Bilinçdışı zihinde bilginin işlenmesi

Bilinçdışı zihinde bilginin işlenmesi

Processing Information with Nonconscious Mind

Bilinçdışı işleme kavramı tam olarak yeni değildir. Sigmund Freud insan zihni modelini 1915’te yayımlanan “Bilinçdışı” makalesinde tanıtmıştır. Gerçi Freud’un görüşü, bilinçdışı ve bilinçaltı katmanlarının esas amacının bilgi edinme ve işlemeden ziyade bilgiyi depolamak olduğudur. Görünen o ki, Freud bilinçdışı zihni hafife almıştır. Son yirmi yılda yürütülen çok sayıda psikolojik ve nöropsikolojik araştırmaya göre (dünyanın her yerindeki 100’den fazla bağımsız araştırmacı tarafından toplanan verilerden oluşur), bilinçli zihinlerimizde olup bitenler, buzdağının görünen kısmıdır; bilinçli düşünmemiz, algılamamız ve öğrenmemiz toplam zihinsel faaliyetimizin yalnızca küçük bir kısmını oluşturur, geri kalanı tamamen bilinç dışıdır. Bu fikir ilk olarak 35 yıl önce Roy Lachman, Janet Lachman ve Earl Butterfield’ın “Bilişsel Psikoloji ve Bilgi İşleme” kitabında öne sürülmüştür:

“Yaptığımız şeylerin çoğu bilinçsizcedir. Bilinçli düşünme bir istisnadır, kural değildir. Ancak doğası gereği [yani başka hiçbir şeyi deneyimleyemeyeceğimiz için], bilinçli düşünce tek tür gibi görünmektedir. Tek tür değil; azınlıktır.” (Sayfa 207)

Göründüğü üzere, zihinlerimiz gerçekten vücudun bilgisayarları gibi işliyor; ama bilinçli zihnin rolü önceden düşünüldüğünden çok daha azdır. Kesinlikle merkezi bir işlemci (veya diğer adıyla CPU) değil, dış dünya ile etkileşime giren ara yüz sunan bir dizi çevresel aygıttır. İşlemin asıl büyük kısmı, vücudumuzun gerçek işlemcisi olan bilinçdışı zihinde gerçekleşir. Benzer şekilde, zihinlerimiz de çoklu görev için uygundur. Biz çevremizde olup bitenlerin bir kısmını deneyimlerken, zihnimiz çevremizde olanın geri kalanının çoğunu kavramakla meşguldür.

Bilinçli zihinlerimiz, bilinçdışı zihinlerimizden çok daha yavaş çalışır ve genel olarak bilgiyi işlemede daha az yetkindir; üstelik göreve de daha az elverişlidir. Bu nedenle bilinçdışı zihnin bilinçli zihinden daha kabiliyetli olduğu söylenebilir.

Bilinçdışı zihin akılsal işlemlerimizin önemli kısmından sorumlu olduğu için kişiliğimizin, zevklerimizin, yeteneklerimizin vb. büyük bir bölümünün gelişiminden de mesul olduğu söylenebilir. Esas itibarıyla, canlılar olarak nasıl işlev gördüğümüzü belirler.

Konu sosyal etkileşim olduğunda bu kadar çok “söylenmemiş kural”a sahip olabilmemizin ve anlayabilmemizin nedeni bilinçdışı zihindir. Dil bunun mükemmel bir örneğidir; kişinin yerel çevresinden kaynaklanan dil bilgisel, semantik (veya söz dizimsel) kurallar, deyimsel uzlaşmalar, çok sayıda özellik ve belirli dilsel kalıplaşmalar, çevremizdekilerle etkili bir şekilde iletişim kurmak için bilmemiz gerekenlerin büyük bir bölümünü oluşturur. Tüm bu bilgilerin bilinçli zihin tarafından işlenmesi gerekseydi, basit bir konuşmanın oluşması saatler, hatta günler alırdı. Dilin bu yönleriyle ilgili bilinçdışı öğrenmemiz, doğuştan oldukları kadar gereklidir.

Pek çok kişinin dil bilgisini bu kadar zor bulmasının asıl sebeplerinden biri, onu bilmemeleri değil, neden veya nasıl bildiklerini anlamamalarıdır. Bu yüzden neden virgül koyduklarını açıklayamazlar ve “kulağa daha iyi geliyor” şeklinde belirtirler. Ayrıca, bu tür kurallar bilinçli olarak öğretildiğinde, çoğu insanla etkili bir şekilde iletişim kurmak adına bilinmesi gerekmediği için genellikle kolayca unutulur.

Yukarıdakiler, bilinçdışı bilgi yapılarının günlük hayatımızda oynadığı role sadece küçük bir örnektir. Aslında, bu yapılar neredeyse her düşünce ve eylemin altında bulunur ve bilinçli zihin tarafından üretilen her şeyin temeli olarak görülebilir. Bu bakımdan, bilinçaltının çoğunlukla uyuduğumuzda veya başka tür bir trans duruma geçtiğimizde erişilen gizemli bir yer olduğu fikri, özü itibariyle problemlidir. Bilinçdışı zihin, hayatımızın her uyanık anında aktiftir ve o olmadan çevremizdeki dünyayı anlamakta yetersiz kalırdık. Genel anlamda, sahip olduğumuz her algı ve vardığımız her sonuç yüz binlerce bilinçdışı bilginin işlenmesine dayanır.

Tüm bu bilgilere bir nedenden dolayı bilinçli olarak erişemiyoruz- bu büsbütün o kadar baskın hale gelir ki, işleme noktasından başlayarak (ya da en azından hızlı bir şekilde işlev gördüğü andan itibaren) dikkatimiz dağılır. Bu da çoğu zaman, kısa sürede hayat kurtarıcı kararlar almaya bağlı olan doğada ayakta kalmamızı zorlaştırırdı.

Ayrıca, mantığımız ve inançlarımız bize bir şey söylerken “içgüdülerimiz” bundan farklı bir şey anlattığında, bilinçdışı zihindeki ve bilinçli zihindeki bilgiler tamamen örtüşmediğinde akıl hastalığının ve güçlü duygusal çatışmaların ortaya çıkmasının kuvvetle muhtemel olduğu kuramlaştırılmıştır. Örneğin, paniklediğini hisseden bir kişi, bunu bilinçli olarak açıklamak için bir neden arayacaktır (örneğin, “Kalp krizi geçiriyorum!”), bu da paniği daha da arttıracaktır. Tekrarlanan bu süreç, panik bozukluğunun oluşmasına neden olur.

Bilinçdışı zihnin yalnızca dış ortamdan aldığı unsurlardan oluştuğu ve aşağıdaki işlemlerden sorumlu olduğu düşünülmektedir:

  1. Bilinçdışı öğrenme ve kişilik özelliklerinin gelişimi
  2. Bilinçdışı öğrenmemizin yargılarımız, kararlarımız ve duygularımız (hisler ve tepkiler) üzerindeki bilinçdışı etkisi
  3. Bilinçdışı bilgi sistemlerinde kendiliğinden meydana gelen çeşitli düzenlemeler ve yeniden yapılanmalar

Üçüncü maddede belirtildiği gibi, bilinçdışı bilgi sistemlerimiz sabit değildir; sürekli değişirler ve biz de onlarla birlikte değişiriz. Ve böylece, kişiliğin gelişimi ve değişimi olarak yorumlarız. Genel olarak, bu değişiklikler bir bilgisayarın dış ortamı işlemede giderek daha verimli hale gelmek için kendisini yeniden düzenlemesi olarak görülebilir. Fakat bazı durumlarda aynı süreçler zihinsel hastalık olarak adlandırdığımız uyumsuzluk durumuna sebep olabilir.

Yazar: Dr. Robert Williams

Çeviren: Erva Aksoy

Düzenleyen: Ruhan Çoban

Kaynak: Journal Psyche

Leave a comment