David Fincher: filmleri, Dövüş Kulübü’nden Mank’e kadar sıralandı

David Fincher: filmleri, Dövüş Kulübü’nden Mank’e kadar sıralandı

Meşhur müşkülpesent, sinir bozuculuğuyla nam salmış ve olağanüstü yetenekli David Fincher, yaşayan en büyük film yönetmenlerimizden biri. Projeleri, popüler kültür olayları ve en az bir biçimde hikâye anlatıcılığı harikasının garantisidir. 

Hatta Netflix’e geçiş yapmayı bile başardı. Yeni filmi Mank, sinemalarda olduğu gibi küçük ekranda da detaylı, titiz ve estetik açıdan zengin. Ayrıca Mank, bize geriye dönüp bakmamız, Fincher’a özgü tüm o mükemmelliğe dalmamız ve onun şu ana kadarki 11 uzun metrajlı filmini sıralamamız için ilham verdi. 

Rosamund Pike’ın boğazları kesmesinden ve kötü adamları cezalandırmasından, kutudaki kafaya kadar Fincher’ın en kötüden (ya da daha doğrusu en az müthiş) inkâr edilemez derecede en iyiye tüm filmleri. 

11. Yaratık 3 (1992)

Yaratık’ın devam filmi sonrasında Fincher, bir muhabire başka bir devam filmi yönetmektense kolon kanseri olmayı tercih ettiğini söyledi. Görüldüğü üzere fikrini değiştirmiş; ancak Yaratık 3, Fincher’ın mirasının kötü şöhretli bir parçası olmaya devam ediyor. Bu sorunlu bilimkurgu gerilimi onun çıkış yaptığı ilk sinema filmiydi ve bu film kamera arkasındaki mücadelenin bir ürünüymüş gibi hissettiriyor. Fakat Fincher filmin berbatlığı konusunda gereğinden fazla duygusaldı. Yaratık 3, önceki filmlere nazaran acı çeken ama onu bir şekilde ilginç yapan akıldan çıkmayan bir nihilizme sahip gayet iyi bir devam filmidir. 

10. Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi (2008)

Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi’nde onu birazcık katlanılamaz olmaktan kurtaran bir ihtişam var. Alexandre Desplat’in müziği dokunaklı, Taraji P Henson ve Mahershala Ali gibi isimlerden mükemmel yardımcı performanslar var ve özel efektler muazzam. Ancak yine de film, Brad Pitt’e yaşlı doğmuş ve tersine yaşlanan bir adam olarak rol veren ana önermenin harikalığına rağmen biraz yavaş, sinir bozucu şekilde bölümlerden oluşmuş ve önemli ölçüde kısır. Ayrıca, Fincher’ın geçmişindeki başka hiçbir projeye benzemeyen bu filmin tüm 

filmleri arasında en çok ödül alan olması ilgi çekici bir bilgidir. 

9. Oyun (1997)

Oyun, geçtiğimiz 25 yılın en etkileyici filmlerinden biri olduğu halde bu şekilde neredeyse hiç bilinmiyor mu? Bu Michael Douglas gerilimi, Matrix’in ve Christopher Nolan’ın çoğu ürünün habercisi gibi gözüken kurumsal komplo ve kasti sürrealizm dokunuşlarıyla bir X jenerasyonu Hitchcock filmidir. Douglas, canlı bir oyuna katılan bir bankacı ve onu gerçek dünyadaki birkaç tavşan deliğine gönderen kişi olarak rol alıyor. Fincher’ın önceki filmi Yedi’nin paranoyasının çoğundan ödünç alan Oyun, kesinlikle çok ilginç ancak film inkâr edilemez bir şekilde orta noktasında heyecanını kaybediyor. Fincher, 2014 yılında kendisinin filmin üçüncü perdesini hiçbir zaman tam olarak anlayamadığını itiraf etti. 

8. Ejderha Dövmeli Kız (2011)

Stieg Larsson’ın İsveççe çok satanlar kitabının ABD uyarlamasını yöneten Fincher için her zaman bir kaçınılmazlık vardı. Onun Ejderha Dövmesi, Yedi’nin tüyler ürperten dehşeti, Dövüş Kulübü’nün fiziksel vahşeti ve Oyun’un komplocu derinliğini taşıyan neredeyse en büyük hit koleksiyonu olarak görülür. Yine de film maksimalist, soğuk dokusu ve tarzıyla muhteşem. Fincher’ın yönetmek kadar oyuncu seçiminde de usta olması onun en güçlü yanlarından biri. Hiçbir zaman en pahalı aktörlerden biri olmayan Daniel Craig, gözden düşmüş gazeteci Mikael Blomkvist rolü için mükemmel, Robin Wright film boyunca onun çekici sevgilisi olarak ekrana geliyor ve Rooney Mara kahraman Lisbeth Salander’e tuhaf, komik bir enerji verir ki bu da onun orijinal filmlerdeki Noomi Rapace’den hoş bir şekilde farklı olduğunu kanıtlar.

7. Panik Odası (2002)

Panik Odası, Fincher’ın tüm eserleri arasında göz ardı edilme eğiliminde olan yalın ve dehşet verici bir gerilim. Potansiyel olarak bunun sebebi anlatı tutkusunun nispeten az olması. Fincher’ın bu filmi diğer her şeyden çok görsel bir deney olarak gördüğüne dair bir anlayış var. Büyük, ani kamera hareketleri, rüya gibi set tasarımı ve teknik sihirbazlık için yapılmış, neredeyse gereksiz bir olay örgüsüne sahip bir ev istilası filmi. Yine de film, baştan sona sürdürülebilen gerilim ve kuşatma altındaki anne/kız çifti olarak Jodie Foster ve Kristen Stewart’tan oluşan harika oyuncu kadrosuyla bir ustalık dersi niteliğinde.

6. Mank (2020)

Fincher’ın en son ve aynı zamanda en az ulaşılabilir olan filmi. Bu, rüyalar ve hayaller üzerine kurulmuş; fakat yozlaşmanın içinde yüzen film endüstrisinde sessiz bir öfkeye batmış soğuk ve mizantropik bir çaba. Fincher’ın vefat eden babasının senaryosuna dayanan bu film, Hollywood’un kendileri tarafından reddedilen çelişkilerini kutlayan bir hikâye için Yurttaş Kane’in yapımını bir başlangıç noktası olarak kullanıyor. Hem kamera arkası hem de film yapımı ve Hollywood makinesi hakkında söyledikleri çok kişisel olduğu için izleyici mesafeli tutuluyor. Bu, Mank’in sizden önceki gelişmesini izlemekten çok filmin sonrasında düşünmenin daha ilginç olduğu anlamına geliyor. Yine de Amanda Seyfried, sivri ve çatlak Marion Davies kadar ilahi ve Fincher filmi onun için biçilmiş kaftan olan monokrom ve ona özgü bir canlılık ve çekicilikle yönetiyor. 

5. Dövüş Kulübü (1999)

Tumblr’ın olmazsa olmazı ve bodrumda yaşayan her kadın düşmanının favori filmi olmadan önce bile Dövüş Kulübü’nü, Dövüş Kulübü’nün etrafını saran fikirlerden ayırmak imkansızdı. Kısmen de olsa bu işler böyle yürüyor. Eğer bir film toksik erkekliği tasvir edecekse bunu onaylayıp onaylamadığı hakkındaki tartışmalarla başa çıkmak zorundadır. Bunu bir kenara bırakın, pek çok insan bu filmi izleyecek ve alay edilen ya da eleştirilen şeyleri kucaklayacak çünkü insanlar… Yine de bu, filmin neden bu kadar güçlü olduğunun kökenine iniyor. Bu, Brad Pitt’in hayatın tüm talihsizlerinin hayallerindeki rol modeli olan Tyler Durden ile ergenlikleri hiç bitmeyen beyaz erkeklerin öfkeli, dağınık ve inanılmaz derecede komik bir incelemesi. Başka bir yerde, Edward Norton mükemmel ve Helena Bonham Carter baştan çıkaran kadınların en alaycısı. Gizli homoerotizm ve iki saat boyunca gerçekten vahşi yerlere gitme cesaretiyle Dövüş Kulübü’nü sevmek zor olsa da zevk almamak imkânsız. 

4. Zodiac (2007)

David Fincher’ın kariyerinin erken döneminde yaptığı birçok film sonları konusunda biraz problemli, yönetmen kasıtlı olarak katarsis veya çözülmelerden kaçınıyordu. Zodiac kendi olduğu şekilde güzel olabilir çünkü çözülmenin eksik olması aslında filmin önemli noktası. 1970’lerin başında San Francisco sokaklarında dolaşan Zodiac Katili’nin kim olduğunu hiç kimse bulamadı. Bu, Fincher’ı yakın takipte olanların takıntılarını ve hayal kırıklıklarını kullanma konusunda özgür bırakıyor. Bununla birlikte Zodiac sisle dolup taşan, karanlıkta parlayan farlar ve eski gazete kutularında dolaşan parmaklarla adeta bir film şöleni. 

3. Kayıp Kız (2014)

2017’de James Corden’ın sohbet programı sırasında Anne Hathaway’in en sevdiği romantik komedi filminin Kayıp Kız olduğunu söylemesi iki yanında oturan erkekler arasında garip bir sessizliğe neden olmuştu. Fakat bu anın delici rahatsızlığı, Kayıp Kız’ın gizli kara mizahını ve Fincher’ın tonları ne kadar ustaca karıştırdığını kısa ve öz bir şekilde yansıtıyordu. Gillian Flynn’ın çok satan kitabının senaryosunun yine kendisi tarafından yazıldığı Fincher uyarlaması, absürt ve aynı zamanda Amerikan mitolojisi ve evlilik kurumunun iğrenç bir tasviri. Filmde, daha önce hiç bu kadar iyi olmayan Ben Affleck, karısı (düzenbaz ve tahmin edilemez Rosamund Pike) aniden kaybolan çapkın bir adamı oynuyor. 

2. Yedi (1995)

Yedi, Fincher’ın en güçlü simgelerini içinde barındırır: şiddetli yağış, korkutucu şehir manzaraları, rahatsız edici korku. Ancak deha bu filmde, zıtlık yaratan aşırı sefalet ile kalp kırıcı anlık umutların sağladığı dengede bulunuyor. Filmin üç başrolünün (Morgan Freeman iyi bir dedektif, Brad Pitt onun ukala çırağı ve Gwyneth Paltrow da Pitt’in trajik eşi rolünde) son derece insani olduğu görülüyor – Duygusal hayalperestler kasvetli bir batakta çıkmaza düştüler. Bunun dışında, film teknik açıdan harikulade, son derece ürkütücü ve beyazperdede tüm zamanların en iyi sonlarından birine sahip. 

Sosyal Ağ (2010)

2010’da Fincher’ın Facebook’un kuruluşu hakkında bir destan yapma kararı neredeyse aptalca görünüyordu. 10 yıl sonra Facebook’un büyük ölçüde küresel demokrasiye en büyük tehditlerden biri ve sosyopolitik bilgi kirliliğinin çok yönlü bir yayıcısı olarak görülmesiyle, ilk başta eleştiri yapanlar hiç bu kadar saf görünmemişlerdi. Sosyal Ağ; güç, erkeklik, yalnızlık ve hoşnutsuzluk ile açgözlülüğün sınır tanımaz cehaletle birleştiğinde ortaya çıkan benzersiz tehlikeler üzerine yazılmış heyecanlı bir hikâye. Buradaki her şey güzel işliyor: Jesse Heisenberg, Andrew Garfield ve Armie Hammer’dan alaycı, asabi performanslar; Rooney Mara’nın iki büyük sahnesinin görkemi, Aaron Sorkin’in senaryosunun kendini beğenmiş ve gıcık olmaktan ziyade bir şekilde muhteşem olduğu gerçeği; Trent Reznor ve Atticus Ross’un müziğinin hoşluğu ve yumuşaklığı. Sosyal Ağ yalnızca Fincher’ın en iyi filmi değil aynı zamanda 21. yüzyılın da en önemli filmidir. 

Yazar: Adam White

Kaynak: Independent

Çeviren: Ebru Ertürk 

Düzenleyen: Elif Rana Yılmazlar

Leave a comment