Erken dönem sansürler Rod Serling’i Alacakaranlık Kuşağı’nı yazmaya itti

Erken dönem sansürler Rod Serling’i Alacakaranlık Kuşağı’nı yazmaya itti

Emmet Till trajedisini televizyona yansıtmadaki talihsizliği, Serling’i daha yaratıcı olmaya sürükledi.

Rod Serling, Westport-Connecticut’taki evinde çalışırken. 1956 yılı.

Ağustos 1955’te Emmett Till adlı Afro-Amerikan bir genç ABD’nin Chicaho eyaletinde Missisippi’de yaşayan ailesini ziyarete gittiği sırada kaçırılmış, dövülmüş ve vurularak öldürülmüştü. Bu olayın neticesinde Amerikan ulusunda bir ırk ayrımı hâsıl olmuştu.

Basın, kapağı açık tabuttaki 14 yaşındaki bir gencin naaşının fotoğraflarını yayarken mahkemede başka bir hikâye dönüyordu. Tamamı beyazlardan oluşan bir jüri, iki beyaz katile yönelik suçlamaları düşürüyordu. Bu adli hata, Sivil Haklar Hareketi’ne zemin teşkil ediyordu.

Televizyonlarda dramanın altın çağının yaşandığı dönemde 30 yaşında yıldızı parlayan Rod Serling, bu hadiseyi haberlerde izlemişti. Serling’in sosyal adalette medyadaki gücün arttığına sağlam bir inacı vardı. Sonraları “Yazarın görevi, toplumsal bilinci uyaran olmaktır. Bir konumu, bakış açısı olmalıdır. Sosyal eleştirinin inceliklerini görmeli ve zamanının sorunlarına odaklanmalıdır” diyecekti.

Till davasının sonuçlanmasından kısa bir süre sonra Serling, ırkçılığın sebep olduğu bu cinayete dair bir televizyon programı yapmayı bir zorunluluk bildi ve kariyerinin en sağlam hamlesini yaptı. Ancak güneyli beyazlardan misilleme gelir korkusuyla sansür kurulu tarafından Serling, sergilediği yaklaşımı tekrar gözden geçirmeye mecbur bırakıldı. Bunun sonucunda, nihai olarak, çağın sosyal sorunlarına değinen, önyargıları, cehaleti, nükleer endişeyi, savaşı ve diğer bir çok konuyu ele alan o meşhur “Alacakaranlık Kuşağı” serisi ortaya çıktı.

Bugün Alacakaranlık Kuşağı, Jordan Peele tarafından başka bir boyuta açılmaktadır. Peele, kendine has mizah, korku anlayışı ve insanoğlunun tecrübelerini anlatımı ile; özellikle de ırk kavramını ele alış biçimiyle öne çıkan Hollywood’un en ilginç sanatçısı. Bu istikrarlı tutumunu, Birleşik Devletler’de gişe rekoru kıran “Key & Peele” adlı skeçlerden oluşan yapımına ait bölümlerde genel anlamda görebilmek mümkün. Taşıdığı perspektif, ona doğal olarak CBS All Access kanalında çok fazla öne çıkan bir katılımcı ve aynı zamanda yapımcı rolü biçiyor. Serling’ten farklı olarak Peele, drama yazarının hep istediği ama elde edemediği, 1959-1964 yıllarında Soğuk Savaş sansürüne maruz kalan orijinal televizyon programıyla aynı direktifte bir televizyon programı yapma imkânını bulacaktır. Yine de Get Out adlı yapımla Oscar kazanan Peele’in Alacakaranlık Kuşağı’nda siyahilerin genetiğinden açıkça bahsettiği alegorisi, Serling’in asla yapamayacağı bir şeydi. Hikâyenin canlı yayına girebilmesi için, vermek istediği mesajın bir takım kamuflaja bürünmesi, –başka bir zaman diliminde ve uzak bir gezegende gerçekleşmesi gibi– ve orta bir yol bulması gerekecekti. Peele, New York Times gazetesinden Dave Itzkoff’la yaptığı bir röportajda şunları söyleyecekti: “Öyle sanıyorum ki Serling burada olsaydı, söyleyecek çok şeyi olurdu ve kendi zamanında kaleme alamadığı bir sürü yeni bölüm yazardı…”

Birkaç örnek gösteriyor ki Serling’in verdiği çabalar, Till trajedisini ekrana getirme girişiminden daha iyiydi. Kaldı ki ABC kanalında yayınlanan saatlik bölümlü U.S. Steel Hour dizisinde Serling, reklam ajansının tanıtımı fikrini uygulayarak kendi kendine bir ön sansür getirmişti. Senaryoyu ekrana yansıtırken vermiş olduğu tavizin farkındaydı ki reklamcılara Yahudi bir tefecinin güneyde linç edildiği bir hikâyeyi satmıştı. Bu fikre sıcak bakılınca, Serling de Till’in öyküsünü doğrudan aktarabilme özgürlüğüne sahip olduğu Broadway’e adapte etti ve senaryonun merkezine siyahi bir mağdur yerleştirdi. Fakat 1950lerin televizyonunun ne kadar kısıtlayıcı olabileceği konusunda yanılmıştı. Daily Variety gazetesine verdiği bir röportajda, devam etmekte olan bir senaryosunun Till cinayeti üzerine olduğunu söylemesi üzerine haber, ülke genelinde hızla yayıldı. Beyazların diğer insanlardan daha üstün olduğuna inanan organizasyonlardan gelen binlerce öfkeli mektup ve telgraf, hem Steel Hour’u hem de ABC’yi tehdit ediyor, Serling’in senaryosunu acilen değiştirmeleri gerektiğini dikte ediyordu. Olayı yıllar sonra Alacakaranlık Kuşağı’nın gala gecesine Mike Wallace adlı bir gazeteci, Serling’in, hikâyesinde sistemli bir dağıtılmanın olduğunu ifade ettiğini aktardı. “30 farklı kişinin ince eleyip sık dokuduğu bir şeydi” diyen Wallace, “haftada en az iki toplantı yapılıyor ve neyin değişmesi gerektiğine dair notlar alınıyordu” şeklinde sözünü bitiriyordu. The Box: An Oral History of Television, 1920-1961 adlı eserin yazarı ve aynı zamanda gazeteci olan Jeff Kisseloff, durumu “Kanal sahipleri ve reklam ajansları, beyaz vatandaşları hatta ırkçıları öfkelendirmek ve bu yüzden gelir kaybına uğramaktan korkuyordu” şeklinde açıklıyordu.

Televizyonun 1950’li yıllarda ulusal çapta izleyici kazanmasıyla birlikte daha ilk günden beyazlara pazarlanan yapımlar teşvike itildi. Siyahilerin zaten alım gücü yoktu. 1966’nın sonlarına doğru bir iletişim teorisyeni James L. Baughman’ın çalışması, siyahi sahne erbaplarının toplam yayındaki yerinin yüzde iki olduğunu gösteriyordu. Muhteşem Nat King Cole, bu durumu kısa ve öz bir şekilde tahmin ettirmişti; “Madison Bulvarı karanlıktan korkuyordu…”

Serling “Kıyamet Günü” adlı televizyon programını nihayet 25 Nisan 1956’da gösterime sokmuştu. Güney’in senaryodan çıkarıldığının ipuçlarından biri de Coca-Cola şişesinin bile görünmemesi ve böylece izleyicilerin, mekân hakkında fikir sahibi olmasına meydan vermemesiydi. Bunun yerine açılış sahnesi, hikâyenin New England’da geçtiğini açıkça gösteriyordu. Wallace görüşmesinde “Gerçekten de mesele baştan aşağı Güney’den uzakta çekilmesiydi. İkna olmuştum” diye itiraf ediyordu Serling. “Çekim Alaska’da ya da Kuzey’de yapılabilirdi; kostüm sorununun buna engel olabileceğini düşünmem hariç…” Maktül, meçhul bir yabancı olarak betimlenmişti. Sonrasında Serling biraz içerlemiş ve “Hikâyedeki katilin dengesiz bir psikopat değil, bilakis iyi ve dürüst biri olması önerilmişti. Amerikalı genç bir an yanlış anlaşılmıştı…” diyecekti. Serling’e ait kısımları abartılması ya da hem sahneye koymaya hem de televizyona aynı anda çıkarmaya çalıştığı iki senaryonun birleştirilmesindeki sıkıntı bilinmeliydi.

Rod Serling Anıt Vakfı yönetim kurulu üyesi Nicholas Parisi’nin, yakın zamanda kaleme aldığı biyografide “Kıyamet Günü’nün, anlatıcıdan aktarımıyla ilerleyen bir eser hâline gelmesi iyi bir şeydi” sözü yer alacaktı. Mesela Serling’in başta bahsettiği cinayete kurban giden Güneyli Yahudi, ekranda görünmek yerine tiyatral bir senaryo şeklinde kaleme alınmıştı. Meçhul yabancı zaten Serling’in gösteriminin başında yer alıyordu.

Konu ne olursa olsun zamanla her şey söylendi ve gerçekleşti; Kıyamet Günü’yle ekranda verilen mesaj ince ve nükteliydi. Serling, eserinin New York Times gazetesindeki bir incelemesini görünce bunu daha iyi anladı. Bir dostundan gelen mektupta şöyle yazıyordu: “Üzerimden sanki kamyon geçmiş de işini bitmek için tekrar geri hareket etmişti…” Aynı zamanda kendisine Broadway senaryosunu sattığı ve yayınlattığı Theater Guild ile arası limoni olmuştu. Kurtarma etme girişimlerine rağmen hikâyenin tiyatral versiyonu hayatı boyunca ne yayınlanabildi ne de oynanabildi.

Ancak Serling için Till trajedisi henüz bitmemişti. CBS’ye bir kere daha, bu sefer de Playhouse 90 adlı dizi için başvurdu. Güneydoğuda küçük bir kasabada geçen bir linç olayını hikâyeleştirmişti. CBS yöneticilerinin homurdanması üzerine Serling hikâyeyi bir asır geriden gelecek şekilde revize etmek zorunda kalmış; Till’e doğrudan gönderme yapan kısımların yanı sıra siyah-beyaz göndermelerini silmişti. Kıyamet Günü’nün aksine bu yapıma “Toza Dönen Şehir” adı verilmişti. Daha evrensel olması açısından Serling, senaryonun önyargı ve nefret unsurlarına dair mesaj vermesini arzu etmişti. Serling’in editörüne bir gazeteci tarafından monolog tarzında anlatımlı bir telgraf çekilmişti. Serling’in bizzat kendisi bunun Alacakaranlık Kuşağı’nın kapanış konuşması için mükemmel olacağını sezinlemiş ve cevaben şunları yazmıştı:

“Dempseyville’e dört aydır ilk kez yağmur yağıyordu. Çok geç kalmıştı. Şehir çoktan toza dumana bulanmıştı. Kendine bir baktı ki ufalanmış ve bölük pörçük olmuştu. Çünkü önyargı ve şiddetten oluşan çirkin bir portreye sahne olmuştu. Sırf bir arada yaşamayı bilmeyen insanoğlunun sapkınlığı ve tuhaflığı yüzünden beş dakika içinde birbirinden elli fit uzakta iki kişi ölmüştü. Onlar bunu öğrenene kadar ben de bu hikâyeyi dönüp dolaşıp kaleme alacağım.”

Eğitmen Lester H. Hunt, derslerinde Serling’in Alacakaranlık Kuşağı’na mihenk taşı olacak Kıyamet Günü ve Toz adlı eserlerindeki tecrübelerini anlatıyordu. Hunt, sansürleri de hesaba katarak şöyle yazıyordu: “Serling, birden ve koşulların etkisiyle değişmektense dönemin sorunlarına göre en önemli seslenişi olduğunu düşünen ve bunları, günün sorunlarına değinerek ifade eden biri değil, bilakis doğrudan insan yaşamına değinen evrensel ilkeleri kapsayan biri olmayı tercih etmişti.”

Serling’in bizzat kendisinin sonradan ifade ettiği gibi “Eğer biraz önyargıda (siyahilere karşı) bulunmak istiyorsanız 1959 yerine 1890’a gidip Meksikalılar’ı seçebilirsiniz.” Serling ayrıca Daily Variety’deki ilk münakaşasından da ders çıkarmıştı. Wallace ile yaptığı görüşmede yeni televizyon programının tartışmalı konular içerdiğini kabul etmemişti: “Playhouse 90 gibi bir yapımın aksine sosyal eleştiride senaryonun kullanılmadığı ve yarım saat gibi dar bir zamanla boğuşuyorduk. Bunlar katiyen eğlence konusu değildi…” diyecekti. Wallace, konunun üzerine gitmesinden sonra onu televizyon için mühim şeyler yazmaktan vazgeçmekle suçlayacak ve Serling de kabul edecekti. “Önemliden kastınız sosyal sorunlara daha dramatik bir şekilde değinmemse, evet haklısınız, suçluyum” diye itiraf edecekti. Elbette bu durum onu vakayla ilgilenmekten alıkoymayacaktı. Till trajedisindeki gafı, onu ekranlara ırk, önyargı, savaş, politika ve insan doğasını yansıtmada bir ayıklamadan geçmesi gerektiğinin farkına vardırmıştı.

“Alacakaranlık Kuşağı” aslında Serling’in Amerikan ordusundan aldığı bir kavramdı. Kendisi İkinci Dünya Savaşı’nda orduda paraşütçüydü. Yazdığı çoğu hikâyeye damgasını vuran bir deneyimden yola çıkmıştı; uçaktan atlama ânında ufkun görülememesi. Dizinin başlığında belirtildiği gibi yapımın amacı ortadaydı: İnsanlara dair sorunları bir şekilde ekrana sıra dışı hikâyeler anlatmak suretiyle aktarmak.

Peele, Serling’in ikonik rolünü devralmasıyla birlikte bu endişeler hakkında doğrudan daha fazla konuşabilme şansına sahip olduğunun da farkında. 1975’te hayata veda eden Serling’in üzerindeki bu perde bir şekilde tekrar yükseldi.

Anlatıcının hikâyelerin başında da dediği gibi “Alacakaranlık Kuşağına girmek üzeresiniz…”

Yazar: Jackie Mansky

Çeviren: Caner Övet

Düzenleyen: Elif Rana Yılmazlar

Kaynak: Smithsonian Magazine

Leave a comment