Feminizm

Feminizm

metin, kişi, grup, açık hava içeren bir resim

Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

Kadınların siyasi, ekonomik ve kültürel eşitliğine dair bir inanç olan feminizm, insan uygarlığının en erken dönemlerine kadar uzanır. Tipik olarak üç dalgaya ayrılır: mülkiyet hakları ve oy kullanma hakkı ile ilgilenen birinci dalga feminizm, eşitlik ve ayrımcılık karşıtlığına odaklanan ikinci dalga feminizm ve 1990’larda ikinci dalganın beyaz, heteroseksüel kadınlara ayrıcalık tanımasına bir tepki olarak başlayan üçüncü dalga feminizm.

Antik Yunan’dan kadınların oy hakkı mücadelesinden, kadın yürüyüşlerine ve #MeToo hareketine kadar feminizmin tarihi büyüleyici olduğu kadar uzundur da.

İlk feministler

Platon, klasiği olan “Devlet”inde kadınların “doğal kapasitelerinin” antik Yunan’ı yönetmek ve savunmak için erkeklerinkiyle eşit olduğunu savundu. Ancak herkes Platon ile aynı fikirde değildi; Antik Roma’nın kadınları, kadınların altına ve diğer mallara erişimini kısıtlayan Oppian Yasasına karşı büyük bir protesto düzenlediğinde, Roma konsolosu Marcus Porcius Cato, “Onlar sizinle eşit olmaya başladığında, sizin üstünüz olacaklar!” diye itiraz etti. (Cato’nun korkularına rağmen, yasa yürürlükten kaldırıldı.)

15. yüzyıl yazarı Christine de Pizan, Kadınlar Şehri Kitabı’nda (The Book of the City of Ladies) kadın düşmanlığını ve Orta Çağ’da kadınların rolünü protesto etti. Yıllar sonra, Aydınlanma döneminde, Newcastle-upon-Tyne Düşesi Margaret Cavendish ve “Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi” kitabı yazarı Mary Wollstonecraft gibi yazarlar ve filozoflar, kadınlara daha fazla eşitlik kazandırmak için güçlü bir şekilde tartıştılar.

Devlet başkanı John Adams’ın eşi Abigail Adams, özellikle eğitime, mülke ve oy pusulasına erişimin kadın eşitliği için kritik olduğunu gördü. Abigail Adams, kocası John Adams’a yazdığı mektuplarda, “Kadınlara özel bir özen ve dikkat gösterilmezse, bir isyan çıkarmaya kararlıyız ve kendimizi üzerinde söz hakkımızın olmadığı hiçbir kanuna bağlı tutmayacağız” diye uyardı.

Adams’ın tehdit ettiği “İsyan” 19. yüzyılda, kadınlara daha fazla özgürlük çağrılarının köleliğin sona ermesini talep eden seslerle birleşmesiyle başladı. Aslında, kölelik karşıtı hareketin birçok kadın lideri, Afrikalı Amerikalıların kendilerinin yararlanamayacakları haklarını savunmada sarsıcı bir ironi buldu.

Birinci dalga feminizm: Kadınların oy hakkı ve Seneca Falls Bildirgesi

1848 Seneca Falls Bildirgesinde, Elizabeth Cady Stanton ve Lucretia Mott gibi kölelik karşıtları, şimdilerde ünlü olan Duygular Bildirgesi’nde cesurca ilan ettiler: “Bu gerçeklerin apaçık olduğunu düşünüyoruz; tüm erkekler ve kadınlar eşit yaratılmıştır.” Tartışmalı olarak, feministler “kutsal hakları olan diledikleri yetkiliyi seçebilme haklarını” yani oy kullanma haklarını talep ettiler.

Pek çok katılımcı, kadınlar için oy kullanma hakkının haddinden fazla olduğunu düşündü; ancak Frederick Douglass, eğer kadınlar da bu hakkı talep edemezse, siyah bir erkek olarak oy kullanma hakkını kabul edemeyeceğini söylediğinde kafaları karıştı. Karar geçtiğinde, kadınların oy hakkı hareketi ciddi bir şekilde başladı ve onlarca yıl feminizme büyük ölçüde egemen oldu.

19. yüzyıl değişikliği: Kadınlara oy hakkı

Yavaş yavaş, süfrajetler (kadınlara oy hakkı sağlayan kadınlar) bazı başarılar elde etmeye başladı: 1893’te Yeni Zelanda, kadınlara oy kullanma hakkı veren ilk egemen devlet oldu, onu 1902’de Avustralya ve 1906’da Finlandiya izledi. Sınırlı bir zaferle, Birleşik Krallık 30 yaşın üzerindeki kadınlara 1918’de oy hakkı verdi.

Amerika Birleşik Devletleri’nde, kadınların Birinci Dünya Savaşı’na katılımı, birçoklarına eşit temsili hak ettiklerini kanıtladı. 1920’de, Susan B. Anthony ve Carrie Chapman Catt gibi kadınların oy hakkını savunanların çalışmaları sayesinde, On dokuzuncu Değişiklik (19th Amendment) onaylanmış oldu. Amerikalı kadınlar sonunda oy kullanma hakkını kazandı. Bu hakların güvence altına alınmasıyla feministler, bazı akademisyenlerin feminizmin “ikinci dalgası” olarak adlandırdıkları şeye giriştiler.

Kadın ve çalışma

Büyük Buhranın ardından, o zamana kadar eve ekmek götüren, ancak işlerini kaybeden birçok erkek kadınları ev işleri, öğretmenlik ve sekreterlik gibi daha düşük ücretli ancak daha istikrarlı bir kariyer sağlayan “kadın işi” bulmaya zorlayınca daha fazla sayıda kadın iş yerine girmeye başladı.

Dünya Savaşı sırasında, birçok kadın aktif olarak orduya katıldı veya daha önce erkeklere ayrılmış endüstrilerde iş buldu ve bu da “Rosie the Riveter”ı feminist bir simge haline getirdi. Medeni haklar hareketinin ardından kadınlar, çabalarının ön saflarında eşit ücret ve iş yerine daha fazla katılım için uğraştılar.

1963 Eşit Ücret Yasası, hala geçerli olan bu sorunla yüzleşmeye yönelik ilk çabalar arasındaydı.

İkinci dalga feminizm: Kadınların özgürlüğü

Ancak kültürel engeller devam etti ve 1963’te “Kadınlığın Gizemi”nin yayımlanmasıyla birlikte, daha sonra kurulacak Ulusal Kadın Örgütü’nün kurucularından olan Betty Friedan, ev işleri ve çocuk bakımı gibi nahoş rollerin hala kadınlara bırakıldığını savundu. Bundan sonra birçok insan feminizmden “kadınların kurtuluşu” olarak bahsetmeye başladı. 1971’de feminist Gloria Steinem, Ulusal Kadın Siyasi Kurultayı’nı kurmak için Betty Friedan ve Bella Abzug’a katıldı. Steinem’s Ms. Magazine, 1976’da kapağında feminizmi konu alan ilk dergi oldu.

Kadınlar için yasal eşitlik arayan ve cinsiyete dayalı ayrımcılığı yasaklayan Eşit Haklar Tasarısı 1972’de Kongre tarafından kabul edildi (ancak muhafazakâr bir tepkinin ardından, hiçbir zaman kanun haline gelmesi için yeterli eyalet tarafından onaylanmadı). Bir yıl sonra feministler, Roe v. Wade davasının bir kadının kürtaj hakkını garanti eden, dönüm noktası niteliğindeki Yüksek Mahkeme kararını kutladılar.

Üçüncü dalga feminizm: Feminist hareketten kimler yararlanıyor?

Eleştirmenler, feminist hareketin, özellikle de ikinci dalganın yararlarının büyük ölçüde beyaz, üniversite mezunu kadınlarla sınırlı olduğunu ve feminizmin beyaz olmayan kadınların, lezbiyenlerin, göçmenlerin ve dini azınlıkların kaygılarını ele almadığını savundu. 19. yüzyılda bile, Sojourner Truth, “Ben kadın değil miyim?” diyor 1851 Ohio Kadın Hakları Sözleşmesi’nden önceki heyecan verici konuşmasında:

“Ve ben bir kadın değil miyim? Bana bak! Koluma bak! Sürdüm, ektim ve ambarı doldurdum ve kimse beni yönetemezdi! Ve ben bir kadın değil miyim? Bir erkek kadar çalışabilir ve bir erkek kadar yiyebilirdim – elde edebildiğim zaman – ve aynı zamanda kırbacı da taşıyabilirdim! Ve ben bir kadın değil miyim? 13 çocuk doğurdum ve çoğunun köle olarak satıldığını gördüm ve annemin kederiyle haykırdığımda İsa’dan başkası beni duymadı! Ve ben bir kadın değil miyim?”

#MeToo hareketi ve kadın yürüyüşleri

2010’ların başında feministler, kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmasını garantilemede ve mizojiniyi yenmedeki henüz tamamlanmamış işlerinin bir simgesi olarak öne çıkan cinsel taciz vakalarına ve tecavüz kültürüne dikkat çektiler. #MeToo hareketi, 2017’nin Ekim ayında New York Times’ın, hakkında cinsel taciz iddiaları çıkan nüfuzlu film yapımcısı Harvey Weinstein’in aleyhine bir haber yayımlaması üzerine ehemmiyet kazandı. Daha pek çok kadın, içlerinde 45. Amerikan Başkanı Donald Trump’ın da bulunduğu güç sahibi erkeğe karşı cinsel taciz iddialarında bulundu.

Trump’ın başkanlığının ilk tam günü olan 21 Ocak 2017’de, yüz binlerce insan Washington DC’deki Kadınlar Yürüyüşü’ne katıldı. Bu yürüyüş, yeni yönetime ve bu yönetimin, bireyin üreme, medeni ve insan haklarına karşı oluşturduğu fark edilen tehdide karşı yapılan çok büyük bir eylemdi, nitekim yalnızca Washington’la da sınırlı kalmadı: dünyanın dört bir yanında üç milyonu aşkın insan, eş zamanlı olarak gösterilerde bulundu, böylelikle, dünya üzerindeki tüm kadınların eşit haklara sahip olması için uğraşan feministlere, kamuoyunda yankı uyandırmaya yardımcı platformlar sağladı.

Çeviren: Cansu Genç

Düzenleyen: Büşra Sena Abacık

Kaynak: History.com

Leave a comment