Fidel Castro ezilmişler için yüce bir figürdü ancak kurulmasına yardım ettiği sosyalist sistemin sınırlarını da göz ardı edemeyiz.

Fidel Castro her anlamda, yüce bir figürdü. Kırılgan geçirdiği son yıllarında dahi varlığı Latin Amerika’da, 1959 Küba Devrimi’ni yaşamamış jenerasyonlar arasında bile, yankı uyandırmaya yetiyordu.

Devrimden önce, Küba kolonileşmenin en habis halini sembolize eder bir durumdaydı. İspanya’dan ayrılmak için yürüttükleri Bağımsızlık Savaşları, daha sonra zaferi kendi üstlenecek ve özgürlüğünü yeni eline almış olan bu devletin anayasasını egemenliğini sağlayacak şekilde yeniden yazdıran, ABD tarafından desteklenmişti.

Küba’nın şeker üretimi, ülkenin itaatkarlığını elinde tutan emperyalist kurumlar tarafından ele geçirilmişti. Kültürünün (sessiz kalmayı reddeden kölelerin sesi olmak) içi boşaltılmış ve tüketmeleri için turistlere sunulmuştu.

Bunların hepsi 1 Ocak 1959’da son buldu. Küresel hâkimiyeti hakkında son derece emin bir tutum sergileyen Birleşik Devletlere, Karayipler’den küçük bir ada kafa tutmuştu ve bunu, işgal altındaki her ülke, bastırılmış her ulusal özgürlük hareketi ayağa kalkarak kutladı. Görünüşe göre, devin görünmez kusurları vardı.

1961 senesinde ABD destekli Domuzlar Körfezi Harekatı’nı da durduran pek tabii kolektif direnişti. Ancak 1962’de gerçekleşen Füze Krizi, Havana yönetimine Sovyet desteğinin koşullara bağlı olduğunu ve Küba’nın küresel güç oyunlarında yalnızca ufak bir aktör olduğunu açıkça göstermişti. Kendini Moskova’dan kısa bir süre uzaklaştıran ülkenin girdiği en radikal safha da, Üçüncü Dünya ülkelerinin özgürlük mücadelelerine Latin Amerika’dan Vietnam’a uzanan ortak bir cephede katıldıkları bu zamanlar olmuştur.

Guevara’nın 1967’nin Ekim’inde Bolivya’da ölmesi, devrim için bir yol ayrımı anlamına geliyordu. Peru, Guatemala ve Venezuela’da Küba’da yaşanan devrimin tekrar edilmeye çalışılması, felaketlerle sonuçlanarak başarısız olmuştu. Önceliği her zaman şiddetli kuşatma altında olan ve ekonomik sınırlarının içerisinde sıkışıp kalmış Küba’nın hayatta kalmasını sağlamak olan Fidel, gerilla stratejilerinden elini eteğini çekti.

Bir yıl sonra, 1969 şeker hasadının belirlenen 10 milyon tonu bulamaması (ki bu kaçınılmaz bir durumdu) sonun başlangıcı oldu. Bir yıl içerisinde, Küba tamamen ve kaçınılmaz olarak Sovyet güdümüne girdi ve açık bir biçimde Üçüncü Dünya ülkelerine dair stratejilerinden taviz vermek zorunda kaldı. Fidel Şili’yi ziyaret ettiğinde, gelecekte Pinochet’i destekleyecek olanlar, protestolar için sokaklara akın ettiler. Ancak Fidel’in ziyaretinin sebebi, Allende’nin seçim zaferini ve parlamenter sosyalizm ile alakalı gösterdiği gelişmeleri tebrik etmek idi.

Domuzlar Körfezi çıkarmasının ardından, Castro, devrimin sosyalist bir devrim olduğunu ilan etti. Fidel’in kendisinin radikal milliyetçi bir arka plandan gelmesine rağmen yaptığı bu açıklama, Küba’nın Sovyetlere olan ekonomik bağımlılığının ve yeniden kurulacak olan Komünist Parti’nin ülkenin geleceğinde oynayacağı merkezi rolün bir tasdikiydi.

Bu bağlamda sosyalizm, güçlü bir şekilde merkezileştirilmiş ve Sovyet güdümünde ilerleyen bir devlet yapısı olarak algılanıyordu. Bu, Castro ve Guevara’nın devrimlerin nasıl kazanıldığına dair hücrelenen küçük ve kendini adamış grupların kitlesel hareketler adına hareket ettiği hususunu merkeze alan görüşleri ile çakışıyordu.

1968’de Sovyetler Çekoslovakya’yı işgal ettiğinde, Castro bu hareketi destekleyerek bir kez daha Küba’nın Sovyetlere olan bağımlılığını ve yeni kurulan devletin, Che’nin ölümü ardından var olacak doğasını tasdik etmiş oldu. Ancak Güney Afrika mevzusunda ülke kendine ait daha cesur bir dış politika ortaya koydu.

Yetmişler boyunca, Küba güçleri sağcı ayaklanmaları bastırmakta kilit rol oynamış ve bu durum Castro’nun anti-emperyalist şöhretini sürdürmesini sağlamıştı. Yaptıklarının, apartheid 1’ın son bulmasını ivmelendirdiği hususunda neredeyse hiç şüphe yoktur. Buna rağmen Somali Yarımadası’nda Küba güçleri, Sovyetler ile iş birliği içinde olan hükümetleri savunmuş ve bu durum ülkelerin içindeki özgürlükçü hareketleri önemli ölçüde baskılamıştır.

Fidel, hiçbir zaman uysal bir emir eri olmamıştır. Olağanüstü karizmasını ve prestijini bir yandan ara sıra Moskova’ya uyarı ateşleri yollamak için, bir yandan da devlet üzerindeki kişisel kontrolünü artırmak için kullanmıştır. 1956’da Batista’nın diktatörlüğünü deviren “Granma” dan sağ kalanlar, takip eden elli yılın büyük bölümünde Küba’da gücün merkezi olarak kalmışlardır.

Castro’nun benimsediği sosyalizm, Marx’ın “işçi sınıfının kendini özgürleştirmesi” görüşü ile pek az benzerlik gösteriyordu. Onun benimsediği daha çok Fidel’in başında bulunduğu bir gerilla ordusunun emir-komuta zincirine benzeyen bir sosyalizm idi. Parçaları bir arada tutan hem Fidel’in tartışmasız otoritesi hem de yalnızca kendisini yüzlerce defa öldürmeye kalkışmakla kalmayıp Küba halkını teslim olana kadar açlıktan kırmaya hazır olan ABD’ye karşı olan katı düşmanlığıydı.

Bu zorlu şartlar altında, devrimcilerin kurmuş olduğu sistem gerçek kazanımlar bıraktı. Bu kazanımlar arasında en ünlü olanı yeterli ve kapsamlı sağlık ve eğitim sistemleridir. Bunların ardında, adayı felaketin kıyısına getiren Sovyet yardımının çekilmesi ve ardından gelen “özel dönemden” bile önce, gündelik hayat oldukça zordu.

O vakitler çöküşün önünü kesen yalnızca kolektif birliktelik ve fedakarlıklardı. Yine de hâlihazırda örneğin işe gelmemek ile işyerindeki direnişler ile ve Afrika gazileri konusunda gerçeklerin anlaşılması yollarıyla halk, hoşnutsuzluklarını ciddi şekilde belli etmeye başlamış ve devrimle gelen umutların birçoğunun hayalden ibaret olduğu anlaşılmıştı. Temel sosyal provizyonlar olsa da tüketim malları konusunda pek bir şey yoktu ve muhalefet, şekli ne olursa olsun, sert bir şekilde cezalandırılıyordu.

Gücün inanılmaz bir şekilde piramidin tepesinde toplanarak yoğunlaşması (devletin önde gelen yönetim organları Fidel’in kontrolü altındaki “tarihi” liderler tarafından yönetiliyordu), sosyalist bir demokrasi için olasılıkların önünü tıkıyordu. Siyasi kurumlar olabilecek her seviyede merkezden kontrol ediliyordu; Devrim Savunma Komiteleri gibi yerel organlar, muhalefete karşı teyakkuzda olmaya devam ediyordu. Huzursuzluk çok “gürültülü” bir hale geldiği zamanlarda binlerce Kübalı, gönderilenleri “pislik” ilan eden patırtılı marşlar eşliğinde, Miami’ye sürgüne gönderiliyordu.

Ülke içinden yapılan demokrasi çağrılarını, kendilerini kendi tarihlerinin öznesi haline getirebilecek adına yaraşır bir sosyalist düzeni isteyen çalışan insanlardan gelen haklı bir istek yerine, emperyalist propaganda ilan etmek, kısmen basitti. Toplu iletişim yalnızca kapalı şekilde yayın yapan devlet gazetesi “Granma” ile mümkündü ve her seviyeden devlet kurumları yönetimin verdiği kararların iletildiği kanallardan yalnızca birazcık farklıydı.

Yürütülen ve yalnızca kendine hesap veren donuk bürokrasi, yalnızca minimal provizyonları karşılayabilir hale gelmiş ekonomi şartlarında ürün ve hizmetlere ulaşımda imtiyazlar olması ile birleşince, gittikçe yozlaşmış bir hale gelmişti. Castro’nun zaman zaman yaptığı “düzeltme” çağrıları sorun teşkil eden bazı kişileri ortadan kaldırmış olsa da sistem olduğu gibi kalmıştı.

Bunlara rağmen, Fidel’in keskin politik içgüdüleri ve Doğu Avrupa’nın çöküşünün ardından bulabildiği her yerde müttefik bulmaya olan isteği sayesinde Küba ayakta kalmayı başardı. Ancak her ne kadar “sola dönüş” hükümetlerinin liderleri Fidel’in mirasını kutlasalar da 21.yüzyılın doğuşuyla beraber gelen yeni anti-kapitalist hareketlerin, demokrasi ve katılıma gösterdikleri ehemmiyet de hesaba katılırsa, Küba’dan öğrenecekleri pek bir şey yok.

En nihayetinde aslında Küba sosyalizmin, eşcinsel insanların bastırılmasını, eleştirilerin göz ardı edilmesini ve bugün Küba’da hüküm süren, bürokratlar ve askeri liderlerden oluşan küçük bir grubun ekonomiyi idare ve kontrol ettiği bir rejimin ortaya çıkmasına izin verecek bir yorumunu benimsemişti. Küba’nın dünya pazarına tekrar girecek olmasından faydalanacak olanlar da bu küçük gruptaki insanlardır, Kübalıların çoğunluğu değil.

2006’da hastalanan Fidel, o vakitten beri pek az konuştu. Üçüncü Dünya ülkelerinde ölümü için yas tutulacak, zira Küba uzun zaman emperyalist baskılardan kurtulmanın mümkün oluşunun bir simgesi olagelmişti. Küba’nın ayakta kalması tek başına umut olmuştu.  Yine de Castro’nun kurduğu devlet, adına yaraşır bir sosyalist sistemin derin ve radikal bir demokrasiye olan ihtiyacının bir hatırlatıcısı niteliğindedir.

Çevirmenin notu:

Apartheid, Afrika’nın güneyinde bulunan Güney Afrika Cumhuriyeti ile bu devlete bağlı Güneybatı Afrika’da 1948- 1994 yılları arasında resmî devlet politikası olarak iktidarda bulunan Ulusal Parti hükûmeti tarafından uygulanan ve bu doğrultuda yasalar çıkartarak ırksal ayrımcılığı savunan sistemdir.

Yazar: Mike Gonzales

Kaynak: Jacobin

Çeviren: Can Güzel

Düzenleyen: Ceren Berk