bütünün bölünmez bir parçası olarak kabul ediyoruz”. Yani yalnız bir cümle içerir: “her ortağın tüm haklarıyla tüm topluma tamamen yabancılaşması”. Ama bu yabancılaşma (yabancılaştırmak, vermek ya da satmak) bu şekilde kurulan devlet tarafından yaratılmış ve garanti altına alınmış “anlaşmaya dayalı özgürlüğün” koşulu olma anlamına gelir. Yabancılaşmayı özgürleştiren bir davranıştan bahsedebiliriz!

Toplumsal sözleşmenin tamamen bağlayıcı olmasının nedeni temelde faydalı olmasıdır. Temelde fayda: Kişinin “olabildiğince korkudan sığınmasına” “uyum ve huzur içinde yaşamasına” izin vermektir ve “başkasının hakkını kendi hakkın gibi korumaktır”. (Spinoza TTP). Tamamen bağlayıcı: her biri kendi bireysel gücünü topluma aktarır ve “herkes itaat etmesi gereken bir emir egemenliğine” sahiptir: “Egemenliğin emrettiği her şeyi yerine getirmek zorundayız… hepimiz ona her şey için itaat borçluyuz” (id).

Ama hiç kimsenin asla imzalamadığı bir sözleşme!

Talep ve zorunlu bir anlaşma

Sosyal sözleşme, koruyan ve muhafaza eden ancak talep ve zorunluluğu aynı ölçüde olan bir anlaşmadır. Erkekler hiç bu mahiyette bir anlaşma imzaladılar mı? Spinoza (TTP, chap. XVI) “kapalı veya açık bir anlaşmadan” bahsederek iki olasılık düşünmektedir.

Rousseau bir şekilde daha gerçekçidir. “Bu sözleşmenin hükümlerinin” “asla resmi olarak belirtilmediğini” kabul ediyor. Yine de:

“Her yerde aynıdırlar ve üstü kapalı bir şekilde kabul edilip tanınırlar, ancak toplumsal sözleşme ihlal edilene kadar. Daha sonra her biri ilk haklarına döner ve doğal özgürlüğünü yeniden bularak vazgeçtiği geleneksel özgürlüğü kaybeder.” (CS, I, VI).

Bu nedenle toplumsal sözleşme, zorunlu olmamasına rağmen esasen zımni, değiştirilemez bir sözleşmedir ve kolayca ihlal edilebilir.

  • Değiştirilemez çünkü, bu sözleşmenin hükümleri eylemin doğası tarafından belirlenir, az bir değişiklik etkisiz hale getirir ve hiçbir etkisi kalmaz.
  • Zorunlu değildir çünkü, “insanların bedeni için herhangi bir zorunlu temel yasa yoktur hatta toplumsal sözleşme bile yoktur”. (CS, I, VII). Hiç kimse sözleşme yapmaya zorlanmadı. Ayrıca anlaşma içerisinde, “bizi sosyal bedene bağlayan taahhütler, karşılıklı oldukları için zorunludur”. (CS, II, IV).
  • En sonunda ise dokunulmazdır çünkü ne yazık ki, herkesin bir “suçlu” ve “düşman” gibi davranması olağandır, bu toplumsal antlaşmayı bozar ve devleti dışlar. (CS, II, V).

Örneğin ülkesinin yasalarını ihlal eden bir başkan, (toplumsal anlaşmayı direkt ifade eden Anayasa da dahil) aslında ona karşı “savaşan” bir “vatan haini” olur.

Rousseau en azından sürgünü hak ediyordu, aksi takdirde ise ölümü!

Bu koşullar içinde sosyal sözleşme basit bir masaldan daha fazlası mıdır? Bunun cevabı (gerçeği söylememek), sadece deneysel düşüncelere değil, hakikati anlaşılır kılma gücüne dayandığı bir hipotez olduğu şeklinde yanıtlanabilir.

Bir fikir

O halde toplumsal sözleşme, Kant gibi konuşmak için bir “fikir”, yani “duygulara karşılık gelen hiçbir nesnenin verilemeyeceği, gerekli rasyonel bir kavramdır” (Saf Aklın Eleştirisi, PUF, s.270).

“Keyfi olarak hayal edilemeyen” ama gerçek birlikteliğin olasılığının koşulu olarak öne sürülen ve her zaman yenilenen (doğumlar, vatandaşlıklar ve ölümler nedeniyle), vatandaşlar özgürlüğe bağlı, ancak özgürlüğe bağlı olsalar bile bu bağımsız üyelik, somut bir sosyal törenle kendini açığa vurmadı.

Oy birliği kuralı böyle anlaşılır: Spinoza’ya göre, her birinin kendi Şehrine itaat etme zorunda olduğu “sosyal devlet içinde” (IV. S. 37, scholie 2), “iyi ve kötüye karar veren” oybirliğiyle yapılan anlaşmadır”. Ancak Rousseau oybirliğinin tek bir yasa “metni”, toplumsal antlaşmanın “doğası gereği oybirliği ile rıza gerektiren tek yasa” için gerekli olabileceğini gösterir. (CS, IV, II).  

Bu antlaşmanın zorunlu olmayan bir yasa olması, hiç kimsenin bir ülkenin vatandaşı olmaya kısıtlanmaması anlamına gelir.

Ancak bir ülkenin vatandaşı olarak yaşamayı kabul eden herhangi bir adam antlaşmaya razı olur. Bu nedenle antlaşma kendilerini tanıyan ve vatandaş olarak tanınan herkes tarafından mutlaka oybirliği ile kabul edilir. Hem halkı hem devleti oluşturan halkın toplu “imzası” “en az bir kere” (CS, I, V) gereklidir. Ve aslında tarihin herhangi bir anında bir “şehrin” üyesi olmayı kabul edenler arasında da ısrar edilir.

Sözleşmenin ihlali suçlunun kaybetmesine yol açmalıdır

Her insan mutlaka bir ülkenin vatandaşıdır. İnsan onuruna saygı adına, bu sıralar Başkan Hollande’nın teröristlere karşı onların vatandaşlıklarını kaybetme niyetini şikâyet edenler, etik olarak kötülenebilecek bir tedbire karşı konuştuklarına inanıyorlardı.

Toplumsal sözleşmenin gücü ve doğası hakkında yanlış anlaşılmaya tanıklık ettiler. Çünkü onsuz, milletin kendisini sözleşmeyle verdiği ve bu milletin somut olarak var olduğu devletin iç barışında mümkün bir sosyal yaşam yoktur.

Kuruluşu oluşturanlar bir ülkenin vatandaşı olarak belirtilmeyi kabul ederler. Örneğin Fransız gibi olmayı kabul ettiğim anda, beni Fransa’ya bağlayan sözleşmeyi “imzalıyorum” gibi.

Vatandaşlıktan ancak, gönüllü olarak yoksun kalma durumunda sözleşmeyi bozabilirim. Ya da Rousseau’nun dediği gibi beni “suçlu” veya “düşman” yapan ve mantıksal sonuç olarak “devletin artık bir üyesi” olamam (CS, II, V).

Bu nedenle, örnek olarak barbar bir terörizm eylemi gibi bu sözleşmenin fiilen ihlal edildiğini ifade eden bir eylem, kanunun yazarının ulus devleti düşündürmeye yönlendirebilir, fiilen vatandaşlığından mahrum kaldığını düşünür ve bu hakkı resmi olarak bildirir.)

Ancak böyle bir el koyma, terörizm gibi ilkesel olarak ulus devleti (“şehri”) ve tüm vatandaşları, tek bir mağdur olsa bile etkileyen eylemlerin sonucu olabilir. Ve yalnızca belirli kişileri veya kategorileri etkileyen eylemler değil, belirli yasalarla haklı olarak hükümlü eylemlerde oybirliği değil çoğunluk gerektirmektedir.

“Bu nedenle toplumsal antlaşma sırasında muhalifler varsa, onların muhalefeti sözleşmeyi geçersiz kılmaz, sadece onların sözleşmeye dahil olmasını engeller.” (CS, IV, II).

Bu koşullar içinde vatandaşlık kaybetme adaletsiz bir statüye hüküm giydirmek değil aynı zamanda sosyal bir vebadır. Yalnızca sözleşmeyi reddeden kişinin seçimini yakalar. Hele ki bu ret, bu devletin vatandaşlarının kinini ve devleti, vatandaşları yok etme arzusunu yansıtıyorsa…

Yani en sonunda özgürlüğün kinini yansıtır çünkü devletin “nihai” sonu “egemenlik” değil, gerçek “özgürlüktür”. (TTP, bölüm XX).

Yazar: Charles Hadji

Kaynak: The Conversation

Çeviren: Taha Yüceses

Düzenleyen: Yaren Kardelen Budun

Leave a comment