Antik taşlar ve yeni bariyerler, bilgisayar ekranları ve acil çıkışlar üzerine.

Uzun zaman önce, bir gazetecinin muhbir olduklarından şüphelendikleri Gazze sakinlerine karşı Hamas tarafından kullandığını duyduğu bir işkence tekniği hakkında bir yazı okumuştum: Adama üzerine merdiven çizilmiş bir duvar gösteriliyor ve bu merdivenin üstünde de bir bisiklet çizimi var. Adama yukarı çıkıp bisikleti alması söyleniyor. Ama bu sadece bir çizim, diyor adam. Eğer bisikleti aşağı getirmezse dövüleceği söyleniyor. Ve adam yeniden işkencecinin mantıklı olması için yakarıp, merdivenin de bisikletin de çizim olduğunu söylediğinde, ona vuruyorlar. Tam bu anda, herkes tarafından paylaşıldığına inandığı bir gerçeklikte yalnız bırakıldığını anlıyor adam. Oraya terk edilmiş olduğunu, diğerlerinin ise insanların fiziksel olarak imkansız olan bir şeyi yapamadığı için işkence edilebileceği yeni bir gerçekliğe geçtiklerini fark ediyor. Aynı makalede, hatırladığım kadarıyla, İsrail/Filistin duvarının beton bloklarının fotoğrafı vardı ve biri üzerine “CTRL+ALT+DELETE” yazmıştı.

Burada, Brooklyn’de, çocuklarım artık okula gitmiyor. Onun yerine Minecraft’taki duvarları yıkmak için hızlı hızlı klavyelerindeki tuşlara basıyorlar. Geleceğin bu ortaçağa özgü manzarasında kendilerine evler inşa etmişler, köpek sahiplenmişler, bir şekilde kavun tohumları ve domuz karşılığında mağaralardan kazıp çıkardıkları zümrütleri takas etmişler. “Kimle takas ettiniz?” diye soruyorum. “Köylülerle,” diyorlar, dikkatleri dağınık bir şekilde, gözlerini bir an için ekrandan ayırmadan.

Bu haftanın başlarında büyük çocuğum internette dolaşırken, Başkan Trump’ın bir gece programına çıktığı eski bir video buldu. O andan beridir kahkahalarını kontrol edemeden videoyu tekrar tekrar izliyorlar. Seçimi kazanıp başkan olmak üzere olan Trump, sınıra inşa etmeyi planladığı duvarda “güzel, büyük, şişman” bir kapı olacağını ve insanların oradan geçerek ülkeye gireceklerini söylüyor. Programın yayınlanmasından bu yana, birçok insana bu kapıdan geçmesi söylendi, ortada böyle bir kapı olmamasına rağmen. Bu güzel kapıyla ilgili olan kısım komik, ama çocuklarıma göre asıl komik olan sunucunun gelecekte başkan olacak Trump’a istediği herhangi birinden özür dilemek için bir şans tanıması ve başkanın aklına kimsenin gelmemesi. Kimse yok mu gerçekten? Başkan hayır diyor.

Şimdi kış aylarındayız, önümüz bahar, sonra yaz, ve çoktan sonbahar oldu. Bir evi olanlara oraya sığınmamız söylendi, duvarların arasında kalmamız. Hal böyle olunca da kimse birbirine uydu yolu dışında ulaşamıyor. Paylaştığımız tek gerçeklik haberler, vaka sayıları ve ölümler. Ailesiyle birlikte kaldığı Kudüs’te, kutu gibi bir dairede karantinası bitmek üzere olan bir arkadaşım, ilk haftayı atlattıktan sonra karamsar ruh halinin geçtiğini söylüyor bana. Kullandığı terim “La’ga’at ba’kir”, “duvara dokunmak” anlamına geliyor: Zorlu görevin en güç kısmı bitti, bitiş çizgisi göründü. Konuşmamızdan sonra, 46 yaşımda hayatımdaki duvara neredeyse tam anlamıyla dokunduğumu, fakat bu deyişteki gibi sonlandırılmaya karşı bir hevesim olmadığını anladım.

Gidip Frost’un “Duvar Onarımı” (Mending Wall) şiirini okuyorum, ne de olsa şiire zaman ayırabilirim artık. Fakat şairin şaşkın kuşkularla dolu ruhu, o eski tadını vermiyor, Şairin soylu, duvarları seven, soylu komşusunu kibarca kabullenişi, her ne kadar New England ile ilişkilendirilse de gözümde asaletini yitiriyordu. Duvarda boşluklar yaratanlar, şiirde yazıldığı üzere avcılar değil artık. Avlananlar. Hatta bunu da başaramıyorlar, genellikle izdihamlarda, duvarlar arasında eziliyorlar. Dünyada 26 milyon mülteci ve neredeyse 46 milyon ülke içinde yerinden edilmiş insan var. Bu güzel şiire tahammülüm kalmadı, diye düşünüyorum, kitabı kapatıp rafa geri koyarken. Bu yakıcı, tahrip edilmiş dünyada ona yer kalmadı.

Doğu Akdeniz’deki tüm o antik duvarları düşünüyorum, üzüm ve zeytin yetişebilmesi için toprağa set olarak kurulan; bin yılların yıprattığı, parçaladığı, çıkmakta olan dişler gibi kendini gösteren duvarları. Kısa zaman önce Reuters, Ağlama Duvarı’nın hahambaşısının virüsün yayılmasını önlemek amacıyla Yahudilerin taşları öpmemesi gerektiğini söylediği bir haber yaptı. Kutsallığı sadece coğrafi yakınlıktan dolayı olan bu istinat duvarının yıkılmış, eski bölümünün bir hahambaşısı olması, bu duvara atanmış birden fazla hahamın olduğunu düşündürüyor. Her şekilde, kimse bu kutsal duvarın haham veya hahamlarını dinlemiyor. Herkes hâla dudaklarını değdirmeye devam ediyor.

Ev sessiz. Çocuklarım zümrütle domuz takas etmekle meşguller. Bir dergide “ahlaki incinme” diye bir terimle karşılaşıyorum. 30 yıl boyunca çatışma bölgelerinde çalışmış bir savaş muhabiri tarafından yazılmış bu makale, muhabirin kendi iş alanında da karşılaştığı bir durumu anlatıyor. Ahlaki incinme, makalede atıf yapılan uzman psikolog tarafından “ruhta bir yara; kendi davranışlarımız ve yapamadıklarımızdan dolayı ahlaki pusulamıza bir hakaret” olarak tanımlanıyor. Ahlaki incinme pandemisi var, diye düşünüyorum. Ruhumuzda bir yara, kendi davranışlarımız ve yapamadıklarımızdan dolayı ahlaki pusulamıza bir hakaret hissetmeden dünyanın durumuyla ilgili bir şey okumak imkânsız.

Makaleyi yazan muhabiri araştırıyorum ve bir TED Konuşmasını keşfediyorum. “Savaşlar böyle başlıyor,” diyor. “Bir gün, sıradan hayatınızı yaşıyorsunuz, bir partiye gitmeyi planlıyorsunuz, çocuklarınızı okula bırakıyorsunuz, dişçi randevusu alıyorsunuz. Sonra bir bakmışsınız telefonlar kesilmiş, televizyonlar kesilmiş, sokaklarda silahlı adamlar var, yollar kapanmış, alışkın olduğunuz hayat bir süreliğine ölüme geçmiş”. Saraybosna’da mini eteği ve topuklularıyla bankadaki işine gitmek için sokakta yürürken birden ana yoldan gelip yolundan geçen her şeyi yakıp yıkan bir tank gören arkadaşının hikayesini anlatıyor. Gülünç hissederek bir çöp kovasının arkasına saklanıyor. Birkaç hafta sonra bir kalabalığın içinde kendi bebeğini, çocukları güvenli bölgelere götürmek için hareket eden son otobüslerden birindeki bir yabancıya vermek için itiyor. Öne geçmek için mücadele ediyor. Herkes bağırıyor, “Benim çocuğumu al, benimkini al!” Sonunda otobüsün bir camından oğlunu geçirebiliyor. Onu yıllar boyunca bir daha göremiyor.

Benim çocuklarım şu anda yukarıda uyuyor, köpekle birlikte. Minecraft’ta besledikleri köpekle değil, benim burada, paylaştığımız gerçekliğimizde beslediğim köpeğimizle. Bir otobüsün camından geçirebilmem için fazla büyükler, hatta onları taşıyabilmem için bile. Eğer bir iç savaş çıkarsa kendi başlarına yürümek veya koşmak zorunda kalacaklar.

Arama motorunda bir pencere açıyorum ve bu pencereden dünyanın her bir yanındaki insanların pencerelerine bakabiliyorum; bu pencerelerde arabaların gelip geçmesini, bir bisikletçiyi, çimlerin bükülmesini hem duyuyorum hem de görüyorum. Videonun sol üst köşesinde pencerenin kime ait olduğu görülüyor –şu anki durumda bu Didis ailesinin penceresi— ve sağ üst köşede de lokasyon yazıyor: Kahire, Mısır. Tam şu an, Didisler’in köpeği terastan geri dönmeyi düşünüyor, ama fikrini değiştiriyor. Trafik sesi var, testere sesi veya başka bir inşaat sesi; dantelli perde esintide hafifçe dalgalanıyor. Şimdi de köpeğin üç yavrusu beliriyor. Görünüşe bakılırsa bankın altında saklanıyorlardı, hemen de geri dönüyorlar. Uzun süre bekliyorum ama geri gelmiyorlar. Bir cep telefonu titreşerek çalıyor, ama kimse açmıyor. Belki de Didis ailesi sahneden çıktı, veya huzur içinde yalnız kalmak istiyorlar.

Bir tuşa basıyorum ve şimdi de Moskova’dan ayrılan bir trenin penceresinden dışarıya bakıyorum. Lozan’da, mavi bir gökyüzü altında bir gemi yaklaşıyor. Arnavutluk’taki bir deniz. Tazmanya’da, pek bir şey yapmayan bir kanguru. Çok fazla rüzgar, çok fazla kuruyan çamaşır. Çok fazla açık kapı, anahtarları hala anahtar deliğinde. Çok fazla uyuyan kedi. Çok fazla bekleyiş. Pencere açıkken uyuyakalıyorum, ve kalktığımda, Norveç’te yağmur yağıyor.

Kaynak: NYTimes

Çevirmen: Alya Aydın

Düzenleyen: Sevgi Ç. Çelik