Emily Brontë’nin kayıp ikinci romanı

Emily Brontë’nin kayıp ikinci romanı

İngiliz edebiyatı klasiklerinden olan Uğultulu Tepeler’in yazarı genç yaşta trajik bir ölümle dünyadan ayrılmış ve ikinci romanını yarım bırakmıştı.

Charlotte Brontë’nin, ailesine ait Haworth Parsonage’da ölen kardeşi Emily’e ait tamamlanmamış eseri elindeyken yanan bir şöminenin yanına diz çöktüğü gün yalnızca aklından neler geçtiğini hayal edebiliriz. Acaba o kasten ufacık ama tutkuyla karalanmış el yazısına bakıp gözyaşlarının gözlerine hücum ettiğini hissetti mi? Üç kardeşiyle birlikte, çocukluğun hayali dünyalarına dair hikayeler yazarak geçirdikleri ve artık yalnızca “hatıralarda yaşayan” sayısız öğleden sonrayı hatırlattı mı ona? Yazar-kâhyanın yazı masası ve mutfak arasında mekik dokumasıyla ortaya çıkan kağıtlar, Emily’nin hiç boş durmayan ellerinin unlu parmak izleriyle mühürlenmiş miydi?

Charlotte Brontë ne düşündüyse, o sayfalarda ne yazılmışsa, Rochester ailesinin evinde, alevlerin içinde kayboldu.

Bu kimsesiz, Viktorya dönemi sahnesi büsbütün kurgu bir eser değil. İçinde taşıdığı bazı gerçekler var. İngiliz edebiyatı klasiklerinden biri olan Uğultulu Tepeler’in yazarı Emily Brontë genç yaşta trajik bir ölümle dünyadan ayrıldı ve geride tamamlanmamış ikinci romanını bıraktı. Emily’nin yayıncısı Thomas Cautley Newby’den gelen 15 Şubat 1848 tarihli bir mektup da bunu doğruluyor. Mektup Brontë Parsonage Müzesi’nde, ailenin yazışmalarından oluşan bir koleksiyonun parçası. İçeriğinde şöyle yazıyor:

Nazik notunuz için minnettarım, ayrıca ikinci romanınızın düzenlemelerini yapmaktan büyük zevk duyacağım. Bitirmekte acele etmeyin. İlk eserinize göre gelişme olup olmadığı çoğunlukla yeni kitabınıza bağlı olduğundan, yeterince tatmin olana değin onu okurun eline bırakmamakta oldukça haklısınız.

Kimi bilim insanları bu mektubun aslında, Wildfell Konağı Kiracısı adlı ikinci romanı yazım sürecinde olan Anne Brontë’ye yazıldığını düşünüyor. Ama mektup özellikle Emily’nin mahlası olan Ellis Bell adına gönderilmişken bu mümkün mü? Anne’nin mahlası Acton Bell idi. En dağınık yayıncılar bile bu ikisi arasında ayrım yapabilirdi.

Charlotte’un, ölümlerinden sonra kız kardeşlerinin edebi mülklerini kötü yönetmesine dair efsaneler iyi niyetli olmayan bir izlenim oluşturdu.

Emily’ye ait ikinci romanın müsveddesini gerçekten yakıp yakmadığı hiçbir zaman kanıtlanmadı yahut doğrulanmadı fakat bu efsanenin dayandığı bazı gerçekler de var. Charlotte’un, ölümlerinden sonra kız kardeşlerinin edebi mülklerini kötü yönetmesine dair efsaneler iyi niyetli olmayan bir izlenim oluşturdu. Brontë kardeşlerin biyografisini yazan Juliet Barker, Charlotte’un müsveddeyi ortadan kaldırdığı savına kesinlikle olumlu bakıyor. Barker’ın teorisi, Emily’nin sıra dışı kaleminden en başından beri etkilenen halkın ters tepkisinin Charlotte’u korkutmuş olabileceği ve ikinci romanın içeriğinin Uğultulu Tepeler’den bile daha şok edici ve müstehcen olabileceğine dayanıyor:

Newby müsveddeyi almış olsaydı, şüphesiz onu yayımlardı. Bu yüzden Emily’nin ikinci romanını bulan ve okuyan Charlotte’un, eserin konusunun “bütünüyle bir hata” olduğuna ve “Ellis Bell”in itibarına yakışmayacağına karar verdiği çıkarımı yapılıyor. Böylesi bir durumda müsveddeyi yok ederken kendini haklı hissetmiş olmalı.

Charlotte’un içerik bilgisini kendiyle birlikte mezara götürdüğü kesin olsa da eserin kendisine ne olduğu muhtemelen bir sır olarak kalacak. Sonuçta üç kardeş birlikte yaşar, aynı masanın etrafında birlikte yazar ve çalışmalarını birbirleriyle paylaşırken Charlotte’un romanın içeriğini bilmemesi mümkün müydü? Emily’nin kayıp şaheserinin ne hakkında olabileceğini yüzyıllar sonra Brontë hayranları yalnızca tahmin etmekle kalıyor.

Zaman ve mekân

Hiç şüphe yok ki Emily’nin ikinci kitabı için seçeceği yer bozkır olacaktı. Haworth Parsonage’ı çevreleyen vahşi, rüzgârlı ve alabildiğine geniş arazi Emily’nin gerçek hayatta en sevdiği uğrak yeri, daima olmak istediği tek yerdi. Yazarın kalabalık şehirlerden tiksindiği biliniyordu. Gün gelip de kendi okullarını açmaları için, Charlotte tarafından özel bir okulda dil öğrenmeleri amacıyla Londra’ya ve ardından Brüksel’e sürüklenmiş olmasına şiddetle içerliyordu.

Sanat müzeleri, opera binaları, şık restoranlar ve devasa katedraller onu etkilemedi; hayvanlara, ev yapımı yemeklere, temiz havaya ve İngiliz Protestanına özgü basit taşra hayatına özlem duyuyordu o. Gezi yazarı olmakla ilgilenmediği kolaylıkla söylenebilir. Charlotte’un Villette ve Profesör adlı kitaplarında yaptığı gibi romanlarında kozmopolit metropollere yer vermesi pek de ona göre değildir. Şayet olsaydı, şehir, Emily’nin Brüksel’de olduğu gibi kronik vatan hasreti ve utangaçlıktan muzdarip bir kahramanın yaşadığı yer olurdu:

Bu yabancı ülkedeki tutumu, daha önce olduğundan daha acı verici bir münzevilik taşıyordu.

Uğultulu Tepeler’de Emily’nin kurguladığı bozkır bir sığınaktı. Öyle ki, değerlerine uymadıkları sürece içinde yerlerinin olmadığı katı ve merhametsiz küçük bir topluluğa karşı, dışlanmış Catherine ve Heathcliff karakterlerinin özgür ruhlarını kabul ediyordu. Evliliğin kısıtlamaları, yaklaşan anneliğin ve Heathcliff’ten ayrı olmanın stresi ne zaman katlanılmaz boyuta ulaşsa Catherine buraya kaçardı. Brontë evi finansal güvensizlik ve kardeşi Branwell’in ardı arkası kesilmeyen ruhsal çöküşleriyle çekilmez olduğunda Emily’nin kendisinin de kaçtığı yer bozkırdı. Kız kardeşleri de sık sık ona katılarak bu sığınağı öğrendiler. Charlotte’un Jane Eyre’si de gidecek başka yeri olmadığında bozkıra sığındı.

Atalardan kalma evlerden, bir ailenin birkaç neslinin yaşadığı ve mecbur kalmadıkça asla terk etmediği konutlardan kendisi de eve düşkün olduğu için büyülenmişti Emily. Bu durum ona çok etkileyici gelmiş olmalı ki bir değil iki ev Uğultulu Tepeler’de kilit mekanlar olarak geçiyor: kitaba ismini veren hayalet ev ve Thrushcross Grange.

Yazarın dikkatini çeken bir diğer şey de özel mülkiyet mirasıydı. 1838 yılında Emily, Law Hill adlı okulda öğretmen olarak görev yaptı. Okulun bir buçuk kilometre ötesinde belli belirsiz Walterclough Hall görünüyordu. Bu eski, görkemli malikane kayıplarla, ölümcül hale gelen kardeş rekabetiyle ve intikamla dolu kendine has karanlık bir tarihe sahipti, yani Emily’nin tamamlanmış ilk ve tek romanı için ödünç aldığı her şeye. Yazarın bu tür konulara ilgisini kaybetmesi pek olası değil. Aksine, ikinci romanda muhtemelen -Emily’nin kendisi gibi asla evden ayrılmak istemeyen- geçmiş sakinlerin hayaletlerini doldurduğu ürkütücü bir eski ev bulunuyordu.

Karakterler

Emily edebiyatla ilgilenen diğer üç kardeşi gibi Byron anti-kahramanlarından etkilendi. Bu kahramanların mütemadiyen sevimli olmalarına gerek yoktu fakat düşünceli, gizemli, tehlikeli ve en önemlisi, cinsel açıdan kadın kahramanın karşı koyamayacağı kadar cezbedici olmalıydılar. Kardeşlerin hepsi babaları Patrick Brontë’nin kitap koleksiyonuna istedikleri gibi erişebiliyordu. Saplantılı bir şekilde Lord Byron’un eserlerini okuyorlardı. Üslupları, yetenekleri, hatta karakterleri üzerindeki etkisi bile öyle güçlüydü ki Byron onlar için ikinci bir baba gibiydi.

Emily de Heatchliff üzerinde ikonik bir Byron modeli kurguladı ve büyük olasılıkla bir başkasını üretme sürecindeydi. Helen Brown, The Influence of Byron on Emily Brontëadlı makalesinde Byron’ın Emily’nin karanlık ve yaratıcı ruhu üzerindeki etkisinin, şiir ve roman yazımı kadar ruh hallerinde de demir gibi güçlü olduğunu iddia ediyor:

Düş dünyasının doğuştan kasvetli olduğu basit ve bariz bir açıklama olsa da yeterli değildir çünkü okuyucu en trajik hayal gücünün bile, bu suçluluk ve ıstırap alemini yaratacak dışsal bir şey tarafından beslenmesi gerektiğini hisseder.

Şayet Charlotte Emily’ye ait ikinci romanın müsveddesini yaktıysa, henüz o hayatına sıkıntı ve acımasızlıklarla başlamadan, kadın kahramanlara ve aynı şekilde aşık okuyuculara eziyet etmeden önce başka bir Heathcliff’i yok etmiş olabilir.

Kaybolan karakter kadrosu için diğer muhtemel adaylar büyük olasılıkla şöyle olurdu: Patrick Brontë gibi otoriter ama bazen hoşgörülü bir baba, itibari leydiler Jane Eyre ve Agnes Grey gibi yalnızca geçinmeye çalışan bir öğretmen-mürebbiye ve Uğultulu Tepeler’deki Nelly Dean gibi sadık bir hizmetkar.

Nelly roman için mükemmel bir değerdi çünkü aktif bir karakter olmasının yanı sıra hem romanın bir anlatıcısı hem de roman içerisindeki öykünün anlatıcısıydı. Emily, Brontë ailesinin uzun zamandır hizmetçisi olan Tabitha Aykroyd’u Nelly karakterinde sevgiyle canlandırmıştı ve ikinci romanında da bu tarz başka bir övgünün ortaya çıkması mümkündü. Nelly hakkındaki olumsuz düşüncesine rağmen Brontë araştırmacısı James Hafley, Emily’nin karmaşık, üç boyutlu bir karakter oluşturmadaki başarısını kabul ediyor:

Emily’nin temel sanatsal yeteneklerinden birinin kanıtı olarak, Ellen Dean’in durumunda tümüyle somutlaşan şey tam olarak böyle bir zekadır.

Anne Brontë de Tabitha’yı Wildfell Konağı Kiracısı kitabında hanımının istismarcı bir evlilikten kaçmasına yardım eden Rachel karakteri olarak canlandırmıştır. Charlotte ise Tabitha’yı Jane Eyre kitabında üç ayrı hizmetçi karaktere böler: hepsi işverenleri için vazgeçilmez olan Bayan Fairfax, Grace Poole ve Bessie Lee’dir. Brontë kardeşlerin eserlerinde hizmetçilere karşı gösterdikleri bu saygı o dönemde alışıldık değildi. Üç kadın da bütünüyle saydam karakterlerin nasıl yazılacağını biliyordu, ne var ki Emily’in ikinci romanında bulunan yüzler sonsuza dek kayboldu.

Tekrarlanan temalar

Emily ikinci romanının olay örgüsünü oluştururken Brontë ailesi bir krizin eşiğindeydi. Bir zamanlar evin tüm umutlarının bağlı olduğu altın çocuğu Branwell Brontë çarpıcı bir şekilde gözden düşmüştü, hem de özünde mükemmelce Byronik bir şekilde. Yalnızca öğretmenlik işinden kovulmakla kalmamış, ilişki yaşadığı evli kadın tarafından da acımasızca reddedilmişti. Afyon ve alkol bağımlılığı nedeniyle eve bağlı, zayıf ve idare edilemez bir haldeydi.

Bu durum Charlotte ve Anne için Jane Eyre ve Wildfell Konağı Kiracısı eserlerinde ilham kaynağı oldu. Her iki kitap da bağımlılık, akıl hastalığı, zina dolu aşk hikayeleri ve boşluğu doldurmak zorunda kalan, neredeyse değer görmemiş kadınları konu ediyordu. Emily’nin ikinci romanının da tam olarak aynı temaları işleyeceğine şüphe yok, özellikle de bilhassa kendisi hasta kardeşinin bakımına dair birçok şeyi üstlenmişken. İkinci romanın okuyuculara bu deneyimleri şok edercesine derin bir anlatımla sunacağını düşünüyorum -öyle sarsıcı bir anlatım ki tek bir kişi dahi görmesin diye Charlotte’u müsveddeyi ateşe atmaya sevk edecek kadar. Yatalak bir Byron kahramanına bakıcılık yapan kadın kahramanımız olabilirdi, sayfalar imalarla dolup taşardı. Viktorya dönemi okuyucuları görünüşte dehşete düşerken içten içe tatmin olurlardı.

Brontë ailesi için bile okuyucunun aile mahremiyetini işgal ederken durması gereken bir nokta vardır. Charlotte ve Emily arasındaki sanatsal farklılıklar sıklıkla çatışırdı ve bu karmaşık kardeş ilişkisinin son safhası, Charlotte’un Emily’nin itibarını korumakta ısrar etmesi ve kız kardeşinin daha sapkın tarafının dış dünyaya sızmasına asla izin vermemesiydi. Brontë araştırmacısı Emily Rena-Dozier’in kız kardeşlerin eserlerine yönelik kendi eleştirel okumasında belirttiği gibi, Charlotte, erken dönem temkinli ve muhafazakâr bir feminist olduğundan, Emily’nin kurgusundaki tarzını ve vizyonunu anladı ancak asla tam olarak kabul etmedi:

Emily Brontë farkında olmadan dehşet dolu bir evren yaratıyordu. Ama tüm insanların içinden Charlotte Brontë biliyordu ki meleğin evde oturan edebi kız kardeşi ile tavan arasındaki deli kadın birdi.

Kendi adıma, Charlotte’un ikinci eseri Emily’ye kin beslemek için değil de edebiyat tarihinde yok etmek pahasına bile olsa kardeşini korumak için imha ettiğine ikna oldum. Biz, Brontë hayranları, yalnızca kitabın ne hakkında olduğuna dair teoriler üretmekle yetinebiliyoruz. Fakat en azından on dokuzuncu yüzyılın tartışmasız önde gelen şaheseri ve mükemmelce tamamlanmış bir roman olan Uğultulu Tepeler’in varlığı için şükredebiliriz.

Yazar: Emily Zarevich

Çeviren: İrem Afacan

Düzenleyen: Mustafa Erkaya

Kaynak: Jstor Daily

Leave a comment