Dilin kökeni

Dilin kökeni

Dil tekil bir olay değildir.

150 yılı aşkın süredir dilin tekil bir olay olduğu varsayımı dilin gelişimini anlatma sürecinde engellenmiştir. Diğer bir engel ise sosyal etkileşimlerin özellikle de insan etkileşimlerinin dilin gelişimi için gerekli olduğunun kabul edilmemesidir. Bu sorunlara yakın bir zamanda kelimelerin dilbilgisinden önce gelişmek zorunda olduğunun farkına varılarak ve bebek ile bakıcı arasındaki sözel olmayan duygusal bilişsel ilişkiyi keşfederek çözüm getirilmiştir. Aşağıda detaylandırdığım gibi bu ilişkiler özneler arasılık ve ortak dikkat olarak adlandırılır.

Julia Margaret Cameron / Wikipedia

Şekil 1 Charles Darwin, kaynak: wikipedia

Darwin evrim teorisinin doğal seçilim ilkesi vasıtasıyla hayvan iletişiminden dile geçmenin nedenini açıklayabileceğini savunmuştur. Onun fikri dilin hayvan iletişiminden “tür olarak değil aşama olarak farklı” olduğu yönündeydi. Keşfedilecek olan şey onları ayıran “sayısız derecelendirmeler” aşamasıdır.

Bu derecelendirmelerin bazıları geçen yıllarda keşfedildi. Fakat onların doğası dilin hayvan iletişiminden tür olarak farklı olduğunu ileri sürüyordu. Darwin’le birlikte doğal seçilim teorisi hakkındaki ilk makaleyi yayımlayan Alfred Wallace yeni becerinin hayatta kalma değerini üstlenen doğal seçilimin insanın “üstün zekasının” nedenini nasıl açıklayabileceğini merak etti. Maymunlarla kıyaslandığında Wallace doğal seçilimin neden zihinsel yetideki hafif artış dışında başka bir şey üretemeyeceğini anlayamadı. Dil ve bunun yanı sıra sayısal bilgi veya müzik hayatta kalmak için pek de gerekli değildi.

Wikipedia

Şekil 2 Alfred Wallace, Kaynak: wikipedia

Wallace dilin tekil bir olay olduğunu düşündüğünden dolayı kelimelerin dil bilgisinden önce gelişmesi gerektiğinin farkına varamadı. Eğer farkına varmış olsaydı kelimelerin evrim teorisinin nasıl da doğal seçilim ilkesiyle bağlantılı olduğunu kavrayabilirdi.

Kelimeler gelişmeden önce bazı atalarımız maymunlardan daha müşterek olmak zorunda kalmışlardır. Dayanışmadaki bu artış özneler arasılığın ve ortak dikkatin gelişmesi için gerekliydi. Dilin sözel olmayan ve sözel unsurlarının nasıl birbiriyle ilgili olduğunu anlamak için yaşayan en yakın akrabalarımız olan şempanzelerin neden dili öğrenemediği hakkında olan bu https://www.psychologytoday.com/us/blog/the-origin-words/201910/why-chimpanzees-cant-learn-language-1 makaleyi incelemek faydalı olabilir.

Şempanzeler için asıl norm dayanışma değil rekabettir. Anne şempanzeler (ve diğer maymunlar) altı ay boyunca hiç kimsenin bebekleriyle etkileşime geçmelerine izin vermez. Aksine insanlarda anneler başkalarının (akrabalar ve kan bağı olmayanların başka bir değişle üvey annelerin) doğumdan hemen sonra yeni doğmuş bebekle etkileşime geçmelerine izin verir. Toplu yetiştirme olarak bilinen bu eylem 1,8 milyon yıl önce yaşamış atalarımız olan Homo erectuslarla başladığı görülüyor.

Toplu yetiştirmeyle büyüyen bebekler iki sorunla karşı karşıya kalırlar. Annelerinin duygularını nasıl anlayacakları ve onunla nasıl iletişim kuracaklarını öğrenmeye ek olarak toplu yetişmiş bebekler üvey ebeveynleriyle etkileşime geçtiklerinde aynı problemlere karşılaşacaklardır. Bu yüzden bu tarzda yetiştirilen bebekler maymunların olmadığı kadar sosyal olarak zorlanırlar.

Şempanzeler sadece insanlardan daha rekabetçi değillerdir aynı zamanda ödüllerini nadiren paylaşırlar, belli bir miktar üzüm karşılığında muzları takas etmek gibi. Toplu yetiştirme bunu değiştirmiş ve rekabettense dayanışmayı norm yapmıştır.

İnsanlarda bebekler sadece fiziksel ödülleri takas etmez, ödülün sosyal olduğu mübadelelere de katılırlar. Başkasına, kaybolan nesnenin konumunu işaret ederek bildirmek gibi. Üvey ebeveynlerle ilişki kurmada iyi olan çocukların iyi olmayanlara kıyasla hayatta kalması daha olasıdır. Seçilim baskısı, özneler arasılığı ve ortak dikkati geliştirmek için çok önemli olan yüksek derece dayanışmanın geliştirilmesine yardımcı olmuştur.

Özneler arasılık kendilerini genellikle oyunlara dışa vuran bebek ve bakıcı arasındaki duygu alışverişinin etkisinden bahseder. Tüm kültürlerde gözlemlenen ce-ee oyunu bunun için iyi bir örnektir. Ortak dikkat, dikkatlerini dış nesnelerle paylaşan bebek ve bakıcı arasındaki ilişkiden bahseder. Bebeğin köpeği işaret etmesi gibi. Özneler arasılık bebeği kucaklamanın ve anneyle bebeğin yakınlığının sonucu olarak doğumda başlar. Oluşturdukları bağın peşi sıra, bebek ve bakıcı arasındaki karşılıklı çıkar ortak dikkati sağlamlaştırmıştır.

Özneler arasılık ve ortak dikkat dinamikleri eğitimsiz göze görünmezdir. Ebeveynler için bebekleriyle ce-ee oyunu oynamaktan ya da bebeklerinin bir şeyi işaret edip güldüğünü görmekten daha büyük mutluluk verici ne vardır ki? Bu tür oyunlar, bebeğin yaklaşık bir yaşındayken ilk kelimelerini söylemesi için gereklidir.

Aşırı dayanışma, özneler arasılık ve ortak dikkat, hayvan iletişiminden kelimelere geçiş için ortak bir şekilde mükemmel bir fırtına yaratmıştır. Dilbilimciler dilin en çok tebrik edilen özelliği olan kelimelerden dilbilgisine geçişin lehine geçişi göz ardı etmişlerdir. Hayvan iletişiminden kelimelere geçişin, kelimelerden dilbilgisine özellikle de analog ilkel çağrılardan dijital konuşmaya geçişten daha fazla yapısal değişiklik gerektirdiğini açıklamak kolaydır. Fakat dil bilgisi kelimeler olmadan gelişemez.

Hayvanların iletişim kurmak için kullandığı analog sinyaller şiddete ve sıklığa göre çeşitlilik gösterir. Dahası belirli bir türün kullandığı ortalama sinyal sayısı nadiren iki düzineyi aşar. Aksine dildeki anlamların çeşitlilikleri üst sınırı çok fazla olan belirli kelimelerin seçimiyle iletilir. Bu bloğun okuyucusu 50.000’den fazla kelime bilir.

Hayvanların kullandığı analog duygusal sinyallerden belirli kelimelere geçiş etkileyici bir evrimsel değişimdir. Sinyallerin doğasından ayrı olarak istem dışı, doğuşta bilinen ve tek yönlülük bakımından duygusal sinyaller de özünde farklılık gösterirler. Bunların tek işlevi; hakimiyet kurmak, bölge belirlemek, çiftleşmeye karşı ilgi duymak, yırtıcı hayvan hakkında diğerlerini uyarmak, yemek bulmak ve benzeri gibi başkasının davranışlarını etkilemektir. Duygusal sinyaller değiştirilemezdir. Köpekler sadece havlar, kediler sadece mırlar, kuşlar sadece öter ve aslanlar sadece kükrer.

Kelimeler istemli, öğrenilmiş ve keyfidir. Genellikle kelimeler etkileşimlidir. Konuşmacı ve dinleyici bilgi paylaşırken rollerini değiştirirler. Sabitleştirilmiş duygusal sinyallerin aksine kelimenin biçimi keyfidir. Bir kişi ağaç kelimesini l’arbre, der baum, el árbol, il arbero, veya eşdeğerlerini kullanarak insanların konuştuğu 600den fazla dilde veya işaret dilinde kullanılan düzinelerce el kol işaretiyle söyleyebilir.

Özet olarak hayvanların duygusal sinyallerinden kelimelere olan geçişi ifade şeklinden çok kelimeden dil bilgisine geçişte daha önemli bir değişimi barındırır. İkinci sadece kuruluşlarını, emirlerini, çekimlerini vb. içerir. Hayvan iletişiminden kelimelere olan bu geçiş atalarımızın keyfi bir tavırda konuşma dilinde ilk iletişime geçtikleri olayı işaret ediyor. Bu, kelimeden dilbilgisine geçişin önemini azaltmak için değil aynı zamanda ifadenin yeni bir form gerektirmediğini açıklamak içindir. Kelimeler hakkında bu aşikâr gerçeklere rağmen dilin evriminin tartışmasında bunlar üvey çocuk gibi kalıyorlar. Daha önce bahsedildiği gibi dilin evrimindeki geniş edebiyat kelimelere değil dil bilgisine odaklanmıştır. Bu dengesizlik Chomsky ve onun öğrencisine atfedilebilir. 70 yıldan uzun bir zaman boyunca kelimelerin giderlerinde mümkün olduğunca doğayı ve dil bilgisinin kökenini aradılar. Son yorumunda görüldüğü üzere Chomsky bu sorunun farkındaymış gibi duruyordu:

“İnsan dilinde en küçük anlam taşıyan unsurlar hayvan iletişim sisteminde bilinen her şeyden tamamen farklıdır. Onların kökeni belirsizdir ve insanın bilişsel kapasitesinin özellikle de dilin evrimi için ciddi bir problem yaratır.”

Dil bilgisini anlamanın önemini ve dilbilgisi kuramının neden dilin evrimini açıklamadaki nihai adım olabileceğinin önemini anlıyorum. Fakat dilbilgisinin kökenini anlama arayışı içinde kelimelerin kökenini göz ardı etmek, bana işi tersten yapmakmış gibi geliyor. Elementlerin doğasını ve onları tanımlayan atomları anlamadan önce molekülleri anlamaya çalışmak gibi. Tıpkı simyacıların kurşunu altına dönüştürme çabalarının bizim kimyayı anlamamıza engel olması gibi kelimelerin kökeni hakkındaki bilgisizlik bizim dili ve işlevlerini anlamamıza engel oluyor.

Dilbilgisi yerine kelimelere odaklanmak ilginç bir sorunu ortaya çıkarıyor. Dilbilimciler henüz bu kelimenin anlamı üzerinde bir anlaşmaya varamadılar. Kültürel olarak dilbilimciler her bireysel sözü kelime olarak sayıyorlar. Bu hem hayvanlarda hem insanlarda geçerlidir. Çocukların selam, hayır, yukarı, of, daha, bay ve bu tarz ifadeleri kelime sayılır. “Dil” deneylerinde maymunlara öğretilen ifadeler ve hayvanların iletişim kurmak için olan sinyalleri de öyledir. Örneğin, vervet maymunlarını, kartalları, leoparları ve yılanları çağıran alarm yanlışlıkla kelime olarak bilinir.

Bu ifadeler ve kelimelerin göndergesel özelliklerini ayırt etmek için gerekli olan şey bir tanımdır. Bu yüzden ben kelimeleri konuşma dilinde kullanılan keyfi ifadeler olarak tanımlarım. Konuşmacılar kelimeleri dinleyicinin yararı için nesnelere atıfta bulunurken ve tam tersi için kullanır. Bu tanım, insan dilinin özünü koruyan önemli evrimsel bir sınır sağlıyor. Bebeklerin yaptığı cüzi sayıda ifadeleri dışta tutarak derinden hissedilen önyargıları bozabilen telaffuzlar göndergeseldir. Fakat bildiğimiz dil, eğer bu tür ifadeler sadece çocukların öğrenebileceği bir şey olsaydı asla gelişmezdi.

Özetlemek gerekirse dil devriminde ilerlemenin en iyi yolunun dilbilgisine değil kelimelerin kökenine odaklanmak olduğunu öne sürdüm. Bu çaba hem filogenetik hem de ontogenetik olmalıdır. Filogenetik olarak hangi psikolojik ve çevresel faktörlerin hayvan iletişiminden kelimelere geçişi kolaylaştırdığını sormak önemlidir. Ontogenetik olarak insan bebeklerin ifadeleri nasıl göndergesel kelimelere dönüştü diye sormamız lazımdır.

Yazar: Herbert S. Terrace Ph.D.

Çeviren: Zeynep Çapuryüz

Düzenleyen: Hicriye Alptekin

Kaynak: Psychology Today

Leave a comment