Al Bell, Memphis müzik sahnesinin bir efsanesidir. Söz yazarı, plak yapımcısı ve Memphis’teki ünlü ruh-müziği şirketi olan  Stax Records’ un eski başkanı  ve sahibi olarak Bell, Isaac Hayes, Staple Singers ve The Emotions gibi sanatçıların kariyerlerini ilerletmede yardımcı oldu.  Ancak Bell’in hayatı ve işi müzikten daha fazlasıydı: O, Dr. Martin Luther King Jr. için çalışan ve onunla yürüyen bir aktivist ve aynı zamanda ulusal olarak tanınan bir iş lideridir.

Ancak bu röportaj, Bell’in çok sayıda, ömrü boyunca aldığı başarı ödülleri ve onur derecelerinde anılan ödülleri toplamaya başlamasından önceki bir döneme, aslında Al Bell olmadan önceki bir zamana kadar uzanıyor. Bu durum, Canon Lisesi’nin kültürel tarihi hakkında sürdürdüğüm mevcut kitap projem için araştırma sırasında öğrendiğim uzun zamandır unutulmuş bir başarı nedeniyle ortaya çıktı; Bu kültürel tarih The Scarlet Letter, The Great Gatsby ve bir dizi Shakespeare oyunu da dahil olmak üzere Amerikalı öğrencilere nesilden nesile öğretilen düzinelerce kitabı da barındırmakta.

Macbeth ile, öğrencilerin ünlü pasajları ezberlemeleri ve okumaları özellikle de Lady Macbeth’in ölüm haberi verildikten sonra  5. perdede sunulan monoloğu ezberletme gibi bir zamanlar yaygın bir uygulama ile ilgileniyordum. Readex’in Afro-Amerikan Gazeteleri veritabanında yapılan bir araştırmada, 14 Mart 1958 tarihli Arkansas Eyalet Basınında “Okullarla birlikte” adlı özel bir sütun ortaya çıktı. Bahsi geçen tarihteki yazıda, ismini 1919’da Arkansas –Elaine’deki  katliamın ardından ölüm cezasına çarptırılan 12 siyah adamın temyizlerine öncülük eden avukattan alan ve siyahilerin yoğunlukta olduğu  Little Rock’ta yer alan Scipio Africanus Jones Lisesi’ndeki öğrenci faaliyetleri anlatılıyor.

1958’de Little Rock’ta ötekileştirilmiş bir lisede Macbeth’i öğrenmenin ve okumanın önemini merak ettim. Böylece Google’da arama yapmaya başladım ve Al Bell’in eski adının “Alvertis Isbell” olduğunu keşfettim. Geçen Haziran’da ona lise anılarını ve Macbeth çalışmasını sormak için telefonla ulaştım. Öğrendiklerim çok daha fazlasıydı.

OKUL-ENTEGRASYON GELİŞİMİ

1958 baharında, Little Rock’taki okul sistemi ulusal sivil haklar mücadelesinin parlama noktası haline geldi; “Little Rock Nine”, geçtiğimiz Eylül ayında, ABD Ordusunun 101.Hava İndirme Tümeninin koruması altında Central High’a kaydolmuştu. Bay Bell’e, Siyahi öğrenciler tarafından yapılan Macbeth’ten pasajlar okumaların okulda ayrımcılık ve sivil haklar hareketi bağlamında ne anlama geldiğini sordum.

Andrew Newman (AN): Size ilk sorum, bu olay hakkında herhangi bir şey hatırlayıp hatırlamadığınızdır.

Al Bell (AB): Çok az. Çok uzun zaman oldu. Ama okuduğum, bana öğretilen şeyleri ve bıraktığı izlenimleri hatırlıyorum. O günlerin bağlamında bugün aynı şeyleri nasıl gözlemlerdim bilemiyorum, belki de günümüzle çok daha alakalıdır. Dizginlenmemiş politik hırslar ve o sırada gerçekleştiğini gördüğüm şeyler. Çünkü 1957–58’de, diğer okullarda yaşanan ayrımcılık krizinin aksine  Little Rock’ta okul-entegrasyon gelişimi vardı demekte bir sakınca görmüyorum.

AN: Arkansas State Press’teki bu makale, Scipio A. Jones Lisesi öğrencilerinin eğitimsel başarıları hakkındadır. Bu başarıların sizin deyiminizle entegrasyonun ilerlemesi ile ne derece ilgili olduğunu düşünüyorsunuz?

AB: O zamanlar Afrika kökenli Amerikalılar olarak eşit haklar için savaşıyorduk.  Özellikle Merkez Lisesi çevresinde yürüyerek ve ilahiler söyleyerek eşit haklar için ses yükseltiyorduk. Beyazların okullarında okuyan  çocuklar tarafından içine her türden not bırakılmış ikinci el kitaplar almak yerine, tıpkı onların üç-dört yıl önce temin ettikleri gibi güncel olan kitaplar istedik. Bu kendimizi “ikinci el” olarak görmemizi sağlayan bir durumdu, bu yüzden eşit haklar için savaşıyorduk. Size söylemeliyim: Afro-Amerikalılar olarak ayrılmış okullarımızda, yine de, bugün çocuklarımızın okulda öğrendiklerinden daha fazlasını öğrendik.  Çünkü öğretmenlerimiz bizi daha çok önemsiyorlardı ve biz hâlâ köleliğin eşiğinde, platformunda ve ön saflarındaydık. Haftada beş gün okulda duyduğum; öğrendiğim, benimsediğim, bugüne dek hayatımın parçası haline getirdiğim ve asla unutmayacağım bir monolog vardı:

İyi, daha iyi, en iyi.

Asla dinlenmeyeceğim.

İyi olan daha iyi olana

Ve daha iyi olan en iyi olana kadar.

Bu, ayrımcılığa maruz kalan Scipio Africanus Jones Lisesi’nde bize programlanmıştı.

O KADINLAR

Alvertis Isbell ile birlikte, okur arkadaşlarının isimleri de 1950’lerde Arkansas Eyalet Basınında yayınlanan Scipio A. Jones Lisesi şeref listelerinde ve diğer ilanlarda yer almakta. Bell, bu arkadaşlarının lise kariyeri boyunca ve ötesinde etkili olduğunu hatırlıyor.

AB: Ama Macbeth’te politik güç ile ilgili olup bitenleri gözlemledikçe – Hani şu Macbeth durumu, daha sonra Lady Macbeth’in…  her neyse, dayanamamıştım- bu kısım kadınlarla alakalı olduğundan, onların yaratabileceği etki konusunda daha uyanık olmam gerektiğini farkettim. [gülerek]

                   Orada az önce adını verdiğin kadınlar, benimle aynı sınıftalardı ama aynı zamanda arkadaşlarımdı. O yıl, Ulusal Onur Derneği’nin eyalet şubesinin başkanı olmama rağmen öğrenci konseyinin başkanı olmamı isteyen ve beni teşvik eden de onlardı, böylece okulda bazı değişiklikler yapabilecektim. Ve o kadınlar beni öğrenci konseyi başkanlığına aday olmaya ve kampanyamı oluşturmaya ikna ettiler. Vay canına, pek çok şeyi hatırlamama neden oldun. Hadi sen ne hakkında konuşmak istersen ondan konuşalım.

AN: Oldukça ilginç! Öğrenci konseyinin başkanı oldunuz mu?

AB: Öğrenci konseyinin başkanı oldum. O kadınlar kampanyamı hazırladı. O zamanlar oldukça iyi bir konuşmacıydım ve benim için kampanya içeriğine karar veriyorlardı. Kampanyanın içeriği, okulda yaşadığımız tek sorunun kafeteryada olmasıydı. O zamanlar makul fiyatlı olan öğle yemeğimizi almaya gittiğimizde  masalarda tuz olmazdı. Öğle yemeğinizi alır, masalara gider otururdunuz ama tuz bulunmazdı ve bu durumdan herkes şikayetçiydi. Bu yüzden kampanya içeriğin şu şekilde olacak dediler: “Eğer beni öğrenci konseyi başkanı seçerseniz, kafeteryadaki her masada tuz olduğundan emin olacağım.” [gülüyor]. Bunun üzerinde çalıştık, bir kampanya yürüttük ve seçildim.

AN: Makul bir seçim vaadi.

AB: Evet, ama sana söylemeliyim. Şimdi hatırlıyorum da, okul müdürü Elza H. Hunter’a gittiğimde “Mr. Hunter, ben öğrenci konseyi başkanıyım ve öğrenciler benden çok şey istiyorlar, ”dedim.” O da “Evet, senden çok şey istediklerini biliyorum ve sen burada daha önce yapılmamış birçok şey yapıyorsun. Ama sen oldukça iyi birisin, bu yüzden buna tahammül edeceğim. ‘’dedi.  “Ve tuz koyacağım – kampanyanın gidişatını seviyorum – kafeterya masalarına, kafeteryadaki masaların her birine tuz koyacağım.”  diye ekledi ve dediğini yaptı.

            Benim müzikle ilgilenmemi sağlayan da o kızlardı. Sonra bana gelip dediler ki: “Dinle, Alvertis, senin müdüre gitmeni ve (onların deyimiyle) dans müziği kayıtlarına sahip olmamız için ondan izin almanı istiyoruz,” bugünün disko müzikleri işte. Cuma akşamı futbol maçları ve basketbol maçlarından sonra dans müziği kayıtlarına sahip olabilmek içindi.

Ben bunu yapamam dedim. Onunla bu konu hakkında konuşamam. “Onlar da “Dinle. Seni öğrenci konseyi başkanı seçtik. “dediler.  [gülüyor] İşte o zaman siyaseti anlamaya başladım. Şaka yapmıyorum.

Bu yüzden Bay Hunter’a gittim, durumu anlattıktan hemen sonra “Tamam, yapabilirsin. Bunu yapmana izin vereceğim. Çok amaçlı odada, sahnede bir platform kur ve müzik çaları içeri al. Senden başka kimsenin ona dokunmasına izin verme, çünkü zarar görmesini istemiyorum ve eğer hasar görmüşse bundan sen  sorumlusun. Ayrıca bundan ailenin de haberi olmalı. Annenle baban o müzik çaların başına gelen her şeyden senin sorumlu olduğunu desteklediklerini belirtmeleri için bana bir mektup yazmalılar. ” dedi.

   “Pekala, müzik ne olacak?” dedim. “Müziğimiz ve müzik temin etmek için bütçemizde ayrıca bir gelir kalemimiz yok” dedi. “Ama müzik çalma konusunda ne yapacağım?” dedim. “Bu senin sorunun” dedi.

      Ben de seçmenlerime gittim ve kızlara “Dinleyin. Bunu yapmak için izin aldım, benden yapmamı istediniz, ama hiç müziğimiz yok, ne yapacağız? “. “Sorun değil. Sadece tüm öğrencilerin yanına gidip Cuma günü onların kayıtlarını alacağın için müsade iste.  Bu kayıtları al ve cuma gecesi çal. Pazartesi günü onlara kayıtlarını geri ver. Kimin kaydının kime ait olduğunu belirleyebilmemiz için seninle birlikte çalışacağız ve Pazartesi günü okula döndüğümüzde onları öğrencilere geri vereceksin. ” dediler. ‘’Tamam.” dedim.

        Sonra öğrencilere ve kızlara belirli müzikleri neden sevdiklerini sormaya başladım. Ve sana söylüyorum, bana erkeklerden daha fazlasını söylerlerdi. Gerçekten müziği öğrenmeye başladım. Şarkı söyleyemiyordum, dans edemiyordum, müzik aleti çalamıyordum. Ama o zaman o kızlardan çok şey öğrendim.

        Ve radyoya girdiğimde, insanlar arayıp şarkı isteğinde bulunduklarında, onlara nedenini ve istedikleri şarkı hakkında hoşlarına gidenin ne olduğunu sorardım. Bana söylerlerdi ve ben onu çalardım. Lisede ve radyoda söylediğim bazı şeyleri söylememe; geliştirmeye başladığım kişiliğimi müziğe aktarmama neden olan buydu, çünkü artık neyin ne olduğunu biliyordum.  —-

             Ama bunu yapmama neden olan o kızlardı. Ve o zamandan bugüne, beni harekete geçiren ve müziği anlamamı sağlayan şey buydu. Çünkü müzikle sosyal bilimleri harmanlayan bir bakış açısına sahibim. Demek istediğim, ben bir sosyal bilimler pazarlamacısıyım, insanlar için müzik yapıyorum.

            Afro-Amerikan müziğini anlamaya ve takdir etmeye başladım. Stax’la ’67 Avrupa turnesini yaptığımızda, müziğimizin Avrupalıların deyimiyle kültürümüzden gelen otantik bir müzik türü olduğunu bir kez daha öğrendim. Bu özgünlük, Avrupalıların Amerika’dan çıkan müziğin en çok takdir ettikleri özelliğiydi.

V. R. ROBINSON

Scipio A. Jones Lisesi 1970 yılında kapandı. Bugün, aktif durumda olan mezunlar derneği, 1927 mezunu ve uzun süredir İngilizce öğretmeni olan V. R. Robinson’un anısına yıllık orta öğretim sonrası burs veriyor.

Bugün, faaliyetlerini sürdüren mezunlar derneği, 1927 mezunu ve okulda uzun süredir İngilizce öğretmeni olan V.R. Robinson anısına orta öğretim sonrası yıllık ödül burs veriyor.

AN: Son sınıftaki İngilize öğretmeninin adını hatırlıyor musunuz?

AB: Kesinlikle: Bayan Virginia R. Robinson. “V. R. Robinson”, ona böyle hitap ederlerdi. Bayan V. R. Robinson. O zamanlar hayatım üzerinde muazzam bir etkisi vardı; bazıları kötü, bazıları iyi. Kötü derken, şeytani demek istemiyorum. Sadece acı verici… [gülerek] Ama Bayan Robinson’ı gerçekten hatırlıyorum; o çok klas bir kadındı. İngilizce öğretir ve “İngiliz Dili ve Edebiyatı” derdi.

   Liseden mezun olup son yılımın hemen ardından radyoda disk jokeyi olarak kaldım. – O zamanlar bu bölgedeki ilk Siyahi radyo programını yeni açmışlardı. Artık Bayan V. R. Robinson programımı dinleyecekti. Ve size şunu söylemeliyim, ne zaman dilbilgisinde hata yapsam  veya söylediğim herhangi bir şeyde başka bir sorun varsa,  yayından çıktığımda Bayan V. R. Robinson beni arayıp, “Alvertis, ne diyeceğim. Sana bu şekilde konuşmayı öğretmedim. ” [gülüyor] Bugün geriye dönüp baktığımda inanılmazdı. O kadının yaptıkları inanılmazdı.

          V. R. Robinson bir gün beni aradı. Bu, üniversiteye girdikten ve derslerimi yapılandırıp organize ettikten hemen sonraydı . Neyse ki Philander Smith Koleji benimle çalışmayı kabul etti, böylece hala radyo programımı yapabiliyordum. Bayan V. R. Robinson arayıp, “Alvertis, seninle konuşmak istiyorum, çünkü Rahip Martin Luther King’e katılmayı düşünmeni istiyorum” dedi.

                 “Martin Luther King kimdir?” Dedim.

                  Bana kim olduğunu anlattı. Ardından: “Bayan Robinson, ben o konuyla ilgilenmiyorum” dedim.

“Ah, ama bence ilgilenebilirsin. Onu pek tanıdığını sanmıyorum; en azından onun hakkında bilgi sahibi olmalısın. Neden evime gelmiyorsun? Evime hangi gün gelebilirsin, ben de onu telefona bağlayıp sizi konuşturacağım. “

Günü kararlaştırdık ve evine gittim; V.R. Robinson Rahip King’i aradı. Onunla tanıştırıldım ve konuştum. King bana durumu izah etti.

           O noktada bakış açımda ciddi bir değişim ortaya çıkmamıştı. Sadece duruma daha aşinaydım. Ancak sohbetten sonra, Bayan Robinson bana Rahip King hakkında daha fazla bilgi vermeye devam etti ve bu beni gerçekten etkiledi.

          Radyoyu bıraktım. Yıl 1959’du. Radyodan ayrıldım, üniversiteden ayrıldım. Midway, Georgia’ya gittim ve Güney Hristiyan Liderlik Konferansı Atölyelerinde öğrenci-öğretmen oldum. Orada Rahip Martin Luther King ile çok şey öğrettim ve öğrendim. Onun cinayet gününe kadar Dr. King’in sıkı bir arkadaşı ve destekçisiydim.

“SENİ ORAYA GÖTÜRECEĞİM”

Bell, Staple Singers’ın 1972’de Billboard Hot 100’de bir numaraya ulaşan en tanınmış hiti “I will Take You There” i nasıl bestelediğini sık sık anlatır. Ancak Macbeth detayı hikayeye yeni bir soluk kattı.

AN: Bu konuyla ilgili beni çok ilgilendiren şey bu: Macbeth gibi bu kitaplar üzerinden tekrar çalışabilir ve gerçekten insanların hayatlarına girebiliriz. Sadece materyal okumaktan ya da akademik bir konudan daha fazlası olduklarını; insanlarla ve tarihle gerçekten büyüleyici ve beklenmedik şekillerde ilişki kurduklarını görebiliyoruz. Bu yüzden sizinle bunun hakkında konuşmak çok değerliydi.

AB: Size şunu söyleyeyim. Bu sabah saat dört ya da beşe kadar seninle konuşmayı düşünürken bu aklıma gelmemişti.

Beni bir şeyler tetikledi ve bunu seninle paylaşmanın uygun olduğunu düşünüyorum. Benim aracılığımla bir şarkı yazıldı, ben yazmadım. Sözler bana ilahi bir güç tarafından verildi ve ağzımdan döküldü.

       Hayatımın belirli bir noktasında ölümü benimseme sorunu yaşadım. Ben altı erkek kardeşimin en büyüğüydüm ve şu anda hayatta kalan bir tek ben varım. İkinci küçük erkek kardeşim çift zatürre ile doğdu, öldü; ondan sonra iki kardeşim daha öldürüldü. Sadece bununla başa çıkabilmek benim için büyük bir sorundu. İkinci küçük kardeşim de öldürüldükten sonra, aklımı kaçıracağımı sandım. Onu öldüren kişiyi bulmaya çalışırken çok  zaman harcadım.

      O sırada Stax’taydım ve Staple Singers’da bir prodüksiyon yapmaya hazırlanıyordum. Little Rock’a kardeşimin ölümünü araştırmak için geldim ve cenazeye gittim. Bizim kültürümüzde cenazelerin ardından ailelerin, arkadaşların bir araya geldiği, sosyalleştiği ve etkileşime girdiği bir yemek yenir. Babamın evinde düzenlenmişti ve herkes orada toplandı. Ama insanlarla iletişim kuramadım çünkü çok acı çekiyordum.

Babamın evinin arka bahçesine çıktım. Eski bir meşe ağacının altında, ona nereden geldiğini hatırlatmak için orada duran eski bir okul otobüsü vardı: pamuk tarlalarına pamuk parçalayıcıları ve pamuk toplayıcıları taşımak, o zamanlar bir peyzaj müteahhidi olmak anlamına geliyordu ve bu işte mükemmeldi. Aslında eyaletin en iyilerinden biriydi.

         (Tüm peyzaj işlerini Arkansas valisi Winthrop Rockefeller için yaptı. O sırada Winthrop Rockefeller’ı tanıdım ve Winthrop Rockefeller bunun sonucunda vaftiz babam oldu.)

          O arka bahçeye gittim ve o okul otobüsünün üstüne oturdum. Orada otururken aklıma bas diziliminde şarkı sözleri geldi. Bunun nereden geldiğini bilmiyorum. Şarkıyı mırıldanmaya başladım:

                             Bir yer biliyorum,

                             Kimse ağlamıyor

                             Kimse endişelenmiyor

                             Gülen yüzler yok

                             Irklara yalan söylemek.

                            Oh oh ah ah seni oraya götüreceğim.

Ve ondan sonra hıçkırarak ağladım; duygu seli içindeydim.

            Olay tam olarak böyle gelişti. O şarkının yazarı olarak gösterilmeme rağmen içimde o şarkıyı yazmadığımı, benim aracılığımla yazıldığını biliyorum. Tek bir versiyon var. Daha sonra başka dizeler de yazmaya çalıştım ancak başarılı olamadım.

           Ama içime doğdu: “Bunu bilmiyorum, ama o şarkıyı bilmiyorum” dedim. Fakat kısaca hatırladım. Ayrıntıları hatırlamıyorum ancak sanırım Macbeth, Kral Duncan’ı kraliyeti ele geçirmek için öldürdükten sonraydı. Hepsini hatırlamıyorum ama oğullarından biri erkek kardeşlerinden birine “erkeklerin gülümsemesinde hançerler vardır” diye bir açıklama yapmıştı. Bundan daha fazlası var, ama sadece şunu hatırladım: “Erkeklerin gülümsemesinde hançerler vardır.”

            Ve bu sabah “erkeklerin gülümsemesinde hançerler vardır” sözünün “gülümseyen yüzler yok, ırklara yalan söylenmiyor” dizelerinde bir etkisi olup olmadığını merak ettim.  

           Ve merak ediyorum, sana anlattıklarım dışında bir şey bilmiyorum, bu sabah saat dört ya da beş gibi aklıma geldi. Dedim ki, bunun beynimde bir yerde olup olmadığını merak ediyorum. Belki de bilinçli değildi hiçbiri. O zamanlar kudretli, tutkulu ve duygusal olduğum için hepsi ortaya çıktı.

 Bilmiyorum, bilip bilemeyeceğimi bilmiyorum. Ama kesinlikle aklıma geldi.

AN: İnanılmaz. Bu Kral Duncan’ın oğlu Donalbain’di. “Erkeklerin gülümsemelerinde hançerler vardır: Kana ne kadar yakınsa, o kadar kanlıdır” diyor.(perde 2, sahne 3, 165-66. Satırlar)

AB: Ah, evet, bu doğru. ” Kana ne kadar yakınsa, o kadar kanlıdır.” Vay be… Bilmiyorum, bilmiyorum ama aklıma bu geldi.

“YARIN”

 Macbeth’ten açık ara en sık ezberlenen ve okunan pasaj “Yarın” monologudur (perde 5, sahne 5, satır 21-30). Başlangıçta, Bay Bell ezberlediği pasajı hatırlamıyordu ama ona monologu okurken nefesi kesildi.

AN: Çoğu insanın ezberlediği veya okuduğu pasaj, şöyle devam eden “Yarın” konuşmasıydı. Bu, Macbeth’in karısı Lady Macbeth’in ölümünü öğrenmesinden gelir ve şöyledir :

             Yarın ve yarın ve yarın

             Bu küçük hızda sürünen günden güne,

             Kaydedilen zamanın son hecesine;

           Dünlerimizin hepsinde şaşkın aptallar var

           Tozlu ölümün yolu. Sön, sön kısa mum!

           Hayat sadece yürüyen bir gölgedir

AB: Ah— “Sön, sön kısa mum!” Bunu unutmuştum. Böldüğüm için özür dilerim.

AN: Sorun yok. Ezberlediğin bu muydu?

AB: Evet, bunu hatırlıyorum! O zaman söylediğin gibi, unutmuştum. Vay be.

AN: Bu pasajın sonu şöyle:

              Hayat sadece yürüyen bir gölge, zavallı bir oyuncu

              Sahnede saatini kasıp kavuran

              Ve sonra artık duyulmuyor. Bu bir masal

              Bir aptal tarafından söylendi, ses ve öfke dolu

              Hiçbir şey ifade etmiyor.

AB: Andrew Newman, teşekkür ederim.

AN:Çok rica ederim!

AB: Bunu unutmuştum, hatta sen kelimeleri bana söylemeye başlayana kadar hatırlamadım. Vay. Beynimin derinliklerinde kalmış. Beyin güçlü bir organdır. Vücudumuzdaki en güçlü organ. Beyin. Vay.

Yazar: Sharon Marcus

Çeviren: Tuna Akın

Kaynak: PublicBooks

Düzenleyen: Merve Bulut Mehmed