Fransız Devrimi ve Charles Dickens’in “İki Şehrin Hikayesi” Romanı Arasındaki İlişki

Fransız Devrimi ve Charles Dickens’in “İki Şehrin Hikayesi” Romanı Arasındaki İlişki

Charles Dickens’in Viktorya Dönemi’nin en önde gelen yazarlarından biri olduğu düşünülüyor. Dickens eşsiz ve unutulmaz karakterler yaratan stiliyle tanınmasına rağmen edebiyat eleştirmenlerinin büyük çoğunluğu, Viktorya Dönemi’nin yazarlarının genellikle yoksulluk ve sosyal adaletsizlik konuları üzerinde yoğunlaşmasından dolayı Charles Dickens’in sosyal konulara olan duyarlılığı üzerine odaklanmışlardır.

Özellikle çocukluğunda yaşadığı sıkıntılardan dolayı yazarın çoğu romanı otobiyografi türündedir. Hayatının ilk yirmi yılı refah içinde geçerken babasının tutuklanmasının ardından hayatı tepetaklak olur. Dickens, haftada sadece altı şilin kazanmak için günde 10 saat Warren’ın ayakkabı parlatma deposunda çalışmak zorunda kalır. Orada işçi sınıfının yaşadığı bütün acılara ve nasıl ezildiklerine şahit olur. Bu nedenle eserlerine bu temaları yansıtmıştır.

“İki Şehrin Hikayesi” göz önüne alındığında, bu kitabın Charles Dickens tarafından yazılan ikinci tarihsel roman olduğunu söyleyebiliriz. Kitap, Paris ve Londra şehirlerinde geçer. Yazarın bu iki şehri kıyaslamak istemesi kitabın adının nereden geldiği hakkında bilgi verir. Kitabın ana teması, Fransız Devrimi’nin insanların hayatını nasıl etkilediği ve çoğu insanın hayatını ne yönde değiştirdiğidir.

Yazarın bu romanda kullandığı başlıca tarihsel kaynak Thomas Carlyle’ın yazmış olduğu “Fransız Devrimi: Bir Tarih’’ adlı kitaptır. Dickens ön sözde şöyle belirtir: ‘Hiç kimse Mr. Carlyle’ın mükemmel kitabının felsefesinin üstüne bir laf söylemeyi hayal edemez.’ (Sanders, 99). Carlyle’ya göre tarih, bitmek bilmeyen bir yıkım ve yeniden doğuş döngüsü şeklinde ifade edilebilir. Sydney Sheldon karakteri üzerinden bu düşünce baskın bir şekilde romana etki etmiştir.

Buna rağmen yazarın bütünüyle Carlyle’ın düşüncelerini ve görüşlerini savunduğunu söyleyemeyiz çünkü Dickens’a göre şiddet ne formda olursa olsun iğrençti. Ona göre hiçbir neden kan dökmeyi ve katliamı haklı çıkaramazdı. Doğal olarak, tek amacı kendi çıkarları için güç elde etmeyi uman devrimcilere değil ezilen işçi sınıfına ilgi duydu.

Daha önce de bahsedildiği üzere roman, Fransız Devrimi olaylarına odaklanır. Hiç şüphesiz ki, Fransız Devrimi sadece Fransa’ya değil bütün Avrupa’ya da köklü bir değişiklik getirmiştir. Roman, devrim öncesi Fransa’nın apaçık portresini sunar. Fransız aristokrasisinin karşısında ezilen alt kesim insanlarını ve bu ezilmenin nelere yol açtığını gösterir. Fakat yazarın işçi sınıfını yüceltip yüceltmediği hakkında bir yorumda bulunmak o kadar da mümkün değildir.

“Gerçekçilik akımının öncü temsilcilerinden biri olan Charles Dickens, her zaman gerçekçi hayatın tasvirini vermeye yönelmişti.” (Glancy, 105). Bu yüzden, bu roman devrimcilerin tüm acımasızlığını ve vahşetini gözler önüne sermektedir çünkü herhangi bir devrim katliamla sonuçlanabilir, bilhassa insanlık tarihinin en acımasız ve şiddetli devrimlerinden biri olan Fransız Devrimi buna bir örnektir.

Bu ifade asil ve doğru bir insan olmasına rağmen doğuştan aristokrat olan Charles Darnay örneğiyle kanıtlanabilir. Devrimden önce Fransa’da baskın olan adaletsiz ve acımasız rejime karşı gelir. Bu nedenle Büyük Britanya için Fransa’dan ayrılmaya karar verir.

Darnay ve ailesi arasında gözle görülür bir zıtlık gözlemleyebiliriz. Özellikle amcası Marquis Evremonde, köylülere karşı bir merhamet veya empati göstermez. Şöyle söyler, “Bitmeyen tek felsefe, baskıdır. Korkunun ve köleliğin karanlığa duyduğu saygı, dostum,” Marquis’i gözlemler, “Köpekleri kamçıya itaatkâr yapacaktır, bu kapı…” yukarı çatıya bakar, “Gökyüzünün içeri girmesini engellediği sürece…” (Dickens, 125)

Kırbaca sahip olan bir insanın eninde sonunda kırbacı tutan kişiyi devireceği hiç aklına gelmez. Bu yüzden, Fransız aristokrasisinin yok oluşunun tohumları ekilmeye başlandığını söyleyebiliriz. Eğer “İki Şehrin Hikayesi” romanını Fransız Devrimi bağlamında tartışacak olursak, olayların büyük bir çoğunluğunun keskin bir karşıtlığa dayandığından bahsetmemiz gerekir.

Kurallara bakacak olursak, eleştirmenler karşıtlığı ikiye katlama tekniği olarak tanımlamaktadırlar. Bu teknik, yazarın karşıtlıklara yönelmesiyle oluşur. Aslında, bu teknik sadece bu roman da değil yazarın her romanında görülmektedir. (Biedermann, 256).

Eğer bu stilistik veya edebi aracın izlerini metin boyunca aramaya kalkarsak, birçok örneğe kolaylıkla rastlayabiliriz. Hikâyenin en başında yazar şu cümleyi söyler, “O günler en iyi günlerdi veya en kötü günlerdi.” İlk bakışta bu sözler biraz tartışmalı görünebilir fakat eğer bir insan bu meseleyi biraz düşünürse sonunda yazarın ne kadar haklı olduğu kanısına kolaylıkla varabilir.

Diğer bir yandan, Fransız Devrimi sadece Fransa için değil Batı dünyası için de rüzgârın yönünün değiştiğini sembolize etmektedir. Fakat yaşanan katliamı ve devrim yüzünden acı çeken birçok masum insanın hayatını görmezden gelemeyiz.

Bu olguya olayın geçtiği yerde de rastlanmaktadır. İsyanın en şiddetli dönemini yaşayan rüzgârlı devrim öncesi Paris ile ona kıyasla daha sakin ve rahat Londra arasında keskin bir farklılık vardır.

Örneğin, Lucy Manette, babası Dr. Manette’ ye İngiltere’ ye gidip huzur bulmasını ve dinlenmesini söyler. Charles Darnay ise Londra’yı bir eve, sığınacak bir liman olarak nitelendirirken, Fransa’yı özellikle Paris’i oldukça tehlikeli bir yer olarak ifade etmektedir.

Karakterlere bakıldığında taban tabana zıt olduklarını söylenebiliriz. Örneğin, asil ve dürüst Charles Darnay’ın aksine amcası Marquis Evremonde; gaddar, kötü niyetli ve duygusuzdur.

Diğer karşıtlık içeren karakterler olarak iyi huylu ve sevgi dolu Lucy ile intikam güdüsü yalnızca acımasız bir eziyet döngüsü yaratan kana susamış ve nefret dolu Madam Defarge’ı örnek verebiliriz. Bu karakter “iyiliğin üzerine düşen gölge gibidir” sözünü kanıtlar niteliktedir. Muhtemelen bencilliği içini yiyip bitirdiği için hayata olan bakış açısını değiştirmemektedir.

Fransız Devrimi’nin, romanda da sıklıkla yer alan “hapsetme” kavramında dikkate değer bir etkisi vardır. Bu bağlamda romanın ana karakterlerinden birinin hapisten kaçmaya çalışmasından bahsetmek gerekir. Yazar, hücreye kapatılmış birisinin duygularını ustaca aktarmaktadır. Böylelikle devrim, bir bakıma sosyal adaletsizlik hapishanesinden kaçma girişimidir diyebiliriz.

Daha önce de bahsedildiği üzere, Dickens her daim şiddete ve acımasızlığa karşı birisiydi. Romanda kalabalığın Bastille’nin yaşlı kumandanını “darbelerle ve bıçaklarla” öldürdüğünü tasvir ederek, insanların içindeki öldürme eylemini ve şiddeti ne kadar normalleştirdiğini vurgulamaktadır.

Yazar, ölümün normalleştirilmesi durumunu şu sözlerle anlatır, “60lı yıllarla birlikte insanlar arasında ölüm o kadar yaygın ve gerekli bir şey olarak görülürdü ki, giyotinle gerçekleşen ölümlerin onların ruhuna musallat olmayacağına inanırlardı”.

Genel olarak Dickens, devrimin topluma sadece yeni zalimler kazandırdığına inanır. Buna rağmen, bu zalimler istediklerini elde edemezler çünkü şiddet yalnızca şiddeti yaratır.

Ana karakterlerden biri olan Cartoon, bütün zalimlerin, kötü adamların tıpkı katlettikleri insanlar gibi giyotinle idam edileceklerini öngörür. Ve şöyle söyler, “Barsad’ı, Cly’ı, Defarge’ı, The Vengeance, jüri üyesini ve yargıcı gördüm. Eski zalimlerin yok edilmesi üzerine ortaya çıkan yeni zalimlerin, şu an cezalandırıcı araç olarak kullanılan giyotin kullanımdan kaldırılmadan önce yok olduğunu görüyorum” (Dickens, 425).

Yazar devrimciler hakkında veya belki de yeni Tiran demek daha yerinde olacaktır, sonucun her daim yöntemi haklı çıkardığına inandıklarını ve kendi amaçlarını elde etmek için her yolu yapabilecek seviyede olduklarını vurgular.

Dickens şiddete aşırı derecede eğilimli olan topluluk için devrimin amacını unuttuklarını tasvir eder. Şiddet yalnızca devrimin imajını bozar. İnsanlar amaçlarında haklı olabilirler fakat öldürmeyi normal kılan yöntemleri kabul edilemez.

Bu insanlar hakkındaki görüşlerini şu cümlelerle net bir şekilde açıklar, “Toprağa bir ekin ekince, onu başı boş bırakırsan veya aşırı baskı uygularsan nihayetinde aynı meyveyi alırsın” (Dickens, 428).

Sonuç olarak, Charles Dickens’in “İki Şehrin Hikayesi” eserini Fransız Devrimi bağlamında ele alırsak yazarın insanlara vermek istediği temel mesajın şu olduğuna varırız, her ne koşulda olursanız olun insan olarak kalın.

Şu gerçek de asla unutulmamalıdır ki, iyi niyetler acımasız ve kötü eylemlerle tamamen suistimal edilebilir.

Çeviren: Maral Fatma Geliş

Düzenleyen: Metehan Bozkurt

Kaynak: StudyCorgi

Leave a comment