David Lynch

David Lynch

David Lynch

Erkeklerin yaptığı kötü şeyler

David Lynch, 1988 yılında “Shadow of a Twisted Hand Across My House” ve 1990 yılında da “Suddenly My House Becanme a Tree of Sores” adlı tabloları resmetti. Bu tablolar siyah bir arka plan üzerine çizilmiş çocuksu resimlerdi ve bir çocuğun, büyüdüğü evde hissedebileceği korku ve umutsuzluk duygularını yansıtıyordu. Filmlerinde ve resimlerinde sürekli olarak tekrarlayan bu ev temasının nedeni sorulduğunda Lynch, küresel sorunlarla ilgilenmekten ziyade, kendi çevresinde olup bitenle daha çok ilgili olduğunu söylemişti. Resimlerinde evleri çok tehditkâr bir biçimde resmeden Lynch, evler için “Ev, işlerin kötüye gidebileceği bir yerdir,” tanımını yapıyor. Lynch, gerekliliklerini yerine getirmeyen bir toplumu temsil eden bir zümreyi resmetmek için genel olarak gerçeküstü ve alışılmışın dışında bir anlatım ve onunla birlikte de sembolizmi kullanıyor.

The Grandmother

Ailesinin çok fazla taşınmasına rağmen mutlu bir çocukluk geçirmiş olan Lynch, sanat okumak için 19 yaşında Philadelphia’daki Pennsylvania Güzel Sanatlar Akademisi’ne girdi. Projelerinden biri, görsel sanatları sinemayla birleştirip kendi yaptığı heykellerden birine döngüsel bir animasyon uygulayarak Six Figures Getting Sick’i (1966) oluşturmaktı. Lynch, bu ‘hareketli resimden’ aldığı başarıyla, The Alphabet (1968) ve The Grandmother (1970) adlarını taşıyan ilk iki kısa filmini yapmak için kendine yeterince finansman sağlamıştı. Sonrasında yeni eşi ve çocuğuyla birlikte Los Angeles’a taşınmasına vesile olan bu filmlerin önemli başarısı, Lynch’i, bir sonraki altı yılını ilk uzun metrajlı filmi olan o olağanüstü Eraserhead’i (1976) yaparak geçirmeye teşvik etti. Lynch’in bir endüstri şehri ve aynı zamanda çetin şartlar altında olan Philadelphia’ya karşı beslediği iğrenme duygusundan kısmen etkilenen ve daha yeni baba olmanın ona getirdiği kaygılardan birçoğunu da içinde barındıran Eraserhead (1976), Lynch’in en kişisel filmi olarak yerini koruyor.

Eraserhead, erkeklerin her türlü yeniden üretim şeklini kontrol edip seksi makineleşmiş bir işleme dönüştürdükleri korku dolu bir dünyadır. Bu dünyanın sonucu da hayatın ölümden daha hastalıklı olduğu endüstriyel anlamda bozulmuş bir dünyadır. Eraserhead’deki kötü şöhretli bebek doğal yollardan doğmamış, mekanizması olan bir çeşit kol çekerek insanlara hayat veren ve şekli bozuk bir canavar olan Gezegendeki Adam (Jack Fisk) tarafından yaratılmıştır. Sevgi olmadan hayat, yapay bir yok oluştur.

Eraserhead

Bu makineleşmiş dünyanın merkezinde, karanlık duygularıyla masumiyeti bir arada harmanlanmış bir karakter ve Lynch’in, yarattığı ve kendine benzettiği birçok ikinci şahsiyetlerinden biri olan Henry (Jack Nance) yer alır. Henry, yaşamanın bir ölüm gibi olduğu bu otomatikleşmiş dünyada sürekli başını derde sokan ve kendisini esir alan biçimsiz bebeğine bakmak zorundadır. Aşırı büyük bir penis gibi gözüken bu bebek, bu dünyada hem erkek cinselliğini hem de Henry’nin kendi cinselliğini temsil eder. Kontrol edilemeyen cinsel dürtüler gibi bebek de onun esiri haline gelmiş olan Henry’den sürekli olarak ilgi ister. Henry, iğrendiği cinselliğinden kurtulmak için penise benzeyen bu bebeği, sanki kendi organını hadım edermiş gibi öldürmesi gerektiğini anlar. Penis bebek, doğal olmayan bir cinselliğin oluşturduğu dünyanın merkezidir. Bundan dolayı da onun öldürülmesi, Eraserhead dünyasını yok eder.

Eraserhead’in en büyük hayranlarından biri de bir zamanlar Lynch’i “Marslı Jimmy Stewart” olarak tanımlayıp bu deyişiyle akıllara kazınmış olan çizgi roman yazarı ve aynı zamanda film yönetmeni olan Mel Brooks’du. Brooks, garip bir şekilde biçimsiz bir vücudu olan John Merrick’in (John Hurt) çok güzel bir şekilde anlatılmış hüzünlü hikayesini konu alan Fil Adam (1980) filminin Lynch’in yönetmenliğini yapmasıyla Hollywood dünyasına tanıtmıştı. Fil Adam, Lynch’in eşsiz endüstriyel resimlerini ve capcanlı görsellerini, iç güzellik ve doğal sevgi temalı ve tam anlamıyla etkileyici bir hikayeyle birleştiren ilk filmdi. Film aynı zamanda, En İyi Film ve En İyi Yönetmen dalları da dahil olmak üzere Akademi Ödülleri’ne birkaç dalda aday gösterildi.

Lynch’in ikinci Hollywood filmi, ne yazık ki onun son Hollywood filmi oldu. Frank Herbert’in kült bilim-kurgu romanından uyarlanan Dune (1984), ticari ve eleştirel anlamda bir felakete dönüştü. Filmde Lynch’in, filmin bütününe ve değişkenliğine olan düşkünlüğünü yansıtan görseller kullanılsa da Lynch filmin son halini beğenmedi ve sonuç olarak film, stüdyonun istediği film oldu.

Blue Velvet

Lynch’in, Dune filmin çekildiği sıralarda, yapımcı Dino De Laurentiis ile yaptığı anlaşmanın bir kısmında, Laurentiis’in Lynch’in bir sonraki filmi için maddi destek sağlayacağı ve filmi tek başına yönetmesine izin vereceğine dair bilgiler yer alıyordu. Ortaya çıkan şey ise Lynch’i eleştirilerin ilgi odağı haline getiren revizyonist kara film (film noir) klasiği oldu. Sıradan Amerikan yurttaşlarının idealleştirdikleri küçük kasabalarının gösterişi altında gizli olan kadın düşmancılığını işleyen hikâye; Lynch’e, Akademi Ödülleri’nin En İyi Yönetmen dalında ikinci kez adaylık kazandırdı.

Mavi Kadife (1986) ataerkil bir toplum düzeninin abartılmış bir örneğini resmederken, aynı zamanda aile içi şiddet konusunda da izleyiciye ders verici nitelikte bir film olma özelliği taşır. Jeffrey Beaumont’un (Kyle MacLachlan) ‘çocuğu’ ve Frank Booth’un (Dennis Hopper) ve Dorothy Vallens’ın (Isabella Rossellini) ‘ebeveynleri’ canlandırdığı film, kara filme ve onların Oedipal temasını eleştirerek metaforik bir aile yapısını bizlere anlatır. Filmin sonunda meydana gelen şiddet olayı, sözde ‘gerçek’ ailelerdeki aile içi şiddetin bir sembolü olarak nitelendirilebilir. Frank’in şiddet uyguladığı sahneler aile içinde farklı türdeki şiddet olaylarını temsil ederken, yine Frank’in Dorothy üzerinde olan kontrolü şiddet eğilimine yatkın bir kocanın, eşine karşı olan mutlak kontrolünü simgeler. Jeffrey ise hem Frank’in gösterdiği şiddetten korkan hem de annesini elde etmesinin yolunun şiddetten geçtiğini bildiği için bu şiddete özenen masum bir çocuktur.

Lynch’in, besteci Angelo Badalamenti ile süregelen iş birliğini başlatan bir yapım olan Mavi Kadife’nin ticari başarısı, Lynch’in, ünlü televizyon yazarı Mark Frost ile İkiz Tepeler (1990-91) adlı bir televizyon dizisi çıkarmak için güçlerini birleştirip bir araya gelmelerine olanak tanıdı. Mavi Kadife’de işlenen temaları devam ettiren İkiz Tepeler, lise balosunun en gözde öğrencisi olan Laura Palmer’ın (Sheryl Lee) öldürülmesinin ardından yürütülen cinayet soruşturması esnasında, gizli sırlarının ortaya çıktığı küçük bir kasabanın araştırılmasını konu edinir. Pembe dizilerden, sit-comlardan, dedektif hikayelerinden, bilim kurgu ve korku filmlerinden değiştirilmeden alınan karakterleri ve konuları birleştiren İkiz Tepeler, çıkış yaptığında metinlerarasılığı, post-modernist mizahı ve doğaüstü temalarıyla sinema dünyasında büyük bir yankı uyandırdı.

Wild at Heart

İkiz Tepeler’in ikinci sezonu esnasında Lynch, Barry Gifford’ın romanından uyarlanan ve kendisine Cannes’da Altın Palmiye ödülünü kazandıran yapım olan Vahşi Duygular’ın (1990) yönetmenliğini yaptı. Çok üstün bir üslupla anlatılan bu yolculuk filmi, duygusal bir beraberlik yaşama umutlarının sürekli olarak kendi içlerindeki kavgalardan ve dışarıdan yapılan müdahalelerden dolayı engellendiği kaçak iki aşığın hikayesini anlatır. Mavi Kadife’ye benzer olarak, hikâyenin kusursuz bir mutlu sonla bir anda bitmesi ironiye o kadar çok batırılmıştır ki nihayetinde Lynch, sanki bize şiddet eğilimi olan insanların gerçek mutluluğa ulaşamayacağını söylüyor gibi.

Lynch İkiz Tepeler’e döndüğünde, yalnızca serinin üçüncü sezonunun olmayacağını değil, aynı zamanda bütün fikirlerinin ortadan kaldırılıp onların yerine sıradan hikayelerin anlatılacağını da öğrendi. Aslında doğaüstü karakterler baştan kasabadaki kötülüğü simgeliyordu. Fakat ikinci sezonda bu karakterler, erkekleri ele geçiren ve bundan dolayı da cinsel saldırılardan sorumlu tutulan gerçek karakterlere dönüştü. Bu durum da erkeklerin işledikleri suçlardan sorumlu tutulmaması gerektiğini ima eden tehlikeli noktalara doğru gidiyordu. Lynch’in ‘benim ikinci kişiliğim’ diye nitelendirdiği karakterlerden biri olan Özel Ajan Dale Cooper da (Kyle MacLachlan) ikinci sezonda dinsel değerleri ve sezgileriyle hareket eden bir dedektif olmaktan çıkıp daha çok hayalperest bir lider kişiliğine bürünüyor. Lynch, favori karakterleri ya öldürterek ya da onları kendi cehennemlerine hapsederek İkiz Tepeler’i ‘cezalandırdığı’ final bölümünü kendi yazıp yönetti.

Twin Peaks: Fire Walk With Me

Dizi bitmiş olsa da Lynch, İkiz Tepeler’in geçtiği kasabayı bırakmaya hazır değildi. Laura Palmer’ın, öldürülmeden önce geçirdiği son yedi gününü anlatan ve CIBY-2000 yapım şirketi yardımıyla çekilen İkiz Tepeler: Ateşte Benimle Yürü (1992) adlı filmle Lynch, İkiz Tepeler’i geri getirdi. Film, dizinin işlediği mizaha hasret kalmış, serinin arkasında bıraktığı ve genel izleyici kitlesi tarafından pek de anlaşılmayan gizeme bir açıklık bekleyen hayranlar tarafından nefret edilen, ticari ve eleştirel anlamda başarısız bir film oldu. Lynch’in yapmaya çalıştığı şey, dizide anlatılmış ama tamamlanmamış olan hikâye parçalarını birleştirmek değil, dizinin ikinci sezonunda arka planda kalmış olan aile içi şiddet ve çocuklara yapılan cinsel istismar konularının gerçek doğasını ortaya çıkarmaktı. Televizyon dizisinden ayrı olarak bakıldığında İkiz Tepeler: Ateşte Benimle Yürü, aile içi şiddetin feci sonuçlarını ve bu şiddetin ne kadar çirkin olduğunu çok başarılı bir şekilde anlatan bir yapımdır.

Lynch, İkiz Tepeler: Ateşte Benimle Yürü ile realizm yaklaşımını tamamen bırakarak, televizyonun en çok izlendiği saatlerde uygulanan sansür ve formatın kısıtlanması gibi sebeplerden dolayı dizinin yalnızca dolaylı yoldan anlatabildiği şeyleri seyirciye olduğu haliyle göstermeyi başardı. Filmde ensest bir kişinin hikâyesinin anlatılması ve bu hikâyenin, kurban olan Laura Palmer’ın gözünden aktarılması da aile içi şiddetin korkutucu ögelerini artıran bir unsur. Laura filmde kâbus gibi bir hayata sahip; psikolojik savunma mekanizması, ona cinsel istismarda bulunan kişinin babası yani Leland Palmer (Ray Wise) olduğu gerçeğini kabul etmek yerine, şeytani bir figür olan BOB’u (Frank Silva) bunun suçlusu olarak görmeye yönelik çalışıyor. Lynch, seyirci de Laura’nın yaşadığı kafa karışıklığını, dehşeti ve ihanet edilme duygusunu yaşayabilsin diye, İkiz Tepeler: Ateşte Benimle Yürü’yü kasti olarak seyirci için izlemesi zor bir film haline getiriyor. Lynch aynı zamanda cinsel istismarın bir daha yaşanmaması için akıllarda yer eden bir sansasyon da yaratıyor.

Çok uzun soluklu olmayan birkaç televizyon projesinden sonra, Lynch bir sonraki atılımı, kendinin yöneteceği bir film için Barry Gifford ile bir senaryo yazma işine girmek oldu. Ortaya çıkan şey ise “Bir 21. Yüzyıl Kara Korku Filmi” olan Kayıp Otoban’dı (1997). Tıpkı Eraserhead ve İkiz Tepeler: Ateşte Benimle Yürü’deki gibi, Kayıp Otoban filmi de ana karakter Fred Madison (Bill Pullman) gözünden anlatılan gerçeküstü bir korku hikayesi. Lynch’in önceki projelerinden farklı olarak, bu hikâyenin geçtiği yer Los Angeles ve baş karaktere sempatik sıfatı dışında her türlü sıfat verilebilir. Lynch, ilk defa dünyanın bir masumun gözünden değil de şiddete meyilli bir adamın gözünden nasıl göründüğünü anlatıyor. Fred, bir kıskançlık krizine girip karısını öldürdüğünü inkâr eden ve bundan dolayı da gerçeklik algısını tamamen yitirmiş olan paranoyak bir kadın düşmanıdır.

Kayıp Otoban’in ilk dakikaları bize Fred ve onun eşi Renee (Patricia Arquette) arasındaki ilişkiyi anlatıyor. Filmin ilerleyen dakikalarında Fred, kendisinin ideal ruh ikizi olarak nitelendirebileceğimiz ve baştan çıkartıcı bir kadın (femme fatale) olan Alice Wakefield (Patricia Arquette) tarafından yanlış yola sapan genç Pete Dayton’a (Balthazar Getty) dönüşüyor. Wakefield, Fred’in Renee’yi bir zamanlar öyle olmakla suçladığı hafifmeşrepliği ve bunun oluşturduğu tehdidi bünyesinde barındırıyor. Bu filmde Lynch, toplumu tehdit eden ve baştan çıkarıcı olan iddialı bir kadının görmeye çok alışkın olduğumuz halinin ataerkil bir oluşumdan ibaret olduğunu öne sürüyor. Topluma asıl tehdit olanlar, kadınları bu şekilde gören Fred gibi kadın düşmanlarıdır. Film, Fred’in bedenen bir hapishane hücresinde olduğu ama zihnen kaybolmuş bir şahsiyetin karanlık yollarında son sürat ilerlediği bir sahneyle sona eriyor.

Artık Canal+ ve Les Films Alain Sarde gibi Fransız şirketlerin desteğini almış olan Lynch, Straight’in Hikayesi (1999) adlı filmin yapım işine girişmişti. Film, kardeşi Lyle (Harry Dean Stanton) ile barışmak için bir çim biçme arabasıyla Amerika’yı bir uçtan bir uca geçen Alvin Straight’in (Richard Farnsworth) nostaljik öyküsüyle Lynch hayranlarını oldukça şaşırtıyor. Fakat, aile ve gelenek temaları Lynch’in yapımlarında zaten sürekli gördüğümüz temalar ve özellikle İkiz Tepeler’de, duygusallık da her zaman önde gelen özelliklerden biri. Straight’in Hikayesi, aile bireyleri arasındaki bağları korumak için çabalayan erkek bir karakteri anlattığı için Lynch’in en çok umut vaat eden filmi olarak yerini koruyor.

Lynch, Hollywood dünyasının içerisindeki yapmacıklığı ve şiddet unsurlarını ve Hollywood’un organize suçlara nasıl bağlı olduğunu konu alan bir diziyle televizyona dönmeye çalıştı. Fakat Colorado saldırılarının ardından televizyonda oynatılması kabul edilebilir bir içeriğin özelliklerinin yeniden tanımlanmasından sonra, bazı endişeli televizyon yapımcıları bu projeyi rafa kaldırdı. Televizyon dünyasının kaybı, sinema dünyası için büyük bir kazanç oldu; çünkü Lynch elindeki proje üzerine çalıştı, ekstra sahneler çekti ve ortaya, kendisine Cannes’da En İyi Yönetmen dalında ödül ve Akademi Ödülleri’nde bir kez daha En İyi Yönetmen dalında adaylık kazandıran muhteşem Mulholland Çıkmazı (2001) filmini çıkardı.

Mulholland Drive

Kayıp Otoban gibi, Mulholland Çıkmazı da kronolojik olmayan bir anlatımla zor bir hayat yaşayan aktris Diane’in (Naomi Watts) başına gelen gerçek olayları ve bu olayları zihninde nasıl yorumladığını konu ediniyor. Lynch ilk defa ilişki içerisindeki şiddeti sadece heteroseksüel karakterler arasında değil, homoseksüel karakterler arasında da ortaya çıkabilecek bir durum olarak işliyor. Mulholland Çıkmazı aynı zamanda herkesin gizli bir ajandasının olduğu, insanların kullanılıp atıldığı, güzel ve gerçek olarak gözüken herhangi bir şeyin aslında en nihayetinde başarısız olacak bir illüzyon olduğu erkek egemenliğindeki Hollywood dünyasının yapmacıklığına bir saldırı niteliği de taşıyor.

Lynch’in filmleri, insanların şiddete ve başkalarını kontrol etme arzusuna yenik düşüp kendilerini karanlık ve belirsiz bir dünyaya mahkûm etme eğilimlerinin çok aşırı derecelerde görüldüğü trajedilerdir. Kayıp Otoban ve Mulholland Çıkmazı filmlerindeki karakterler gerçeklikten kaçmak için basit illüzyonlar oluşturuyorlar; Eraserhead, Fil Adam ve İkiz Tepeler: Ateşte Benimle Yürü filmlerindeki karakterler de sadece öldükleri zaman mutluluğa erişebiliyorlar; Mavi Kadife ve Vahşi Duygular’daki karakterler ise yapmacık ve imkânsız bir mutluluğu bulmuş kişiler olarak alaycı bir biçimde resmediliyor. Halbuki, gerçek sevginin ve güzelliğin arayışı Lynch’in filmlerinde zaten sürekli işlenen bir tema ve Straight’in Hikayesi de insanların geçmiş hatalarını telafi edip huzura erişebilmelerinin mümkün olduğunu gösteriyor. Mizaç ve sevinç anları Lynch’in filmlerinde açıkça gösteriliyor ve Lynch arkadaşlık ve aile bağlarının gücüne yürekten inanıyor. Objektif realizmi bırakarak ve görsellik ile müziği hikâye anlatımının üzerinde bir dereceye çıkararak Lynch; korkuyu, acıyı ve bazen de umudu yansıtan eşsiz bir duygusal gerçekliği yakalayan bir yapım ortaya çıkarmayı başarıyor.

David Lynch with Mulholland Drive cast at Cannes

Yazar: Thomas Caldwell

Çeviren: Emre Mestçioğlu

Düzenleyen: Büşra Ekiz

Kaynak: SenseofCinema

Leave a comment