Incel’ler zalim internet kültürünün canavarları değil; uzun yıllardır cinsel gerginliği yücelten Amerikan edebiyat kanonunun ürünleri.

 

Bir ay önce Alek Minassian, kiralık bir minibüsü Toronto’daki bir pazar alanına sürüp 10 kişi öldürmüş, 16 kişiyi de yaralamıştı. Incel olarak da adlandırılan zoraki bekarlar grubu forumlarında yer alan Minassian’ın çevrimiçi aktivitesinin analizi, saldırının amacını kısa sürede açığa çıkardı; onu reddeden kadınlardan (görünüşe göre hepimizden) intikam alıyordu. Yaptığı terör eylemiyle “zoraki bekarlar isyanının” başladığını ilan etti ancak kendisi, kendi cinsellik yoksunluğunu toplu şiddete bahane olarak gösteren ilk Incel üyesi değildi.

Olaydan sonra atağa kalkan medya analizleri size aksini düşündürse de aslında bunların hiçbiri yeni değil; ilk defa 1993’de Kanadalı kuir bir kadının, kendisini zoraki bekarlar olan tanımlayan insanların duygu ve düşüncelerini paylaşmaları için bir site kurmasıyla ortaya çıkan Incel terimi de yeni değil. Bugün reddit, 4chan ve incel.me üzerinden varlığını sürdüren Incel topluluğu gelişmemiş ve sürekli evrilen, karakter oturtmaya yönelik her çabayla da şekil değiştiriyor gibi görünen bir topluluk.

Bugünün Incel’inin kökleri kazdıkça daha da karmaşıklaşır (hem agresif şekilde kadın düşmanı tavlama ustası topluluğu hem de bir nebze sempatik “aşk-utanç” topluluğundan gelir). Tüm bu grup üyelerinin ortak özelliği ise, elbette ki, kadınlara yabancılaşmaları ve bu yabancılaşmanın hayatlarını pek çok şekilde derinden ve olumsuz etkilediğine yönelik (neredeyse her zaman fazlasıyla kadın düşmanı olan) görüşleridir.

Böyle forumlardaki katılımcılar tarafından sunulan hisler, standart kadın düşmanlığı klişesinden, kadına yönelik şiddete, duygu karmaşalarına ve insan cinselliğinin tüm yönlerine karşı bir kafa karışıklığına kadar çeşitlilik gösterir. En iyi hallerinde, bu topluluklar umutsuz biçimde üzgündür ve en kötü hallerinde, ki son zamanlarda onları hep en kötü hallerinde görüyoruz, Incel ve bağlantılı forumlar tecavüz ve kadın cinayetine bahane arıyor hatta övüyorlar ve devlet eliyle “kadınların cinsel yeniden dağıtımını” savunuyorlar (son zamanlarda da bunun arkasındaki mantık bazı önde gelen sağcı düşünürlerce dillendiriliyor.)

”Birkaç diğer ‘klasik’ romanın konusu, Büyük Umutlar ve İki Şehrin Hikayesi’nden Muhteşem Gatsby’e, (beyaz) bir erkek karakterin daha az ön planda olan kadın karaktere yönelik boşa çıkmış arzusundan yola çıkmıştır.”

 

Bunu 23 Mayıs’ta, Eliot Rodger’ın Isla Vista’daki seri cinayetinin dördüncü yıl dönümünde yazıyorum; açıkça failin kadınlara ve cinsel olarak kendisinden daha başarılı olduğunu düşündüğü erkeklere yönelik uç noktadaki nefretinden kaynaklanan bir dizi cinayetin yıl dönümünde. Yazdığım saatte, sabah 10.09’da, incel.me’de ilk sayfada Rodger’ı bir kahraman diye öven bir çok paylaşım var (şüphesiz ki, günün ilerleyen saatlerinde daha fazlası kendini gösterecek). Paylaşımcılar Rodger’ın ne çeşit vanilyalı latte tercih edeceğini tartışıyor (sıcak veya soğuk), birbirlerini (kendilerince ”Üstün Beyefendinin Günü ve ”İntikam Günü” adlandırdıkları) yıldönümü için tebrik ediyorlar, onun favori şarkılarından çalma listeleri hazırlıyorlar (bu 80’ler pop şarkılarına ”Elliotcore” şarkıları diyorlar). Bu genç adamlar (onlar tarafından stereotipik biçimde cinsel gerginlik tanımlanan) cinsel deneyimin acınası ve övgüyü hak edici olduğu fikrine nereden kapıldılar? Bu soruya verilebilecek muhtemel bir cevap, pek tartışmadığımız bir şey; kültürümüzün edebiyat tarihi. Incel, yalnızca her zaman acımasız ve anonim internet kültürümüzün canavarca ürünü değil. O, aynı zamanda, (özellikle 20. yüzyılda) erkek cinsel gerginliği hepimizin en büyük önceliğiymiş gibi davranan Anglo-Amerikan edebiyat kültürünün bir ürünü.

Lisede okuduğunuz edebi eserleri düşünün. Hamlet’in deliliğinin bir sebebi ve etrafındakilerin aklına ilk gelen şey, Ophelia’ya yönelik cinsel gerginliği. Oyundaki birçok karakter ikisini bir araya getirmeye çalışıyor ve eğer Ophelia ateşini söndürürse Hamlet’in sakinleşeceğini ve herkesi öldürmeyeceğini umuyor. Birkaç diğer ‘klasik’ romanın konusu, Büyük Umutlar ve İki Şehrin Hikayesi’nden Muhteşem Gatsby’e, (beyaz) bir erkek karakterin daha az ön planda olan kadın karaktere yönelik boşa çıkmış arzusundan yola çıkmıştır. Holden Caulfieeld’in New York’ta başı boş dolaşışı, Jane Gallagher’a dair saplantılı hatıraları ile noktalanıyor; sevişmeyi deneyecek kadar saygı duyduğu kadına. Tim O’Brien’ın koleksiyonu, Taşıdıkları Şeyler, Jimmy Cross ve askere yazılmadan önce tanıdığı Martha adındaki bir kadına olan saplantısı ile ilgilidir. Cross, acıma duygusunun hakiki bir figürü olarak tanımlanmıştır: normal, kendinizden bir şeyler bulabileceğiniz, korkunç bir durumda olan, savaş deneyimindeki ürkütücü şeylerle baş edebilmek için fantezi dünyasını kullanan bir adam. Bir gece Martha’nın dizine dokunuğu anı ve onun nasıl kendini geri çektiğini hatırlar. Bu sahneyi hatırlarken, ”cesurca bir şey yapmış olmak” hakkında fanteziler kurar. ”Onu merdivenlerden yukarı taşıyıp” diye düşünür ”yatağa bağlayıp o sol dize tüm gece boyunca dokunmalıydım.” İlerleyen kısımlarda ona olan ilgisinin tecavüz fantezisi formunu almasının önemi daha da fazla görünüyor. Bu, yalnızca  onu reddedişi için ona olan kızgınlığına dair bir kanıt değil, aynı zamanda, daha sonra öğreneceğimiz gibi, Martha’nın ayrı durma maskesinin altında, her zaman ”tamamen açık, korkusuz, bir bakireye ait olmayan, sadece düz ve tarafsız” gözlerinde yaşayan cinsel travma geçmişini bir şekilde sezmiş olduğunun kanıtı.

“Belki de bu romanlar beni, erkeklerin cinsel gerginliğini bir tür ürkütücü eğitim yoluyla ciddiye almaya yönlendirdi: erkekler istediklerini elde edemediklerinde neler olduğuna bir bak, der gibiler.”

 

Burası için Taşıdıkları Şeyler’i seçiyorum çünkü benim favorim. Güzel olduğunu düşünüyorum ama edebi kültürümüzün öfke ve saldırganlığa, sanki bunlar (beyaz) erkek cinselliğinin normal özellikleriymiş gibi davranmasının en iyi örneğini sunuyor. (Irkçı unsur burada elbette önemlidir, zira tam tersi, siyahi cinselliğinden özünde ve sorunlu şekilde agresif olarak söz edilmesi uzun zamandır söz konusuydu.) Çocuklarımıza öğretmeyi seçtiğimiz edebiyat, öfke ve saldırganlığa eğilimin (yine beyaz) erkek cinselliğinin karakteristik özellikleri oluşu hakkındaki rahatsız edici klişesiyle ne kadar rahat olduğumuzu kanıtlıyor. Bu, elbette, O’Brien’ın güzel kitabındaki ana hatlardan biri; ancak bu, bir genç olarak kadınların perspektifinden tecavüz ve hatta karşılıklı isteğe dayanan seks ile ilgili edebi bir eser okumadan çok önce erkeklerin tecavüz fantezisi ile ilgili birçok kurgu eser okuduğum gerçeğini değiştirmiyor. Erkek cinsel gerginliğinin ciddi bir mesele olduğunu kabul edecek şekilde eğitildim çünkü 20 yaşına gelmeden önce bu konu hakkında yüzlerce sayfa okudum; köleliğin mirası, kadınların ve renkli insanların kamusal yaşamdaki yabancılaşması veya Birleşik Devletler kurulurken olan yerleşimci sömürgecilik şiddeti gibi şüphesiz bir şekilde daha büyük sosyal önemliliği olan konuları okuduğumdan çok daha fazla. Belki de bu romanlar beni, erkeklerin cinsel gerginliğini bir tür ürkütücü eğitim yoluyla ciddiye almaya yönlendirdi: erkekler istediklerini elde edemediklerinde neler olduğuna bir bak, der gibiler.

Üstelik bunlar yalnızca lisedeyken okuduğum kitaplar. DH Lawrance, W Somerset Maugham, Ernest Hemingway, Harold Pinter, Henry Miller, Saul Bellow, Vladimir Nabokov, John Updike, Norman Mailer, Bret Easton Ellis veya erkek saçmalığının yükselişinin baş rahibi David Foster Wallace hakkında konuşmaya başlamayayım bile. (Bana sinirleenmeyin; umrumda değil.) Bu yazarların çoğunun övülmeye hakkı olmasıyla beraber, hepsi tekrar tekrar erkek cinsel gerginliğine sanki hayatın büyük meselelerinin içinde saygın bir yer tutmayı hak ediyormuş gibi davrandı. Lolita, pedofili isteklere sempati oluşturmakta bile başarılı oldu. Gregor von Rezzori, kitabın Vintage baskısı kapağında yüceltilen Vanity Fair alıntısında ”yüzyılımızdaki tek tatmin edici aşk hikayesi” demiştir. Aksine, kadınların seks değil toplum ile ilgili hayal kırıklığına dair romanlar, Edith Wharton ve Kate Chopin’inkiler gibi, özel ilgi alanı parçaları olarak kategorilize edilirler: feminist kurgu veya kadın kurgusu, Önde Gelen Amerikan Romanları değil.

Bunların tamamı, kadın cinsel gerginliğinin psikolojik histeri problemi olarak tanımlandığı -edebi değil, gerçek- tarihi göz önünde bulundurunca daha ironik hale geliyor. Yüzlerce yıl kadınlar gerçek anlamda, erkek doktorların bir avuç dolusu cinsel neden bulduğu bir ”hastalık” ile anıldılar: histerik kadınlar ya yeterince sevişmiyordu, ya yanlış insanlarla sevişiyordu, ya yanlış insanlarla sevişmek istiyordu ya da sadece çok fazla sevişmek istiyordu. Erkeklerin ezelden beri kadınlara cinsel olarak ne şekilde davranacaklarını söylediklerini ve talimatlarının genellikle kendi zevkleri veya siyaset ile bağlantılı olduğunu söylemek için derin bir anlayışa gerek yok. Bugünün kadın düşmanlığının en görünür formları ise kadın cinselliği hakkındaki geleneksel mantığı ters çevirir; kendi iyiliğimiz için değil, yalnız erkekler tarafından işlenen toplu vurma olaylarından muzdarip bir toplumun düzelmesi için için sevişmemiz gerektiği düşüncesi, bu kadın düşmalığının politik ve ideolojik katergorilerin ötesine gittiğini gösterir. En çok övülen ve en çok öğretilen edebiyatımızın da bunu gösterdiğini düşünüyorum. ”Önde gelen romanlar” olarak tanıtılan romanlara bir daha baktığımda, bunların çoğunda (sıklıkla travma olarak ifade edilen) kadın cinsel acısı özel ve psikolojik bir mesele olurken, (sıklıkla yoksunluk olarak ifade edilen) erkek cinsel acısının toplumsal bir mesele olduğu fikrinin tekrarlandığını ve hatta desteklediğini gördüm. Edebiyatta erkekler, hem yazarlar hem de karakterler, acınma duygularını açığa vurarak yüceltirler. Aksine, kadın acınma duygusu bir metni boşluk doldurucu, “günah çıkaran”, önemsiz bir metin olarak damgalar.

Bu, Rebecca Solnit (ve başkaları) tarafından tanımlanan daha geniş bir olgunun çok daha aşırı versiyonudur: ”Kadınsız bir kitabın insanlık hakkında olduğu sıkça söylenir ama ön planda kadın bulunduran bir kitap, kadın kitabıdır.” Bu, gençlere kendimizden emin bir biçimde Sırça Fanus yerine Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı okutmamızı sağlayan mantıkla aynıdır, zira JD Salinger’in kitabı evrensel bir duruş sergiliyor gibi görünürken, Sylvia Plath’inki patolojik görünür (tabii ki gerçekte her iki kitap da anlatıcının zihinsel rahatsızlığını konu alır). Bu, üniversiteye kadar Alice Walker, Margeret Atwood, Marilynne Robins veya Toni Morrison kitaplarıyla karşı karşıya gelmeme engel olan mantık. Bu, Gay Talese’in herhangi bir kadın yazardan etkilenmediğini(böyle bir şey mümkünmüşçesine) açıkça tartışabilmesini mümkün kılan mantığın aynısı. Kısacası, edebiyat kültürü, erkeklerin ilgiyi daha fazla hak ettiği ve daha insan oldukları yapısını koruyarak çoktan suç ortağı oldu.

Hem hayatta hem de edebiyatta tehlikeli cinsel gerginlikleri olan kadınları (sözde) kendi iyilikleri ve topluluğun iyiliği için kilitliyoruz fakat topluluktan erkeklerin cinsel acısına adapte olmalarını ve yer açmalarını istiyoruz. Genç kızlardan sürekli, kitabın diğer faziletlerinin kadın düşmanlığının üstünü kapattığını anlamalarını bekleyerek karakterlerin kadınları aşağıladığı kitapları okumalarını istiyoruz. Böyle bir beklenti içinde olup bunun genç kadınlar üzerindeki etkisini hesaba katmamak aptalca ve iki yüzlü olacaktır; genç erkeklerden aynısını yapmalarını nadiren bekliyoruz ve genç beyaz erkeklerden kapsamlı olarak kendi kimliklerinin temsil edilmediği veya aşağılandığı kitapları okumalarını neredeyse hiç beklemiyoruz. Yücelttiğimiz edebiyatın, cinsel gerginlik yaşayan kadınlar kendileri için sorun yaratırken aynı durumdaki erkeklerin tüm dünyaya sorun yarattığı fikrini destekleme şekli hakkında düşünüp taşınmamız gerekiyor. Bağlantılar üstü kapalı olsa da, üzgün beyaz bir oğlan edebiyatı kanonunu yüceltmemiz düşünce şeklimizi ve Minassian ile Rodger gibi adamlara ne denli tolerans gösterdiğimizi etkiliyor.

”Beyaz erkek öfkesine sonu gelmez bir ilgi alanı kaynağı muamelesi yapan bu hikayeyle işimizi bitirme vakti geldi.”

 

Son zamanlarda bize, Amerika’da bir maskülenite krizi olduğu ve bu konu hakkında endişelenmemiz gerektiği söylendi. Bu ”krizi” cinselliğe dair gerici düşünceleri radikal biçimde ele almak için itici güç olarak kullanan ideologlara maruz kaldık. Bu korku borazanlığını, kanonun erkek cinsel gerginliği hakkında her zaman gerekenden fazla (veya en azından, daha geniş ölçüde yıkıcı olan sosyal meselelerden daha çok) endişe duyduğumuzu gözler önüne seren kadın düşmanlığını hatırlayarak etkisiz hale getirebiliriz. Her zaman erkeklerin yabancılaşmasına sanki binlerce sayfa dolusu analizi hak ediyormuş gibi davrandık, çünkü belki de bunun hepimizi tehlikeye atacak gücünün olduğuna inandık. (Çünkü, Margaret Atwood’un ünlü söyleyişiyle: ”Erkekler kadınların onlara güleceğinden ve kadınlar erkeklerin onları öldüreceğinden endişelenir.”) Kanonu yeniden değerlendirmek, neden ”o, yalnız bir bakirdi” cümlesinin çoktan erkek yabancılaşması için değerini biçtiğimiz toplu bir katliam için mantıklı bir gerekçe olarak göründüğünü anlamamızı sağlar. Edebiyat kanonumuz böyle bir isteği sanki beyaz erkeğin hayatının merkezindeki konuymuş gibi görür. Erkek arzusunun gerginliğini bir keşfi hak ediyormuş gibi görür. Belki de Jordan Peterson ve Ross Douthat (”cinsel yeniden dağıtım”dan toplumun yarar sağlama ihtimalinden söz eden revaçtaki iki yazar) edebi kültürümüz de bu düşünceyi desteklemeseydi erkek yabancılaşmasının ayrıcalıklı bir sosyal sorun (bireysel psikolojik sorunun yanı sıra) olduğunu düşünmezdi. Belki de Donald Trump, her zaman beyaz erkeklerin ne düşündüğü hakkında endişelenmeyen bir ülkede başkanlık seçimini kazanamazdı.

Pinter, Bellow, Updike ve Roth gibi Amerikan edebiyat kültürünü şekillendiren ortaçağ yazarlarından tamamen kurtulalım demiyorum (gerçi kişisel olarak Hemingway, Ellis ve Wallace’ın karanlığa gömülmesine izin vermekle bir sorunum olmazdı). Ancak, beyaz erkek öfkesine sonu gelmez bir ilgi alanı muamelesi yapan bu hikayeyle işimizi bitirme vakti geldi diyorum.  Belki çoktan bu hikayeyle işimiz bitti ve Incel’ler maskülenitedeki jenerasyon boyu uzanan bir kriz yerine yalnızca onların üstesinden geldiğimiz gerçeğinin üstesinden gelemeyen birkaç arkadaş. Bu durumda, terörizmlerine (hatta Trump’ın kazanışıyla temsil edilen sivil haklara hakaretlerine) bir yükselişin başlangıcı olarak değil, yenilmiş bir ordunun son nefesi olarak bakabiliriz.

Kadın düşmanlığı varlığını sürdürmeden okuyacağımızı veya yazacağımızı söyleyecek kadar saf değilim fakat umuyorum ki daha çoğumuz (özellikle erkekler) daha geniş çapta okumaya başlayacaklar, American Psyco gibi kitapları, Chris Kraus’ın Amerikan yaşantısı ile ilgili eşit derecede hünerli satiri I Love Dick ile dengelemeye başlayacaklar. Eğer revaçta olan edebi iskeletli kadın düşmanlığı ve Incel’deki gibi saldırgan alt kültürler arasında hemen göze çarpmayan ama gerçek olan bağlantıların bulunduğu konusunda yanılmıyorsam, belki de gerçekten hayatlarımız buna bağlıdır.

 

Yazar: Erin Spampinato

Çevirmen: Meryem Taşoğlu

Kaynak: The Guardian