Georges Bataille, 20. Yüzyılın en skandal kitaplarından biri olan Gözün Hikayesi’nin yazarı olarak hatırlanıyor. Buna rağmen Michel Surya’nın okkalı biyografisinin gösterdiği bir şey varsa o da birkaç Georges Batailles olduğudur.

 Erotizm ve ölüm hakkında yazmış tartışmalı yazar vardı.Bibliothèque Nationale’de “sevimli mavi gözlerle” daima efendi kütüphaneci vardı. Ve unsurları Sovereignty ve şüphesiz en etkileyici eseri Lanetli Pay içinde görülebilen, mümkün olmayan bir “evrensel tarih” yazma fikrini benimseyen filozof vardı.

Bu etkileyici kitabın kapağı Bataille’ın orta yaşlı halini gösteriyor. O, beyaz saçlı, anlayışlı, güler yüzlü ve biraz da alaycı bir aile doktorunu anımsatıyor. Bu seçkin alnın altında canavarca olan bitenin hiçbir belirtisi yok, hayatının çoğunu genelevlerinde ve striptiz kulüplerinde geçirdiğine, kendinden geçene kadar içip ve kontrolden çıkmışcasına kumar oynadığına dair bir ipucu yok. Ancak ne çalışma arkadaşları, ne de katkıda bulunduğu ciddi dergilerin editörleri onun hovardalığından haberdardı. 

Burada Gözün Hikayesi hayranlarını mutlu edecek bir sürü şey var, ama Surya daha çok Bataille’a filozof ve politik düşünür olarak hakkını vermek için canla başla çalışıyor. Evet bu, hamile eşi yan odada uyurken, annesinin cesedinin önünde mastürbasyon yapan adam, ama aynı zamanda The Pyschological Structure of Fascism [Ç.N. Faşizmin Psikolojik Yapısı] eserinin yazarı. Evet bu, Londra Hayvanat Bahçesinde bir maymunun kıçını (“kırmızı etin güzel bir kızışması”) görünce adeta zevkten mest olan adam, ama aynı zamanda The Notion of Expenditure eserinde [Ç.N. Harcama Kavramı] sosyal paylaşımda yararın rolünü analiz etti. 

Ve evet, bu, 1000 kesik ile ölüm adındaki Çin işkencesinin (kitapta da basılan) fotoğraflarını saplatı haline getiren adam, diri diri kesilen genç adamın bir dini vecit durumunda olduğuna ikna olmuştu (“iğrenç, çılgın, kanla çizilmiş, bir yaban arısı kadar güzel”), ama aynı zamanda The Problem of the State [Ç.N. Devletin Sorunu] kitabını yazdı. Dehşet verici, takıntılı erotik romanların dehşet verici, takıntılı siyaset felsefesinden tamamen ayrılamayacağı çok geçmeden belli oluyor.

Bataille’ın edebi eserleri, yaşamına sıkça başvursa da, doğrudan otobiyografik değildir. Surya, ne yazık ki, bizi “karanlık ve tamamen lanetli bir hayat” sürmüş gibi muhtemelen çok da doğru olmayan bir izlenimle bırakarak Bataille’ın sadece kötü zamanları hatırladığını söylüyor. Surya Bataille’a dair belgesel kanıtların eksikliğini entelektüel gelişimine odaklanarak gideriyor. Surya, Bataille her ne kadar sapkın görünürse görünsün, bir fikri savunmaktan ziyade aniden kavramada çok daha iyi olmasına rağmen, çalışmasının ardında sistematik bir felsefe olduğunu ileri sürüyor. Yine de, Surya’nın kusuru olmaksızın, bu garip bir şekilde kansız bir portre olarak kalıyor. Bataille kadar et ve kemikle bu kadar saplantılı bir adam için, etten kemikten biri gibi görünmemesi tuhaf.

Surya, Bataille’in patolojik ruh halinin izini çocukluğuna kadar sürer. Frengili babası kör ve felçliydi ve en nihayetinde çıldırdı. Aile Eylül 1915’te tahliye edildiğinde onu geride bırakmak zorunda kaldı. Istırap çeken annesi delirdi ve intihar girişiminde bulundu. Aile, iki ay sonra eve döndüğünde “yatak odasında kapalı bir tabut” buldu. O zaman, Bataille’ın kendini ölüme bu kadar kaptırmasına şaşırmamalı.

Dinsiz babasına tepki gösteren Bataille, Tanrı’yı ​​buldu ve Katolik oldu. Bedeni bir dışkı torbası olarak tasvir eden ortaçağ metinlerini bir çırpıda bitirdi ve Hristiyan şehitlerin korkunç işkencelerini inceledi. Geri dönüp baktığında, bu dindar dönemi, sonradan Nietzsche olduğu ortaya çıkan kaderinden kaçma girişimi olarak gördü. Tanrı ölmüştü ve “üzerime çöken kahkaha dalgası inancımı bir oyuna dönüştürmüştü”.

Aniden her şeye izin vardı ve kendini bedeni zevklere adadı (“Benim asıl kilisem bir genelev”). O sadece “edepsiz” olanı önemsedi ve edepsiz olan her şeyi yüce ve saf hale getirmek istiyordu. Sonunda, Gözün Hikayesi’nde olduğu gibi, yeterince müstehcen olan sadece ölümdü.

Bataille, aşağılamak dışında aşktan pek söz etmez. Surya, “Sistematik olarak ve oldukça sadakatsizdi” diyor. 1928’deki evliliği, ne sık sık gece kulüplerine, genelevlere, seks partilerine gitmesine ne de bir metresi olmasına engel oldu (eşi 1934’te kendisini terk etti), ki bu metres pek çok kahramanına ilham olan Colette Peignot idi. Colette’in nasıl öldüğü (otuz beşinde ve Bataille’ın yatağında) hala gizemini koruyor. Bataille bir gün bununla alakalı konuşacağını söyledi, ama dediğini hiç yapmadı, ve gerçekten kadınlar, rüyasındaki figürler gibi hayatından geçip gidiyor gibi görünüyorlardı.

Aşırı yalnızdı ve nihayetinde hayal kırıklığıyla sonuçlanan bir hayatı oldu. Hiçbir zaman olmayı hayal ettiği saygın yazar olamadı. Surya’nın belirttiği gibi, Bataille, André Breton’un ünü ve Sürrealistlerin önderi sıfatını kıskanıyordu, ancak kenardan eleştirmeyi tercih edip onlara katılmayı reddetti. Breton, pisliği ve yolsuzluğu kucaklamayı çok abarttığını düşünüyordu. “Bay Bataille sinekleri sever” dedi. “Biz değil.” Böylece Bataille, gitmeyip vızıldayan bir sinek misali Sürrealizm’in saçaklarında kaldı.

Hastalık ve yaşlılık  onu sonunda ele geçirdi. Akciğer tüberkülozu üstüne, 58 yaşında beyinde damar sertliği tanısı kondu. Bunu baş dönmesi ve dikkat dağınıklığı takip etti ve aklının “kendini yok ettiğinden” yakındı. 1962’de, 65 yaşında, “ölümün kahkahası” na memnuniyetle yenildi.

Bu ciddi ve saygın biyografi önemli bir soru üzerine eğiliyor ve Surya birkaç kere bu soruya geri dönüyor: Bataille deli miydi? Surya öyle düşünmüyor ve Bataille da aynı şekilde. Bataille “Ben deli değildim” diye yazdı, “ama insan deneyiminin sınırlarını, öyle veya böyle terk etme zorunluluğunu kuşkusuz gözümde çok fazla büyüttüm.”

 

Yazar: Ian Pindar

Çevirmen: Nermin Artuk

Kaynak: The Guardian