Dil bilimi bir bilim midir?

Dil bilimi bir bilim midir?

Çoğu dil bilim kuramı, oldukça soyut ve açıklaması imkansız olan teorik aygıtlara dayanır. Bilim karışık bir iştir, ancak ucu bucağı olmayan ve ele alınması zor olan her şey gibi onu da belli kalıplara sokarak anlama eğilimindeyiz.

Bir yandan, bilimsel yöntemin belirli bir arketipi vardır: Gözlemleri hesaba katmak, kesin, test edilebilir tahminler üretmek ve doğal yasaların doğal sonuçları hakkında yeni keşifler yapmak üzere yönlendirmek. Öte yandan ise hikaye arketiplerinin sürekli yenilenen kaynakları vardır: Aniden içimizde oluşan bir dürtü ile sonuçlanan tesadüfi olay; direniş ve hatta tehlike karşısında gerçeğin peşinden koşan kahraman; baskın teoriye meydan okuyan ve onu yerle bir eden şaşırtıcı gerçek. Bu arketiplerin etkileşimi, dilin doğası ve kökenleri hakkında uzun süredir devam eden derin bir tartışmaya sebebiyet vermiştir. Tom Wolfe’un Konuşma Krallığı (2016) kitabının yayınlanmasıyla birlikte bu konu son zamanlarda yeniden kamuoyunun dikkatini toplamıştır.

Wolfe’un nefes kesici yeniden anlatımında ağır basan bilimsel teori, Noam Chomsky’nin tüm dillerin gelişip yaşantımızda özümsenerek temel bir yapıyı paylaştığı fikrini karşılayan “evrensel dil bilgisi” kavramıdır. En önemli hipotezi özünün, yani temel özelliğinin yineleyici olması, ifade içine ifade yerleştirmesi ve böylelikle fikirler arasındaki karışık ilişkileri ifade etme yeterliliğinin olmasıdır (örneğin “Tom, Dan’in Noam’ın buna inandığını iddia ettiğini söylüyor…”). Ve düşündürücü gerçek ise, yineleyici özellik barındırmayan bir Amazon dili olan Pirahã’nın keşfidir. Bilimsel tartışma, Chomsky’nin ünlü, gerçeklerden bihaber olan entelektüel ve beylik laflarına bu laflara dayanıklı, alçakgönüllü bir dilbilimci ve Daniel Everett adında eski bir Hristiyan misyoner tarafından meydan okunduğu klasik bir David-ve-Goliath hikayesi olarak ortaya çıkmaktadır.

Dramatizasyon için uygun olan hikayeler, teorik dil bilimin nispeten karanlık tarafı bir yana, bilimin herhangi bir dalında nadiren meydana gelir. Ancak gerçek, onu anlamak için kullandığımız idealleştirmelerden her zaman daha karmaşık bir hal alacaktır. Bizim durumumuzda, detaylar yapıyı parçalayan olay sahnelerine o kadar iyi uyuyor ki, daha derin ve önemli olan bir nokta gözden kaçırılma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Bu Everett’in Chomsky’nin teorisine meydan okumasıyla ilgili değil, Chomsky’nin bilimsel yöntemin kendisine meydan okuması ile ilgilidir.

Bu karşılıklı meydan okumalar, Chomskyan’in Everett’e cevap vermesiyle oluşmuştur. Pirahã’nın yineleyici niteliği olmasa bile, evrensel dilbilgisi teorisi için bir önemi olmadığını söylerler. Yeterlilik, her zaman sömürülmese bile içsel bir durumdur. Chomsky ve meslektaşlarının birlikte yazdığı bir makalede belirttiği gibi, “Dil yetimiz bize dil oluşturmak için bir araç takımı sağlar, ancak her dil, her aracı kullanmaz.” Bu, ilk olarak filozof Karl Popper tarafından öne sürülen bilimsel arketipin merkezi bir özelliğine karşı şüphe uyandıracak şekilde görünmektedir: Teoriler, yanlışlanabilir yapıda olmadıkça bilimsel değildir. Yinelemenin dilin temel özelliği olduğunu iddia ediyorsanız ve yinelemesiz bir dilin varlığı iddianızı çürütmezse, o zaman onu geçersiz kılan ne olabilir?

2007’de Edge.org ile yaptığı bir röportajda Everett, Chomsky’e mail gönderdiğini söyledi: “Evrensel dil bilgisini yanlışlayabileceği tek bir öngörü nedir? Bunu nasıl test edebilirim?” Everett’e göre Chomsky, evrensel dil bilgisinin herhangi bir öngörüde bulunmadığını söyleyerek yanıt verdi; bu da tıpkı biyoloji gibi bir çalışma alanıdır.

Buradaki anlaşmazlığın özü, dil bilimin dünya hakkında tam olarak ne söylediğine ve onu etkili kılmak için uygulamamız gereken uygun arketiplere indirgemekten kaynaklanmaktadır.  Peki dil bilim ne tür soruları yanıtlar? Neler kanıt sayılır? Özellikle evrensel dil bilgisi -ve genel olarak teorik dil bilim- bir bilim midir?

Popper ilk olarak bilim ile sözde bilim arasında kesin bir çizgi çizmenin bir yolu olarak yanlışlanabilirlik ilkesini önermiştir. Ona göre bir teorinin ya da hipotezin doğrulanması için harekete geçerseniz onu çözeceğinizden neredeyse emin bir durumdasınızdır. Astroloji gibi sözde bilimlerde varsayımlar o kadar belirsiz bir şekilde ifade edilir ki, çelişkiler aşikardır. Freudyen psikolojiye göre, bilinçsiz dürtülerle açıklanamayacak hiçbir insan davranışı türü yoktur.

Aksine, iyi teoriler veya hipotezler, çelişkili bulguları aramanıza izin verenlerdir. Albert Einstein’ın genel görecelik teorisi, yerçekiminin ışık üzerindeki etkisi hakkında 1919 güneş tutulması sırasında sonradan test edilebilecek çok önemli bir öngörüde bulunmuştur. Astroloji veya Freudçuluğun aksine, görelilik çelişebilir. Kişinin beklentileriyle çelişecek bir gözlemi tasarlamak mümkündür  (tutulma sonucunda Einstein’ın doğruluğu kanıtlansa bile). Genel göreceliği bilimsel kılan çürütme savıdır.

Poppercı anlayışta dil bilim kuramı ne ölçüde bilimseldir? Söylenecek ilk şey, dil bilim hakkında kesin bulgular yazmak oldukça zordur çünkü kolay olması gerektiği düşünülmektedir. Genel görelilik kuramı söz konusu olduğunda, geçerli olan ve doğrudan gözlemleyemediğimiz karmaşık ilkeler olduğunu kabul ederiz. Ama aynı durumun her gün doğrudan gözlemlediğimiz dil için de geçerli olduğunu kabul etmek bizim için oldukça zordur.  Dil, temel bileşenleri olan kelimeler, sesler, cümleler bütünüdür. 

Bu nedenle dil bilim, bildiğinizi düşündüğünüzün ötesine bakmanızı ve bunun yerine bildiğinizi bilmediğiniz şeylere bakmaya başlayarak harekete geçmenizi gerektirmektedir.  Bu örtük bilgi, 1950’lerden beri dil bilimde çalışma konusu olmuştur. O zamanlar Chomsky, gramerin üretken bir sistem olduğunu gözlemlediğinde bu alanda devrim yaratmıştır. Yani bir dil, insanların o dilde söylediği tüm kelimelerin ve cümlelerin büyük bir kümesi değildir; aksine, kabul edilebilir cümleler oluşturmak için zihinsel bir kurallar sistemidir. Biz, açıkça öğrenmediğimiz normlara uyan ve hiç duymadığımız cümleler kurabilme potansiyeline sahibizdir.  Ana dilimizi öğrenirken deneyimlediğimiz sınırlı ve sonlu maruziyetten,  bir şekilde sınırsız, sonsuz üretken bir kurallar sistemine geçeriz.

Bu kuralları tam olarak belirlemeye çalışmak,  mantığa aykırı bir sisteme dayanır: İnsanların gerçekte ne söylediğine dair örnekler toplamaktansa, kimsenin asla söyleyemeyeceği cümleleri dikkatlice hazırlamak. Örneğin, bu cümle bazı kuralları açıkça ihlal etmektedir:

(1) Bill’in yediğine dair söylentilerde Mary’nin inandığı şey neydi?

Dil bilimcinin görevi, bu ifadeye uymayan kriteri uygun cümlelerle karşılaştırarak fikir yürütmektir. Sorun cümlenin anlamsız olması mıdır? O halde, bu cümlenin mantık çerçevesinde bir anlam oluşturduğunu savunmak oldukça zordur.

(2) Mary, Bill’in spagetti yediği söylentisine inandı.

Birisi örnek 2’deki cümleyi söylerken spagetti kelimesi yüksek bir ses ile bastırılırsa, örnek 1’deki cümleyi sorarak cevap vermememiz için aslında hiçbir neden yoktur. Belki de sorun, örnek 1’deki yemek eylemini niteleyen “ne” sorusunun cümlenin en sonunda bulunuyor oluşudur. Hayır, çünkü aşağıdaki örnekte “ne” ile nitelediği nesne arasındaki mesafe oldukça normaldir:

(3) Mary Bill’in ____ yediğini düşünen John ile ilgili olarak ne dedi?

Bütün bunlar kurala, kelimelerin sırası ve kelimeler arasındaki mesafe gibi doğrudan gözlemleyebileceğimiz şeyleri baz alınarak ulaşılamayacağını, anlamamız gereken ikinci bir analiz düzeyine, kelimelerin hiyerarşik bir yapı içinde gruplandırılmasına gerek olduğunu göstermektedir.

Bir bilimin, dil bilim gibi kasıtlı kural ihlallerine ve kötü örneklere bağlı olması alışılmadık bir durumdur.

Bu yapıların doğasını belirlemek, on yıllardır dil bilimin görevidir. Dil bilimci, kelimelerin dizilimi hakkında (Mary, [Bill’in [spagetti yediği [söylentisine inandı.]]]) bir hipotez oluşturur ve kabul edilemeyecek bir cümle tarafından ihlal edilen bu yapıya (bir fiilin nesnesini -bir isim tamlaması olan söylentiyi- nesne konumuna getiremezsiniz) atıfta bulunan bir kural formüle ederek uygun olan ve olmayan cümleler vasıtasıyla bu hipotezi test eder.

Bu, dil hakkında düşünmenin inanılmaz derecede mantığa aykırı bir yoludur, ne de olsa nasıl kullanılacağını sezgisel olarak bildiğimiz bir durumdur. Ama yine de bu bir bilimdir, hipotezler kurarak ve bunları kuramlara karşı test ederek bir şeyin doğasını keşfetme çabasıdır. Cümle 3’te yukarıda belirtilen hipotezin –”ne”nin nitelediği kelimeyle arasındaki mesafeyle ilgili olarak– yanlış olduğunun ispatıdır. Bu “dışarıdaki” dünyanın konuştuğu dilin değil,  idealize edilmiş, bilinçli olarak tasarlanmış cümleler dizisi olarak dilin kanıtıdır.

Bilinçli olarak tasarlanmış örnekler bilimde aşina olunmayan bir durum değildir. Sürtünmesiz düzlemler, mükemmel küreler ve ideal gazlar, “dünyadaki şeyler”in karmaşık gerçekliğinden çıkan son derece yararlı soyutlamalardır. Bununla birlikte bir bilimin, dil bilimin kasıtlı kural ihlallerine ve kötü örneklere dayandığı kadar bağlı olması alışılmadık bir durumdur -söz konusu durumlar aslında yalnızca sezgisel yargımızın söylediği ölçüdeki ihlallerdir. Bu bakış açısına göre, dil bilimde çalışmanın amacı kelimeler, cümleler veya insan iletişimsel davranışları değil, görebildiğimiz ve duyabildiğimiz durumlardır -bu,  soyutlamaların olduğu temel bir sistemdir. Soyutlama, insanların ne söyleyeceği hakkında değil, sezgisel yargılarının ne olması gerektiği hakkında yapılan varsayımlardır.

Chomsky’nin kuramında, sadece görebildiğimiz ve duyabildiğimiz şeyleri açıklayan bir dizi soyut kuralın peşinde değiliz, aynı zamanda neden böyle olduklarını açıklayan bir kuralın da peşindeyiz. 1970’lerin sonlarında Chomsky, bu araştırma yöntemini, Alman filozof Edmund Husserl tarafından bulunan ve Amerikalı fizikçi Steven Weinberg tarafından tanıtılan bir terim olan “Galileo tarzı” olarak adlandırmıştır. Galileo’ya göre matematiksel gerçeklere ulaşmak için beklenen gözlemlere müdahale eden gerçek dünya etkilerinden soyutlama görüşüne sahip olması gerekir. Örneğin, düşen cisimleri düzenleyen yasalar, hava direnci veya sürtünmeden ayrı olarak düşünülmelidir. Hava direnci dünyanın bir gerçeğidir, ancak düşen cisimlerin hareketine ilişkin bilimsel görüş “gerçek”tir. Weinberg’in 1976 yılında bir makalesinde belirttiği gibi, bunlar ‘en azından fizikçilerin sıradan duyumlar dünyasına göre gerçeklik oranının daha fazla olduğu bir evrenin soyut matematiksel modelleridir’.

Chomsky’nin Galileocu görüşü, dil hakkındaki sezgisel yargılarımızın doğuştan gelen bir dil yetisinden, insanın dil yeterliliği altında yatan evrensel bir gramer bilgisinden kaynaklanmasından gelir. Onun amacı dilin doğasını değil, insanın dil yeterliliğindeki bu evrensel dil bilgisinin temel doğasını belirlemektir. Buradaki ayrım oldukça incedir. Birçok dil bilimci benzer olayları  (ana dili konuşanların sezgisel kabul edilebilirlik kararları) ve aynı yöntemleri (bunları açıklayan yapıları ve sınırlılıkları üzerine varsayımda bulunarak) kullanır, ancak belirli dillerin kurallarını bulmak veya farklı dillerin karşılaştırılabilir olgularını nasıl ele alındığını incelemek ister. Dilin günlük hayattaki kullanımıyla ilgilenen ve aşağıdaki gibi soruları cevaplamak isteyen birçok dil bilimci bulunmaktadır: Bir dilsel formülasyondansa diğerinin kullanılmasına yol açan sosyal faktörler nelerdir? Çocukların dil bilgisi ile yaptıkları hatalar neleri açığa çıkartır? Bağlam, dilsel anlamın yorumlanmasına ne ölçüde katkı sağlar? Tüm bunlar, açıklamaların doğuştan gelen evrensel dil bilgisinin bir parçası olup olmadığına dair herhangi bir düşünceye bağlı kalmadan yapılabilir.

Ancak Chomskyciler bu düşünceye bağlı kalırlar. Evrensel dil bilgisi, test edilecek bir hipotez değil, temel bir varsayımdır. Çoğu insan bu varsayıma itiraz etmektedir ancak dil bilimciler, genel olarak bir insan dilinin ne olabileceği konusunda gerçekten sınırlamalar olduğu ve dillerin kesinlikle hiçbir şey yapmadığına dair hemfikirdir. Bu sınırlamaların nereden geldiğine dair değişkenlikler vardır. Diller arasındaki ortak noktalar, bellek ve bilgi işleme yetenekleri gibi daha genel bilişsel alanlardan veya insan sosyal ve kültürel kapasitelerindeki ortak noktalardan gelebilmektedir. Chomsky öyle düşünmemektedir. Dil Mimarisi‘nde (2000) : “Dil yetisinin sadece insan zihninde değil, bildiğimiz kadarıyla diğer biyolojik organizmalarda da başka yerlerde bulunmayan özellikleri vardır.” demiştir. Dil için insan kapasitesinin önemli bir kısmı dile ve insanlara özgüdür.

O halde esas olan nedir? ‘Evrensel dil bilgisi’ ifadesi, tüm dillerde ortak olan özelliklerin bir listesi olacağı, “Tüm dillerde isimler mevcuttur.” veya “Tüm diller fiilleri kip olarak belirtir.” gibi ifadelerin var olduğu izlenimini vermektedir. Ancak bilinen diller tarafından paylaşılanlarda neredeyse yok denilecek özellikler bulunmaktadır. “Evrensel” kelimesi burada da yanıltıcıdır. Görünüşte “Tüm dillerde bulunur.” anlamına gelir ama bizim durumumuzda “Tüm insanlarda bulunur.” gibi bir anlamı vardır. (Çünkü aksi takdirde dili bu şekilde öğrenmeye yetkin olmazlardı.)

Bütün bu söylemler kafa karıştırıcı olabilir.  Dil bilgisi dilin bir özelliğidir, ancak evrensel dil bilgisi insanlığın bir özelliğidir ve insanlar evrensel dil bilgisine hakim oldukları için kendi dillerinin belirli dil bilgisini öğrenebilirler. Veya ona yakın bir şeyi öğrenirler. Peki bununla ilgili gözlemler ve kanıtlar nelerdir?

Sıradan bir topluluğa basit bir değişimi açıklamanın kolay olacağını düşünebilirsiniz, ne yazık ki durum böyle değildir. Dil bilimciler bile bu durumu anlamakta zorluk çekerler.

Ana dili konuşanların mümkün olduğunca çok sayıda insan dili hakkındaki sezgileri, iyi bir başlangıç noktası gibi görünmektedir. Ancak, Chomskyci teoriye göre dillerin soyut özüne daha fazla dil dahil etmeye çalıştıkça işler daha da çıkmaza sürüklenir. Son on yılda birçok farklı dilde doğru ve yanlış cümleler arasındaki pek çok özel örnek üzerindeki farkı ortak bir temel ilkeler dizisi aracılığıyla açıklayan, yapısal açıklamaları ve kuralları içeren geniş bir teorik çalışma dizisi hazırlanmıştır. Ancak bu başarıya ulaşmak için teori, giderek daha yüksek seviyeye ulaşan, şartları açıklamak için daha fazla teorik araç gerektiren birçok istisna dışında teknik olarak daha da karışık bir boyuta ulaşmıştır. Tüm gündem, Galileo’nun açıklayıcı sadelik idealinden uzaklaşmaktadır. Ancak, böylesine özel ve karışık makinelerin insan beyninde somutlaştırılması mümkün olmamakla birlikle geliştirilmesi neredeyse ihtimal dışıdır.

1990’larda Chomsky, “minimalist program” olarak adlandırdığı bir şeyi tanıtmıştır. Evrensel dil bilgisi bir teori olarak değil de, basitlik kavramının, bilimsel kesinliğin ve tutumluluğa öncelik veren durumlar hakkında düşünmenin üretken bir yolunun ana hatları olarak gösterilmektedir. Galileo tarzının, bilim insanının doğanın en ciddi yasalarının en kolay ve en basitleri olacağı beklentisiyle yönlendirilmesi gerektiği yönündeki bir başka ilkesini ortaya koymuştur. 1999 tarihinde vermiş olduğu bir röportajda Chomsky, “Fiilen gerçek olan,  oluşturduğunuz soyut sistemlerdir; olguların sıralanışı, birçok faktörün sebebiyet vermesi üzerine gerçeğin bir tür çarpıtılmasıdır.” demiştir. Bu nedenle olguları göz ardı etmek ve bazılarının neden böyle olduğuna dair yoğun bir araştırmayla ilkeleri incelemek çoğu zaman mantıklıdır. Dikkatini veremeyeceğin başka faktörlerin olduğunu kabullenmektir. Başka bir deyişle hava direnci gerçektir ancak bu, yalnızca düşen cisimlerin hareketiyle ilgili kesin gerçeklikle ilgili değildir.

Sıradan bir topluluğa basit bir değişimi açıklamanın kolay olacağını düşünebilirsiniz, ne yazık ki durum böyle değildir. Dil bilimciler bile bu durumu anlamakta zorluk çekerler. Açıkçası, ben bile anladığımdan emin değilim. Burada minimalizme yönelik olan dürtü aslında soyutlamaya yönelik bir dürtüdür. Amaç yalnızca hepsinin ortak noktalarını bulmak için gerçekleri açığa çıkarmak değil; somut örneklere, metaforlara, hatta biçimsel, matematiksel türdeki ifadelere meydan okuyana kadar gözlemlemeye uzak olan soyutlamaları da ele almaktır.

Artık bilimin ideal arketiplerine oldukça uzağız. Neyi kontrol ediyoruz? Hatta, gözlemlediğimiz şey nedir? Teori nedir, buna özgü iddialar nelerdir ve bunları nasıl test ederiz? Bir bilim mi? Veya felsefe mi? Peki, bunun bir önemi var mı?

Sahip olduğumuz şey aslında devasa, heyecan veren bir fikrin oluşmasını sağlayan gücün yarattığı alandır. İnsan dilinin doğuştan gelen evrensel bir özelliği mevcuttur. Ancak bunun büyük bir kısmı yanlışlanamaz. Hatta o kadar soyut ve teorik kısımlara bağlıdır ki, bunu açıklamak imkansız olabilir. Chomsky’ci dil bilim, teorik olan her şeyin bütünleşmesi ve anlaşılması güç olan evrensel dil bilgisi ile dil bilimin teorik bir fizik versiyonu haline gelmiştir. Bu, üzerinde çalışmaya değmeyeceği anlamına mı gelir? Kendisi için açıklayıcı bir kuram geliştirmenin bir önemi var mıdır? O halde, bunun nereye çıkacağını görelim mi? Barselona Üniversitesi’nden üretken dil bilimci Cedric Boeckx, İki Minimalizmin Hikayesi’nde (2010) minimalizmin bir teori değil, bir program olduğunu vurgulamaktadır: “Ve bu haliyle ne doğru ne de yanlıştır; sadece olumlu bir neticeye ulaşır veya sonuç vaat etmeyebilir.”

Oldukça farklı iki dilde bazı yüzeysel olguların neden tek yapısal ilke altında yürütüldüğüne dair son derece teknik ve soyut bir analizden sonra dile dair bulanık, periferik vizyonumla umut dolu bakışlarımın olduğu zamanlar olduğunu itiraf edebilirim. Gerçekten, anlık bir bakış bile değil, daha çok ortaya çıkabilecek bir şey hakkında öngörüde bulunmak gibi ama bir o kadar da kolayca ortaya çıkmayacak gibi. Bunu hissediyorum ama peşinden gidecek gücü kendimde bulamıyorum. Yine de, neden bu dürtüyü hisseden insanlar olduğunu anlayabiliyorum.

Ayrıca, doğuştan gelen dil yeterliliği dışında başka faktörlerin de görünür olduğu konusunda aynı hisleri yaşadım; kalıplara olan yatkınlığımız, insani toplumsal birikimimiz ve kültürel alışkanlıklarımızın tarihi birikim gibi faktörlerin. Bu noktada, artık bir dil bilim uygulayıcısı değilim, disipline dair bir gözlemci ve iletişimciyim. Herhangi bir bakış açısına sahip olmama özgürlüğüm var. İnandırıcı bulduğum kendi gerçeklerimi benimseme özgürlüğüm de. Kendi dürtümün peşinden gitme özgürlüğüm de.

Bir cümleyi diğerine eklememek, Pirahã’nın öncelik verdiği birçok yoldan sadece biriydi.

Yine de, bir kaide olarak pek tatmin edici bir yanı yok. Anlatı arketiplerinin dediği gibi, “İllaki, herkesin yapmakta zorlanmadığı durumlar vardır.” Olaylara doğru açıdan bakarak karar vermek gerekmez mi? Bütün mesele doğruyu bulmak değil mi?

Pirahã böyle düşünmüyor.  Everett’in onlarla birlikte geçirdiği zamanlara ilişkin anılarında, Uyumayın, Yılanlar Var (2008)’da tanımladığı gibi, “Kültürlerinde, aşka dair mistik bir gerçeklik olarak hakikate hiçbir arzuları yoktur.” “Deneyin dolaysızlık ilkesi” olarak adlandırdığına göre, anda yaşarlar. İşin garip yanı ise tüm Chomsky/Everett tartışmasını başlatan 2005 makalesinde Everett’in Pirahã’nın yineleme eksikliğinin evrensel dil bilgisi teorisine meydan okuyabileceği düşüncesine çok az değinmesidir. Bunun yerine amacı, Pirahã’nın dolaysız, somut deneyime yönelik kültürel bağlılığının dillerinin yapısına nüfuz ettiğini göstermekti: Bir cümleyi diğerine yerleştirmemek,  Pirahã’nın burada öncelik verdiği birçok yoldan sadece biriydi. Bu önceliğe getirdiği diğer olaylar arasında akrabalık sisteminin sadeliği, sayıların eksikliği ve kurgu ya da yaratılış efsanelerinin olmaması yer almaktadır. 

Pirahã kültürüne yıllarca maruz kalmak   ve onu anlamak için uğraşmak Everett üzerinde özel bir etki yaratmıştır. Hakikat kavramıyla karşılaşması, Tanrı’ya olan inancını yeniden düşünmesi, nihayetinde onu ateist yapmıştır.  Kariyerinin ilk 25 yılında bir sistem içinde çalıştığı için evrensel dil bilgisinden vazgeçmesi de benzer bir hayal kırıklığını içermekteydi. Yine de Everett’in Pirahã’yı incelemesi ne Hristiyanlığı ne de evrensel dil bilgisini tahrif eder, çünkü bunlar her şeyden önce tahrif için tasarlanmamıştır. Her ikisi de gerçekliği almaya çalışmanın bir yoludur. İlki, gerçek oldukları için inançla ilgili birtakım varsayımlarda bulunmanızı ister. İkincisi, bir noktada gerçeğe ulaşacak bir araştırma hattı oluşturmak için bir dizi varsayım sunmaktadır.

Hristiyanlığın temel ilkelerini reddederseniz kendinize Hristiyan diyebilir misiniz, emin değilim ama evrensel dil bilgisinin varsayımlarını reddedip yine de kendinize dil bilimci diyebilirsiniz. Aslında, Chomsky’nin varsayımlarını çürütme dürtüsü, bu alanda deneysel çalışmaların gelişmesine yol açmıştır. Evrensel dil bilgisi teorisi, keşif için öyle bir çerçeve alan çizer ki, duruma göre yıkılacak bir mabet için bir yıkım topu, bir folyo için büyütecin doğrultulacağı bir hedef, bir cani için bir keski sunar. Her türden arketip basitleştirebilir ve abartılabilir ve evrensel dil bilgisi için de durum bundan farksızdır. Ancak ister yapılandırılmış bir mitoloji olsun isterse çatışma için bir katalizör olsun, yine de dünyayı daha derinden anlamamıza yardımcı olur.

Yazar: Arika Okrent

Çeviren: Ruhan Çoban

Düzenleyen: Gizem Mutlu

Kaynak: https://aeon.co/essays/is-the-study-of-language-a-science

Leave a comment