Birçok insan şizofreni hastası olan kişilerin tehlikeli olduğunu düşünüyor

Birçok insan şizofreni hastası olan kişilerin tehlikeli olduğunu düşünüyor

Kulağına arkadan bir ses fısıldıyor: “Çirkinsin, hiçbir şeysin.” Fakat arkana döndüğünde orada kimsenin olmadığını görüyorsun. Ses sadece kafanın içinde.

Şizofreni teşhisi konulan kişilerin %31’i işitsel halüsinasyonlar yaşıyorlar. Gerçeklik ve kurgu birbirinden ayırt edilemez hale geliyor ve bu durum başkaları için anlaması güç bir durum. Anlayışsızlığın ve belirsizliğin olduğu her yerde de ön yargılar devreye giriyor.

Almanya’da yapılan bir araştırmada, ankete katılanların beşte biri, şizofreni hastalarının kapalı koğuşlarda tutulması durumunda suçlarda büyük oranda azalma olacağı fikrini onayladılar. Diğer beşte biri cinsel suç işleyen insanların büyük bir çoğunluğunun şizofreni hastaları olduğuna inanıyor. Üçte birlik kısım ise şizofreni hastalarının öngörülemeyen eylemlere eğilimli oldukları fikrinde. Peki tüm bunların ardından, şizofreni hastası olmak ne anlama geliyor?

İlk olarak; birçok insanın inandığının aksine şizofreni, dissosiyatif kişilik bozukluğu olarak adlandırılan çoğul kişilik rahatsızlığıyla ilgili değildir. Aksine bir düşünce ve algı bozukluğudur. Beyindeki haberci maddelerin dengesi bozulur ve artık bilgiler doğru iletilemez. Şu ana kadar araştırmacılar, diğer şeylerin yanı sıra dopamanin ile iletişim kuran nörotransmitter sisteminin etkilendiğini, ancak glutamat ve seratoninin de rol oynadığını biliyorlardı fakat hepsinin nasıl birbirleri ile ilişkili olduğunu henüz bilemiyorlar. Nedenleri karışık ve çeşitli şizofreni türleri mevcut.

Şizofreni hastalarından bazıları takip edildiklerini düşünürken bazıları da sesler duyar, düşüncelerinin onlara ait olmadığını ve dışarıdan bir etkiyle onların zihinlerine yerleştirildiklerini düşünür. Duyusal izlenimler birbirine karışmıştır. İçtikleri elma suyu bir anda acımsı gelebilir ve zehirlendiklerini düşünebilirler. Algıdaki bu değişiklikler deneyime bir şey kattığı için pozitif belirtiler olarak adlandırılır.

Östrojen hormonu kadınları en başta korur

Yaklaşık her yüz kişiden biri hayatında şizofreni teşhisi konulduğu böyle bir dönem yaşar. Erkekler çoğunlukla 15-24 yaş arası görülürken kadınlarda ortalama 5 yıl sonra ve daha az sıklıkla ortaya çıkar. Böyle olmasının sebebi östrojen hormonunun kadınları koruyor olması. Bu koruma menopoz döneminde düşerse ilk psikotik epizod ortaya çıkabilir. Bu epizod tekrarlayabileceği gibi kalıcı da olabilir.

Vakaların yaklaşık 1/3’inde tek epizoddan sonra hiçbir semptom kalmaz. Hastalardan bazıları yeniden tekrardan çalışabilir ve sosyal hayata entegre olurlar. Yaklaşık %4o’ı ise ilk epizoddan önce ortaya çıkan negatif belirtilerden sonra hastalığı atlatamaz.

Bu hastaların kendilerini güçsüz, depresif, önemsiz hissetmesi anlamına gelir. Konsantrasyon problemi yaşarlar. Arkadaş edinemezler. Hastaların yaklaşık %10 ila 30’unda epizoddan epizoda kötüleşme görülür. Bu da ciddi sosyal engellere yol açabilir.

Bu faktörler hastalığı tetikleyebilir

Şizofreni hastalığı çevre ve genlerin etkileşimiyle tetiklenir. Güvensiz bir ortam-stresle başa çıkma da dahil bunların nasıl etkileşime girdiğine dair birkaç teori vardır. Bu teorilere göre; hastalık öncesinde biyolojik ya da psikososyal stres faktörlerine maruz kalındığında açığa çıkar. Bir kişi, herhangi bir şizofreni hastasıyla ne kadar yakın akraba ise hastalık riski o oranda yüksek olur. Tek yumurta ikizi olması durumunda yüzde 45 ila 50 arasındadır. Bununla birlikte gebelik döneminde yaşanan enfeksiyonlar çocuklardaki şizofreni gelişme riskini yükseltir.

Doğuştan gelen ya da sonradan hayata etki eden zorlu herhangi bir duruma stres eklenirse, ilk psikoz tetiklenebilir. Yakın çevreden gelen eleştirel yorumlar, hastalığın ilk kez ortaya çıkmasını ya da nüksetme riskini önemli ölçüde artırabilir. Ancak travmatik deneyimler ve uyuşturucu kullanımı da belirleyici bir tetikleyici olabilir. Özellikle ergenlik döneminde sigara içilmesi beyin gelişimine zarar verir.

Şizofreniye karşı neler yapılabilir

Stresle daha iyi başa çıkan ve bir sosyal çevreye güvenebilenler ise duygusal stresi kolaylıkla yönetebilir. Araştırmacılar bu sebeple, stresle başa çıkabilme stratejisine sahip olan insanların kolay kolay şizofreniye yakalanmayacağını söylüyor. Fakat bu tez henüz tam olarak kanıtlanmamıştır. Bununla birlikte psikologlar stresle daha iyi başa çıkmak için hastaları buna karşı güçlendirmeye çalışırlar. Hastayla birlikte psikozun ilk belirtilerini belirlemeye çalışırlar. Çünkü yeni bir epizodun yaşanabileceği fark edildiğinde, bunu önlemek için zamanında hareket edilebilir. Örneğin, antipsikotik (nöroleptik ilaçlar, şizofreni olmak üzere psikozların tedavisinde kullanılan ilaçlar) ilaçların dozunu artırabilirler. Bu doz artışı pozitif semptomları bastırır. Ancak maalesef hastalığı tamamen tedavi edebilecek bir yöntem ve aynı zamanda şizofreninin nedenleri hakkında hala yeterince bilgimiz yok.

Şiddet riski üzerine yapılan araştırmalar şunu gösteriyor

Şizofreni tanısı konulmuş insanların daha tehlikeli olup olmadığı sorusu geliyor akıllara. Şizofreni hastaları ve genel popülasyon arasında şiddet eğilimi hakkında bazı çalışmalar var. Sonuçlar oldukça çeşitlilik gösteriyor. Kontrol grubuna kıyasla şizofreni hastaları şiddete 7 kat daha fazla ilgisiz. Bunun nedenleri, araştırmalardaki niteliksel farklılıklar ve farklı yöntem ve tanımlamalardır.
Bir meta-analizde araştırmacılar yirmi çalışmayı inceledi. Bu çalışmalarda, kaydedilen vakalardan şizofreni hastalarının yüzde 9,9’u bir şiddet eyleminde bulunuyor ve bu oran genel nüfusun sadece yüzde 1,6’sına tekabül ediyor. Araştırmaların sonucuna göre şiddet eylemleri gerçekleştiren insanlar arasında sadece şizofreni hastaları değil, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı olan insanlar da var. Eylemlerin doğrudan şizofreni teşhisi koymada bir ilgisinin olup olmadığı maalesef net değil. Örneğin çocukluk döneminde yaşanan istismar, şiddet gibi durumlar şizofreni geliştirme riskini tetikler. Tıpkı teşhisten önce var olan asosyal bir davranış bozukluğu gibi. Bu durumun şizofreni ile ya hiç ya da sadece belirsiz bir bağlantısı vardır.

Tedavi şiddet eğilimi riskini azaltıyor

Bir grup araştırmacı, özellikle paranoid sanrı gibi belirgin pozitif semptomlarla, tanı ile doğrudan bağlantılı olarak artan bir şiddet riski sonucuna ulaştılar. Burada ise bir ayrım söz konusu. Hasta kendini tehdit altında hissediyor mu? Korkuyor mu? Kızgın mı? Geri çekilme şansı var mı? Bakılıyor mu, tedavi mi ediliyor? Aynı zamanda negatif belirtileriniz var mı?

Araştırmacılar, sürüş eksikliği gibi olumsuz belirtilerden daha fazla mustarip olanların şiddete başvurma olasılığının daha da düşük olduğu sonucuna ulaştılar. Yalnız yaşayan biri için de aynı şey geçerli. Araştırmacılar, aile içi tutumun- sevdiklerinin davranışına bağlı olarak- saldırgan davranışları hem önleyebileceğinden hem de buna teşvik edebileceğinden şüpheleniyorlar. Çoğu zaman ailesi tarafından önemsenen, aranıp sorulan insanlar, önemsenmediklerini hissedenlerin sadece yarısı kadar şiddet eğilimi gösteriyordu.

Çoğunluk herhangi bir suç işlemez

Hastalığın uzun vadeli bir sonucu olarak bir eylem meydana gelirse, dolaylı bir bağlantıdan söz edilir. Şizofreni hastaları genelde iş bulamıyor ve bu da finansal güvensizliğe, sosyalleşme engeline neden oluyor. Hastalar genelde sosyal çevreden izole ediliyor ve ihmal ediliyor. Bu da şiddet riskini artırabiliyor. Fakat şunu söyleyebiliriz ki,

Şizofreni hastalarının büyük bir çoğunluğu herhangi bir suç işlememektedir ve şizofreni hastası tarafından saldırıya uğrama riski de oldukça düşüktür. Birleşik Krallık ’ta yapılan bir araştırma, şizofreni ve şizofreni olmayan eski cezaevi mahkumları arasındaki tekrar suç işleme oranlarını inceledi. Hastaların, cezaevinde ya da sonrasında psikiyatrik tedavi gördülerse, şiddet riskinin hasta olmayanlardan farklı olmadığını buldu.

Şizofreni etiketi (Stigma) hastaların geç destek almasına sebep olabilir

Sosyal gerileme şizofreni tanısı ile başladığında kişinin arkadaşları hastadan uzaklaşmaya başlayabilir. Şizofreni olduğunuz bilindiğinde, iş bulamayabilirsiniz. Şizofreni hastalarının %72’si hastalıklarını gizli tutmaları gerektiğini hissediyor. Örneğin Almanya’da yapılan bir araştırmada şizofreni hastalarına yönelik antipati, size ne kadar yakın olduklarıyla doğru orantılıdır. Bir çalışmada sorgulananların %65,9’u şizofreni hastası birinin ailelerine girmesine karşı. %63,2’si etkilenenlere oda kiralamaz ve yüzde 33,3’ü şizofreni hastası birini komşusu olarak istemez.

Yaşı daha geçkin ve daha az eğitimli insanların şizofreni hastalarıyla temastan kaçınma eğilimleri daha fazla. Ayrıca bu hastalığın tehlikeli ve tedavisinin olmayacağı ve şizofreni hastalarının kötü bir prognoza* sahip olduğuna inanırlar.

(*Prognoz ya da öngörü, bir hastalığın seyri hakkında tahmini ve iyileşme şansı olup olmadığı anlamında kullanılan tıbbi bir terimdir.)

Şizofreni etiketi hastalığı daha çok kötüleştirir

Şizofreni hastaları zamanla dış dünyadan koparlar. Kendilerini yetersiz görüp özgüvenlerini kaybederler. Yaşamak ya da çalışmak gibi gayeleri yoktur. Şizofreni hastası olduğunu ne kadar benimserse, intihar oranı da o kadar yüksek olur. Şizofreni hastalarının intihar etme olasılığı diğer insanlara göre neredeyse 13 kat daha fazladır. Alkol ve madde bağımlılığı ile pozitif belirtiler de burada rol oynar.

Peki neyin yardımı gerekir? Elbette ki etkili bir tedavinin. Birkaç çalışma, tedavi gören kişilerin intihar etme riskinin daha düşük olduğunu tedaviyi bırakmanın ise artan intihar riski ile ilişkili olduğunu gösteriyor. Hastaların kendilerini şizofreni hastası olarak kabullenmeleri yani içselleştirilmiş bir damgalama söz konusuysa, hastaların tedaviyi yarıda bırakma olasılıkları o kadar fazla. Toplum tarafından dışlanmaktan korkuyorlar.

Şizofreni ile ilgili birçok haber şizofreni etiketine katkıda bulunuyor

Şizofreni hastalığı ile ilgili sosyal medyadaki birçok haber hep şiddet üzerine. Şizofreni hastalarının iyileşebileceğine dair imkân ve pozitif haber içeriği çok nadir. Bu sebeple insanların bu hastalığa karşı büyük bir önyargısı mevcut.

1990 yılının nisan ayında bir kadın şansölye adayı Oskar Lafontaine’i bıçakladı. Paranoid şizofreni hastası olan bu kadın kendi çılgın dünyasına hapsolmuş biriydi. Yaklaşık 6 ay sonra dönemin Federal İçişleri Bakanı Wolffgang Schäuble bir adam tarafından vuruldu. Doktorlar adama paranoid şizofreni teşhisi koydu ve uyuşturucu bağımlılığı da olduğu ortaya çıktı.

Haftalarca Alman gazeteleri bu haberi yazdı ve iki araştırmacı halkın şizofreniye olan tutumunun nasıl değiştiğini araştırdı. Geneli itibariyle şizofreni hastalarıyla sosyal mesafeyi korumak isteyen insanların oranının 2 yıl sonra daha çok arttığı görüldü.

Yapılan bir anket daha şunu gösteriyor ki medyanın etkisi büyük

Yaklaşık 10 yıl sonra, Almanya’daki araştırmacılar şehir sakinlerine şizofreni hastaları hakkında bildiklerini nereden ve nasıl öğrendiklerini sordu. Ankete katılanların %15’i son 6 ay içinde medya aracılığıyla hastalık hakkında bir şeyler duyduklarını belirtti. Bunların %22,2’si şizofreni hastalarının şiddet eğilimleri olduğunu, tehlikeli ve suç işlemiş biri olarak tanımlandıklarını hatırladı.

Araştırmacılar ayrıca katılımcılara, şizofreni hastası olan kişilerin topluma entegre edilmesi ve toplumda kabul görmesi için bir şeyler yapılması gerektiğine inanıp inanmadıklarını sordu. %82’si inandıklarını belirtti. Bunların %88,5’i şizofreni ile ilgili haberlerin önemini vurguladı. %80,3’ü akıl hastalarıyla tanışmak, onları tanımak için daha çok fırsat olması gerektiğine inandıklarını belirttiler.

Şizofreni hastalarını tanıyanlar daha az önyargıya sahip

Çevresinde akıl hastası tanıdığı olan biri şizofreni hastalarından daha az korkuyor ve sosyal mesafe isteklerini çok daha az dile getiriyorlar. Bu aynı zamanda Leipzig’deki beş ortaokuldan 90 öğrencinin katıldığı bir projeyle de gösterildi. 14-18 yaş arasındaki gençler şizofreni hastası bir kişiyle fikir alışverişinde bulunabildiler. Aynı zamanda şizofreni hastası biriyle arkadaş olma ihtimalleri onlardan korkma ihtimallerine göre daha yüksekti. Bu nedenle araştırmacılar okul kapsamında damgalama etiket yapıştırma karşıtı projelerin insanların şizofreni hastalarına olan tutumlarını iyileştirmede umut verici bir yaklaşım olabileceği kanısına vardılar.

Dernekler ayrıca sürekli olarak damgalanma karşıtı kampanyalar yürütebilir. Böyle bir durumda damgalamada azalma, şizofreni hastalarının daha erken ve daha tutarlı bir şekilde yardım araması ve terapilerine sadık kalması anlamına gelir. Uyuşturucu ve alkol bağımlılığının yanı sıra pozitif belirtiler de tedavi edilebilir ve bu da intihar riskinin yanı sıra şiddet riskini de azaltabilir.

Yazar: Sarah Bioly

Çeviren: Çağla Ada Keskin

Düzenleyen: Zeynep Gökçe

Kaynak: Quarks

Leave a comment