Kasım 2016 – Birkaç yıllık depresyon istatistiklerine baktığımızda, endişe uyandırıcı bir eğilim göze çarpıyor. Depresyon vakaları yaklaşık olarak 2005 yılında keskin çıkışını yaptı ve o günden beri de endişelendirici bir hızla artmaya devam ediyor. Sorun bu şekilde devam ederse çok geçmeden dünya üzerindeki her insanın depresyon sorunu ya da bir çeşit kaygı bozukluğu olacak. Bu durum pek iyi görünmüyor. Bilim ve psikiyatri ise bu konuda az da olsa fikir ayrılığına düşmüş durumda. Sorunun kaynağının ne olabileceğine dair farklı fikirler ortaya atılmış olsa da ortak bir kanıya varılmadı. Bazılarıysa sorunun varlığına bile inanmıyor ve istatistiklerdeki bu artışı tanısal gelişime ve kültürel değişime bağlıyor. Peki, eğer gerçekten olan bir şeyler varsa, neler oluyor? İnsanlar bu sorunun arkasında yatan nedenin ne olduğunu düşünüyor?

İnternet

En sık rastlanan teorilerden biri internet kullanımının -doğrudan ya da dolaylı olarak- bir sürü ruh hastalıkları sorununu da beraberinde getirdiğine dayanıyor. İnternetin beynimizi değiştirme ve sinirleri harekete geçirme yeteneğiyle ilgili birçok teori ortaya atıldı ve bu olgu üstünde bir kitap yazmak bile mümkün. Kısaca bu teorilerin ortak noktalarını şu şekilde özetleyebiliriz:

  • İnternet bağımlılığa yol açar. Birçok bilim insanı, özellikle bu konuda oldukça fazla sorun yaşanan Asya’daki bilim insanları; bilgi, onay ve oyunlardaki ‘ödülleri’ almanın yarattığı ani dopamin artışının patolojik kullanım ve bağımlılığa yol açabileceğine inanıyor. Bu durum beynin kimyasını değiştiriyor ve birçok internet kullanıcısını kaygı bozukluğuna ve depresif durumlara eğilimli hale getiriyor. Bu olgu henüz az anlaşılmış olsa da insanlar gayet ciddiye alıyor, hatta bu durum öyle bir hal aldı ki birçok sağlık sigortası şirketi internet bağımlılığını kapsadıkları hastalıklar arasına alıyor.
  • İnternet ‘ruhsal dinlenme süremizi’ azaltıyor. Eve döndüğümüzde rahatlamak yerine hemen internete giriyor, beyinlerimizi hem işle hem de eğlenceyle aşırı uyarıyoruz; ihtiyacı olan ve gün içinde yaşadığımız duyguları ve edindiğimiz tecrübeleri işlemeye başlamaları için hayati önem taşıyan dinlenme zamanından beyinlerimizi mahrum bırakıyoruz. Bu da kesinlikle depresyon gibi zihinsel sağlık hastalıklarına sebep oluyor.
  • İnternet bizi bir sürü üzücü habere maruz bırakıyor ve bizi belli zaman aralıklarıyla sinirlendiriyor (bu konuya sonra değineceğiz).
  • İnternet (ve özellikle sosyal medya) bize belirlenmiş mükemmelliğe ulaşmamız için arkadaşlarımızın, bizim muhtemelen ulaşamayacağımız ‘mükemmel’ hayatlarını sergiledikleri, özenle kırpılıp biçilmiş sosyal medya gönderilerini göstererek bilinçaltısal baskı uyguluyor. Tabii ki bunların hepsi fazla fazla düzenlenmiş ve nispeten olağan görünen gerçeğin daha ‘cilalanmış’ hali. Yine de bu taktik, insanın özgüvenini düşürmekte ve kendini değersiz hissetmesine sebep olmakta hayli başarılı.

Kentleşme

Dünya eşi benzeri görülmemiş bir dönüm noktasına geldi. 2017 itibarıyla yaygın olan düşünce çoğunluğun artık kentsel alanlarda yaşadığı yönündedir. Geçmişteyse dünya genelinde kentsel yerleşim nüfusun hatırı sayılır bir kısmını kaplasa da insanlığın genelinde çok da büyük bir etki bırakmıyordu. O dönemlerde insanların çoğunluğu hep taşrada küçük topluluklar halinde yaşıyordu. Şimdiyse şehirler genişliyor ve gitgide daha fazla insan şehre taşınıyor. Bu durumun birkaç farklı şekilde depresyon riskini arttırdığı düşünülüyor:

  • ‘Yeşil alanlara’ daha az erişim imkânı. Günümüzde ruh sağlığımızın dışarıda, tercihen yeşillik alanlarda geçirdiğimiz zamandan oldukça olumlu etkilendiği biliniyor. Şehir ortamı ve yaşam tarzı bunu zor kılıyor ve düzenli olarak parklara gidenler bile taşradakilerin yaşadığı dikkat dağılımından uzak tecrübeyi çevrelerinde bulunan çok fazla insandan dolayı yaşayamıyor.
  • Tanınmamak. Küçük, kırsal bölgede yaşayan toplumlarda herkes birbirini tanır ve toplum, bir bireyin sorun yaşaması durumunda o bireyin sorununa kayıtsız kalmaz. Şehirde birçok toplum iç içe geçmiş halde yaşıyor olsa da çoğunlukla kimliksizlik sorunu çekerler. Kim olduğunuz bilinmediğinde, ‘yer’, ‘akrabalık’, ya da insanlarla iletişimde bir eksiklik yaşıyorsanız değersizlik hissine kapılmanız ve depresyon sorunu yaşamanız olası.
  • Stres. Şehirde günlük hayat taşradakinden ‘daha hareketli’ ve streslidir. Trafik, sürekli gürültü, artan suç oranları, yoğun işler… Tüm bunlar şehirde yaşayan bir insan için stres riskini ve sonucunda da depresyon riskini arttıran faktörlerdir.

Hayat tarzı

Tembelleştiğimiz ve kötü beslendiğimiz bir gerçek. Kalp ve damar sağlığımız (bunu sağlamanın yolu düzenli spordur) iyi olmadığı sürece beyinlerimiz kanımızdan daha az beslenir. Doğru beslenme olmadığında da kandaki besleyici ögeler yetersiz kalır ve beynin ruhsal ve duygusal sağlığımızı makul bir dengede tutması için ihtiyacı olan besinleri sağlamakta başarısız olur. Beslenme ve hayatımızdaki genel alışkanlıklarımızdaki olumlu gelişimlerin, küresel ruh sağlığı durumunda devasa bir etki yapacağı düşünülüyor.

Korku

Son günlerde politika korkusu konusunda birçok tartışma çıktı. Korku tellallığı yaparak oyları ve satışları artırmaya yönelik tasarlanan medya unsurları ve politik kampanyalar son yıllarda çok daha yaygın hale geldi ve bunlardan kaynaklanan stres, nefret ve sinir ruh sağlığı üstünde oldukça olumsuz bir etki bırakabilir. Dahası, internet bize daha önce görülmeyen miktarlarda olumsuz haberler sunuyor. Tüm bunlar bizi daha kaygılı yapmaya yarıyor, düşüncelerimizi normalde olacağından daha olumsuz hale getiriyor.

İstatistikler

Bazıları bir şekilde yukarda bahsi geçenlerin hepsinin bir yanılgı olduğuna inanıyor ve aslında depresyon diye bir şey olmadığını iddia ediyor. Son yıllarda dünya çapında ruh hastalıklarını kabullenmek, bu hastalıklar için yardım almak ve bu hastalıklara tanı koymak konusunda kendimizi daha çok geliştirdik. Belki de hep bu kadar depresiftik ve şimdi bu konuda daha fazla bilinçleniyoruz.

 

Çeviri: Elmas Ertunç

Kaynak: http://www.psyarticles.com/emotion/depression.htm