Birçok ünlü yazar; olay örgüsünü yönlendiren, diyaloğu yaratan ve yazdıkları romanlarda “kendi işlerini yapanların” aslında karakterler olduğunu iddia ediyor.

Bu olguyu araştırmak için, 2014 ve 2018 yıllarında Edinburgh Uluslararası Kitap Festivali’nde yazarlara karakterlerini nasıl deneyimlediklerini soran bir anket yaptık. 181 katılımcının %60’ından fazlası karakterlerinin seslerini duyduklarını ve yine %60’ından fazlasını karakterlerinin bazen kendi başlarına hareket ettiğini söyledi. Bazı yazarlar, karakterleriyle diyaloğa girebildiklerini ve karakterlerinin bazen “cevap verdiklerini” ve onlarla tartıştıklarını bile söyledi.

Bu yazarlar genellikle tüm bu deneyimlerin hayali olduğunu belirtseler de karakterlerinin söyledikleri ve yaptıkları karşısında şaşırdıklarından da bahsettiler. Hatta bazen karakterlerinin yaptığı şakalara güldüklerini bile söylediler. Bu, kontrol ve “eylemlilik” ile ilgili soruları gündeme getiriyor; çünkü bu yazarlar anlatıda ne olduğuna her zaman bilinçli olarak karar veriyormuş gibi hissetmiyorlardı.

Kim konuşuyor?

Bu deneyim genellikle yazarların bir şekilde özel veya farklı olduğu ve hayallerinin daha “canlı” veya “güçlü” olduğu iddiasıyla açıklanmaktadır ancak bizim araştırmamızda bu tür teorilerin açıkladığından çok daha büyük bir çeşitlilik vardı. Nitekim, karakterlerinin eylemlilik sahibi olma deneyimini bildirmeyen önemli bir yazar azınlığı bulunuyor.

Fakat “iç konuşma” ile ilgili son araştırmalar, yazarların karakterleriyle ilgili deneyimlerini farklı bir şekilde açıklamaya yardımcı olabilir. İç konuşma, sözlü düşündüğümüzde çoğumuzun sahip olduğu iç monolog ve/veya diyalogdur, kişiden kişiye farklılık gösterebilir. Örneğin, bazı insanlar çoğu zaman iç konuşmalarının farkındadır ancak bazıları bunun farkında bile değildir.

Örnek vermek gerekirse bazı insanlar iç konuşmalarını daha çok bir monolog olarak deneyimlerken, diğerleri için bu daha çok bir diyalogdur. İnsanlar ayrıca iç konuşmalarında “diğer insanların” seslerinin de bulunduğunun farkında olabilir. Örneğin, ebeveynlerinden birinin sesini duymak, onlara bir tavsiye veya eleştiri verir.

Aynı şekilde, bir tartışmanın nasıl farklı bir şekilde gidebileceğini veya tanıdığımız birinin onlara vermek üzere olduğumuz haberlere nasıl cevap vereceğini düşünmek gibi şeyler yaptığımızda diğer insanların seslerini duyduğumuzu da hayal ediyor olabiliriz.

O halde, gerçek insanların bu hayali versiyonlarını kontrol ettiğimizin ne ölçüde farkında olduğumuzu sorgulamak mantıksız değildir. Sonuç olarak, bir arkadaşın veya bir aile üyesinin bir şeyi diğerinden daha fazla söylüyor olması hissi, genellikle bilinçli olarak karar verilen veya akıl yürütme yoluyla bir şekilde hesaplanan bir şey değildir. Genellikle, en azından o kişiyi iyi tanıdığımızda, bu anlık ve sezgiseldir ve bu, yine onları istediğimiz şekilde tepki verdiklerini hayal etmeye karar vermekten farklıdır.

Zıtlık Meselesi

Bu düşünce çizgisine göre, çoğumuz aslında bağımsız ve yaratıcı “karakterlere” sahibiz ve onların seslerini duyuyoruz, sadece karakterler gerçek dünyada tanıdığımız insanlarla aynı kimliklere sahip.

Nitekim, anketimizdeki yazarlardan bazıları, karakterlerini duymakla iç seslerindeki “diğer insanları” duymayı karşılaştırdı:

Bu, bir vitrinde bir elbise gördüğünüzde ve annenizin sesinin zihninizde ‘iyi yıkanmayacak’ dediğini duyduğunuz andaki gibidir. İstemsiz ama davetsiz değil.

Dolayısıyla, belki de yazarların bu bağımsız karakter deneyimlerine nasıl sahip olduğu sorusu o kadar da önemli değildir. Bunun yerine, daha çok kurgusal karakterlerin eylemliliklerinin neden bu kadar dikkat çekici (ve dolayısıyla daha dikkate değer) olduğu sorusu olabilir. Diğer bir olası açıklama, karakterlerin eylemliliğine ilişkin bu deneyimin hem gerçek hem de hayali diğer deneyimlerle olan ilişkisinde yatmaktadır.

Bir yandan, karakterlerin zaman içinde nasıl geliştiğiyle ilgili ortaya çıkan bir zıtlık var. İlk olarak, yazarın karakterlerin ne yaptıklarını ve ne söylediklerini bilinçli olarak belirlediği aşamalar vardır. Yine de belirli bir noktadan sonra, yazarın karakterlere olan aşinalığı, onların ne yapacaklarına veya söyleyeceklerine dair aynı tür anlık ve sezgisel bir duyguyu sağlar ki bu, çoğu zaman gerçek insanlarla ilgili hayallerimizle bağlantılıdır.

Diğer yandan, genellikle gerçek insanlar hakkındaki hayallerimizle ilgili de bir zıtlık vardır: Ne yapacaklarına dair hayallerimiz ile dünyada gerçekten ne yapacakları arasındaki zıtlık. Ancak elbette, kurgusal karakterlerin göze çarpacak şekilde daha bağımsızlık ve etkili bir karşılığı yok. Başka bir deyişle, bu nitelikler gerçek hayattaki versiyonlar tarafından sürekli olarak “gölgelenmiyor”.

Bu teoriler, neler olup bittiğini daha geniş yönleriyle bir şekilde açıklayabilir. Ancak bununla birlikte, araştırmacılar düşünce ve hayal gücünü ne kadar çok incelerse, düşüncelerimiz ve eylemlerimiz üzerinde gerçekte ne kadar kontrole sahip olduğumuzu ve sahip olduğumuzu hissettiğimiz kontrolün ne ölçüde bir illüzyon olduğunu söylemek o kadar zor olur.

Çeviren: Ferit Akyıldız

Düzenleyen: İrem Taşdemir

Kaynak: The Conversation