Çizgiyi geçmek: Jonathan Demme 1944-2017

Çizgiyi geçmek: Jonathan Demme 1944-2017

Jonathan Demme, Denzel Wanshington ile Philidelphia setinde.

Jonathan Demme ile ilk kez 14 Mart 1992’de tanıştım.

Mekân, Birleşmiş Milletler’de bir balo salonuydu. Olay, o yıl aynı anda New York ve Los Angeles’ta düzenlenen yıllık DGA Ödülleri yemeğiydi. Demme o gece New York’taki beş adaydan sadece biriydi ve kazandı. Nasıl kazanamasın? Kuzuların Sessizliği‘ne aday olmuştu. Mütevazi kabul konuşmasında, kendisinin “Bu ödülü alan 44’üncü beyaz adam olduğunu ve bununla alakalı karışık duyguları olduğunu” söyledi. Sonrasında onunla konuştuğumda, aynı derecede mütevazi, cana yakın ve cesaretlendiriciydi.

Geçenlerde, Wesleyan Üniversitesi’nde onun filmlerini okumuştum. Hitchcock, Lang, Wilder ve Minnelli gibi filmlerle dolu derslerde Jonathan Demme, bana sınıf ortamında öğretilen ilk modern, hâlâ çalışan bir film yapımcısıydı. Sonuç olarak, “bugün” çekilen filmlerin bile sanat eseri olabildiğini ve gördüğüm, sevdiğim ve öğrendiğim klasiklerin bile bir zamanlar temelde ticari sürümler olduğu noktasını daha anlaşılır kıldığını fark ettim. Hepsi sanat ve eğlence, zanaat ve ticaretti.

Dün Demme’nin ölümünü duyduğumda, önce onu New York’ta gördüğüm akşamı düşündüm ve sonra fark ettim ki, Demme’nin izlediğim en son filmi 2008 sürümlü “Rachel Evleniyor” idi. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Kredilerine yapılan bir kontrol o zamandan bu yana yaklaşık 20 tane proje ortaya çıkardı: bir Katrina Kasırgası’ndan kurtulan, biyolog ve bir Wallace Shawn ile bir Ibsen uyarlamasından, (tabi ki) bol miktarda müzik dosyasına kadar uzanan konular, belgeseller, denemeler, kesitler ve videolar. Onun işlerini daha yakından takip etmediğim için bana yazıklar olsun diye düşündüm, ama aynı zamanda bu sanatçının ve zanaatkarın güneşin altındaki her şeye olan son derece hayranlığını sonuna kadar sürdürmesinin ne kadar güzel olduğunu ve dışarı çıkmayı ve bu hayranlığı orta ve formatta ne olursa olsun ekrana koymayı bırakmadığını düşündüm.

Bu hayranlık duygusu Demme’nin ilk kez gördüğüm Vahşi Bir Şey filmindeki ekrandan fırladı. O filmi izleyeli yıllar oldu, ama rengi, müziği, ayarsız, her şeyin olabileceği rüya gibi arsayı ve Melanie Griffith’in özgür ruhlu performansını hatırlıyorum. Sanki oynamak ve deneyimlemek için serbest bırakılmış gibi; ancak eğer sanatçı dümene zeki ve kararlı bir el atıldığını biliyorsa–birisi onu başkaldırmayı yönetmeye teşvik eden ama nihayetinde ekranda aptalca görünmesine izin vermeyecek olan kimsedir. Bana film kurslarında gösterilen ”Babanın Metresi”ne, ”Melvin ve Howarda”ya yerleşmiş (aynı zamanda ”Ona İyi Bak” olarak da bilinir)- aynı coşkuyu yaşadığım diğer filmlerdi. Her nasılsa, tüm bu başlıklar bugün yeterince takdir edilmiyor, yeterince sahnelenmiyor, olması gerektiği kadar bilinmiyor.

Jonathan Demme, Anthony Hopkins’in Kuzuların Sessizliği çekimindeki kısıtlamalarını kontrol ediyor, Moviestore/REX/Shutterstock’ın izniyle

Ayrıca Demme’nin ilgi alanlarının en başından beri ne kadar geniş çaplı ve çeşitli olduğunu kanıtlıyorlar. Ancak eğer kariyeri boyunca işleyen sabit bir öge varsa, işte o da müziktir. Pop müziğin sinematik olarak nasıl sunulacağına, şarkıların filme nasıl ilave edileceğine dair tutarlı anlayışı, görüntülerin şarkıları etkilediği kadar görüntüleri de etkileyecek şekilde, belki de sadece Martin Scorsese’nin rakip olduğu büyük bir yetenek. (Her iki sanatçı da hem popüler hem de muğlak olan müzikte enfes bir müzik anlayışı paylaşıyor.) “Vahşi Bir Şey” ve “Babanın Metresi” şahane, popun beklenmedik izleri, reggae, rock, soul, funk ve daha fazlası ile dolup taşıyor ve onlarsız bir film, film olmazdı. “Stop Making Sense” benim her zaman en sevdiğim konser filmi olmuştur, yalnızca küçükken Talking Heads’in en sevdiğim müzik grubu olduğundan değil, ayrıca Demme’nin alışılmadık duyarlılığı, David Byrne’nınkiyle çok uyumlu olduğu için. Dahası, “Stop Making Sense” yalnızca bir ”konser filmi” değildi, bir hikâye anlatıcılığıydı. David Byrne’nin dün gönülden yazdığı hatırasındaki gibi:

“Jonathan’ın yeteneği karakterlerin ve tuhaflıklarının seyirciye tanıtılacağı bir tiyatro topluluğu parçası olarak görmekti ve grubu her birinin birbirinden ayıran farklı özelliklere sahip kişiler olarak tanırsınız. Onlar bir bakıma senin arkadaşın oldular. Sahnelemeyi ve ışıklamayı karakterin üzerine odaklamanın ne kadar önemli olduğunu görmek için, müziğe tüm dikkatimi verdim. -bu, filmi farklı ve özel kıldı.”

Bir diğer unutulmuş Demme filmi onun mükemmel “Swimming to Cambodia” filmi. 1987’de bu filmi gördüğümde beni hayrete düşürmüştü. Filmin 87 dakikasının %99’unda bir adam sandalyeye oturmuş, kameraya konuşuyordu. Masada: bir bardak su, bir mikrofon, bir not defteri ve duvardaki haritadaki alanları belirtmek için kullanılmış bir işaret kalemi vardı. Spalding Gray ve monologu, “Ölüm Tarlaları”ndaki çalışmalarını, Amtrak Lounge arabasında seks delisi bir donanma subayı ile karşılaşmasını, otla tecrübeleri, Bangkok fahişeleri ve masaj odaları ve hayatı boyunca “mükemmel anı” arayışını mükemmel bir şekilde anlatıyordu. Gray büyüleyiciydi, ama Demme onu yoğun sinematik devreler ile, zekice ışıklama sayesinde, kelimelere görsel noktalama olarak hizmet eden açılar, öngörülemez düzenleme ve Laurie Anderson’ın puanının akıllıca kullanılması ile daha da büyüleyici yaptı. Bu araçların hepsi hikâyenin duygularını ve değişken tonlarını vurgular ve öne çıkarır, aksi halde sadece Gray’in sözleriyle var olan bir hikâye olurdu.

Sonrasında “Kuzuların Sessizliği” geliyor. Yayınlandığında görmek çok şaşırttı çünkü Demme’nin önceki görüntülerinden çok farklıydı. Ama elbette değildi. Demme’nin ilginç mizahı yeniyi uyarlamaya kayınca anlamsız ürünlere dönüştü. Hannibal Lecter kesinlikle bu zamana kadar ekranlara konan en korkunç insan canavarlardan biriydi, ama aynı zamanda komikti de. Bu onun cazibesinin bir parçası. Bu da onu bu kadar korkunç yapan şeylerden biriydi. Sonuç olarak, Kuzuların Sessizliği sadece sinematik hünerinin akıllıca işlendiği için değil (Demme kurgu çekimlerinin “nasıl olması gerektiği” ve bilgilerimizle basitçe oynayarak izleyiciyi sonuna kadar tamamen aptallaştırıyor), ama aynı zamanda Demme her şeyden önce karakterlere odaklanıyor. Lecter ve Clarice birbirlerinden etkilenirler ve onları “derine bakma” arzuları onlara olan hayranlığımızı harekete geçirir. Bir kez daha, Demme’nin insanlara olan hayranlığı ön plana çıkıyor ve ustalığı bu ilgiyi yüce sinematik terimlere çevirmesini sağlıyor.

Demme, Oscar’ları süpüren ve yığınla para basan büyük bir Hollywood filmi olan Kuzuların Sessizliği’nden sonra ne yaptı? Küçük bir belgesel, “Cousin Bobby.” Demme’nin kendi kuzeni olan Harlem rahibi hakkındaydı. Bir Hollywood juggernaut’unun daha olası bir takibi olabilir mi? Demme umursamadı. Gördüğümde ben de umursamadım. Tam bir büyücüydü ve Demme’nin yaptığı her şey kadar ilgi uyandırıcıydı.

Aslında, “Cousin Bobby”i şimdi tekrar izlemek istiyorum ama önce, son zamanlardaki umursamadan kaçırdığım tüm işleri hızlı bir şekilde yapmam gerek. MM

*MovieMaker’a resmi bir katkıda bulunan, Jeremy Arnold, Turner Classic Movies’in The Essentials: Must- See Movies and Why They Matter (2016) kitabının yazarıdır.

Yazar: Jeremy Arnold

Çeviren: Feyza Taylan

Düzenleyen: Ece Yaren Arslan

Kaynak: Movie Maker

Leave a comment